(genel olarak yargılama, insanı yine bir insanın yargılıyor oluşu, yasaları yapanın da insan oluşu, her suçlunun aslında nedenleri olduğu vs değil. bu konuyu da çok düşünüp tartışmıştık zamanında. ama bu ara düşündüklerim, fikir ve görüşleri nedeniyle haksız bir biçimde yıllarca dış dünya ile bağı koparılanlar.)
allah'ım nasıl zor bir şey olmalı!
yaşamayı bunca seven bir insansın, düşünüyor, tartışıyor, üretiyorsun; ve koparılıp alınıyorsun dünyandan...
hafta sonu, deniz kıyısına gittik mesela... bağımlısı olduğum kokuyu çektim içime, dalgaları izledim, kayalıklarda yattım. bu zevkten mahrum olmayı düşündüm...
sabahattin ali geldi aklıma hemen:
"dışarda deli dalgalar/ gelip duvarları yalar/ seni bu sesler oyalar"...
sevdiğin herkesten, her şeyden uzak olmak... değer verdiğin, yıllarca biriktirip kurmaya çalıştığın hayatın uzağında olmak...
üç gündür hasta yatıyorum ve ancak bugün bilgisayarımı açabiliyorum.
ve açtığımda 2010'daki yazılarıma "adsız" adıyla 13 adet hakaret içeren yorum geldiğini gördüm.
ilk defa başıma geldi ve çok üzüldüm.
merak ettim, daha önce başına gelen var mı?
sevgili "adsız" başta olmak üzere tüm okuyanlara söylemek isterim ki:
blog yazmaya başladığımdan beri "ezgi burası sadece senin okuduğun bir yer değil, insanlara ulaşıyor yazıların, kimseyi incitecek bir şey yazma" diye kendime hatırlatarak yazmaya çalıştım hep. hiçbir zaman da, bilinçli olarak kimseyi üzmek, kırmak için yazmadım. ancak, belli ki "adsız"ı rahatsız eden bir şeyler yazmışım... bu gibi rahatsızlıklara sebebiyet verdiysem affola... dediğim gibi, evimde sadece kendimin okuduğu bir günlük yazmadığımın sorumluluğunu taşıyarak yazmaya çalıştım hep...
sevgili "adsız", yorumlarını yayınlamamayı tercih ettim.
daha önce de olumsuz eleştiri geldiği oldu ve onları yayınlamıştım; ama tarzın blogumla uyumlu olmadığından yayınlamamayı uygun buldum.
sanki eleştirmek için değil, beni üzmek için yazmışsın gibi geldi.
tatlı rüyalar'dan sonra hemen oğullar ve rencide ruhlar'ı okudum, üzerine de gizli ajans'ı atlayıp alper kamu- cehennem çiçeği'ne devam ettim.
allah'ım nasıl mutluyum alper canıgüz ile tanıştığım için!
nasıl güzel, nasıl kendine özgü kitaplar öyle, keyifle okunup giden...
yine de gizli ajans'ı biraz daha erteleyerek, araya başka kitaplar aldım. zira aynı yazarın kitaplarını üst üste okuyunca, ileride hangisinin hangisi olduğunu hatırlamakta zorlanabiliyorum:)
bu nedenle intihar dükkanı'nı okumaya başladım hiç hız kesmeden.
ca'nım sonbahar gelmiş, yılın bitmesine 3,5 ay kalmışken, 6 kitap daha okumak ve 2013'ü 20 kitapla kapamak var aklımda.
bir de vikitap'ı keşfettim. kitaplarla ilgili organizasyonları sevenlere tavsiye ederim ;)
bu arada fark etiğiniz üzere blogumun dizaynını değiştirip daha sade ve düzenli bir forma sokma çabalarındayım. büyüyorum galiba :)
hem değil midir ki, eylül demek, sonbahar demek, yenilenme demektir en çok da?
aa bir de elbette, sonbahar demek;
filmekimi demek
bienal demek (hem de ücretsiz bu yıl !!!)
contemporary istanbul demek
tiyatroların perde açması, kaliteli yapımların vizyona gelmesi
çok gezdiğim dönemlerde kitap okuyamıyorum mesela;
kitap okumaya zaman ayırdığımda yeterince film/ dizi izleyemiyorum;
bir süre evde kalıp mesleğimle ilgili çalışsam, okusam, araştırsam mesela, sosyallik, arkadaşlarımla görüşmekten fedakarlık etmiş oluyorum;
evime, düzenlemeye ve temizliğe hiçbir zaman içimi rahat ettirecek oranda zaman ayıramadım zaten; durumu hoşuma gitmese de hep başka önceliklerim vardı...
sanırım ben yaşamdaki pek çok şeyi çok seviyor ve istiyorum...
yaklaşık iki yıl ev arkadaşım olan (bu nedenle elinin lezzetini de yakından bildiğim ve güvenerek tavsiye edebileceğim) sevgili arkadaşım övgü güzel bir işe girişmiş:
bu arada ca'nım eylül ve sonbahar gelmiş, ben hala methiyeler dizememişim:)
bugünün şarkısı bahara ithaf olunsun o halde!
bahar denince akla "ilkbahar" gelir esasen; ama bana kalırsa sonbahar da ilkbahar da aynı oranda güzeldir ve her ikisi de yenilenmeyi, tazelenmeyi çağrıştırır.