Cumartesi, Ağustos 16, 2014

patara- kum tepeleri

hayatımdakisevgiliinsan hem instagrama hem de bloga kendisinin çektiği ve dolayısıyla olmadığı fotoğrafı koymama bozulduysa demek ki:




bu da ona sürpriz olsun :)

Çarşamba, Ağustos 13, 2014

solda güneş yükseliyordu güneye giderken-vol2

eh her izmir'li gibi, yılın 3 ayı sularda olmaya alışmış biri olarak, çalışma hayatıyla birlikte istanbul'a  gelince ayda yılda bir ayağımı sokabilir oldum denize. işbu nedenle yıllık iznimin bir kısmını muhakkak istanbul'un güneyinde geçiriyorum yıllardır. 
bu yaz da 4 çift aynı tarihlere ayarladık izinlerimizi ve beraber belirledik rotamızı. fethiye'de kalınacak, çevresi gezilecek ve son iki gün kaş'a inilecekti. 
(benzer tatili yıllar önce ailemle yapmıştım ben, sanırım 95'ti. 9 yaşındaymışım yani. gezerken anılarımın capcanlı olması ve o güzel günlere dönmek ayrıca hoşuma gitti...)
bayram için istanbul'dan izmir'e gelindi, ailelerle hasret giderildi.
sonra az izin alanlar istanbul'a geri gönderildi, o araya kızkıza tatil sıkıştırıldı foça'da.


sonra istanbul'dakiler yine geldi ve bu sefer izmir'den muğla'ya doğru yola çıkıldı. plansızca akyaka'ya uğranıldı önce.geçtiğimiz yaz, şahane zaman geçirdiğimiz bu yerin bunca yakınından geçip uğramamak, orman kampından aşağılara inip, doğanın içinde yüzmemek, bir waffle yememek olmaz denildi. akyaka öyle güzel öyle güzeldi ki; tüm rotayı bozup burada kalıvermek geçti bir an aklımızdan... 



ama daha kelebekler vardı görülecek, saklıkent sonra... yine çevirdik direksiyonu daha güneye.
dalyan-iztuzu'na gittik. caretta carettaların yumurtlama sahası olan uzun kumsalda, dalgalı denizde oynadık, eğlendik. geliş yolunda sağlı sollu gördüğümüz nar ağaçları ve nar suyu mekanlarını yazmıştık aklımıza, dönüşte nar suyu içmek için oturduğumuz nar danesi'nde harika yemekler yedik. 
akşam olunca fethiye çalış bölgesinde kalan pansiyonumuza gidip yerleştik. vojo beach otel. girer girmez ne fena bir yer olduğunu fark ettik esasen; ama, çok beklentimiz yoktu, ne de olsa sadece uyumak için kullanacaktık. ancak günler geçtikçe karşılaştığımız nezaketsizlik karşısında, pişman olduk orada kaldığımıza... neyse, tek derdimiz bu olsundu... ne de olsa bu konfor değil gezi-keşif tatiliydi. 
*ikinci gün kabak koyu'na gittik, hepimizin pek merak ettiği bir yerdi. fethiye'nin güneyine doğru, ölüdeniz, kelebekler vadisi yönünde devam ederek ulaşılabilen bir yer kabak koyu. araçla bir yere kadar ulaşılıyor. oradan sonra ya 5 tl ile aşağı indiren minibüsler ya da patika yoldan yürüme seçeneği var. 



biz yürümeyi göze alamadık ve minibüse binip zıplaya zıplaya indik aşağı. kabak koyu, deniz olarak güzel olmakla beraber, benim kafamdaki o komünümsü güzel hayat imajına hiç uymuyordu. bir beton havuz vardı mesela orta yerde, sonra gayet şehirli havada tesis bir tesis... neyse ki çadır bölgesine yaptığımız yürüyüşte, daha doğayla iç içe ortamlar görme fırsatımız oldu. 
akşam yine minibüsler arabaların yanına çıktık ve hemen oradaki 06 gözleme'de enfes manzarada enfes gözleme yedik; muhakkak tavsiye ederim.



akşamlara gelince, gece hayatıyla aram yok zaten, öyle bar/ club hiç hazzetmem. ama çalış baya kötüydü gerçekten. bir çay ya da bira içmeye oturulacak düzgün bir mekan bulmak mümkün olmadı. 
(fethiye'de turistik yer olmak açısından bir olmamışlık var maalesef... bunca turist ağırlayan bir ilçenin bu kadar sıradan kalması üzücü...)
*üçüncü gün ölüdeniz'e gittik. oldukça erken gitmemize rağmen tıklım tıklım doluydu (giriş araç başı 22 tl).
gidiş yolunda çocukken çekilmiş olduğum bu fotoğrafı yad etmemek olmazdı.



şezlong ve şemsiye hizmeti de ekstra ücretli olarak var ve ölüdeniz kurallarında "şezlong aralarına oturup 'müşteriler'i rahatsız etmemek" var! kapitalizme hoşgeldiniz!!!
biz de 'müşteriler'i rahatsız etmemek için bir ağaç altına eşyalarımızı bırakıp biraz yüzdük. aramızda yamaç paraşütü yapacak babayiğit çıkmadı belki ama, grupça muz'a binip eğlendik:) 
sonra, 1'de kalkacak kelebekler vadisi teknesine yetiştik. yarım saat süren yolculuk sonunda kelebekler vadisi'ne vardık. hemen şelaleye yürümeye başladık. bu yol çok güzel! kaplan kelebeklerinin gizlendiği oyukları geçe geçe yarım saate yakın bir sürede şelaleye ulaştık. buz gibi suyun altına girdik. daha fazla ilerlemek profesyonel dağcılık gerektirdiğinden sahile dönüp turkuaz sulara attık kendimizi.




5'te kalkan teknemizle de ölüdeniz'e geri döndük. hatırlatmakta fayda var ki; bazı teknelerin biletleri vadiye girişte geçerli değilmiş ve şelaleye yürümek için yeniden 5 tl ödemeniz gerekiyormuş. seçtiğiniz tekneye dikkat etmek önemli yani!
ölüdeniz'de biraz plaj voleybolu oynayıp, yeniden yüzdük. 
sonrasında da fethiye merkezdeki balık haline gidip güzel bir sofra kurduk. balıklar ve diğer deniz mahsullerini halden kendimiz seçip alıp, reis restorana oturduk. epey kalabalık bir yer; ama oldukça memnun ayrıldık biz. mezeler, salatalar oldukça lezzetli; saz ekibi tüm hali geziyor; ama bizim buralarda alıştığımız gibi kulağımızda zurna çalıp "para para" diye yapışmıyor. bir de gecenin sonunda bir helva yedik ki burada; ben ömrümde böyle güzel tat görmedim!!!



*dördüncü gün, muğla'nın olmazsa olmazı tekne turu günüydü! biz 8 kişi olduğumuzdan, kendimize özel bir tekne kiraladık (500 tl). fethiye limandan sabah çıktık yola, 3 koy gezdik toplamda. 



akşam yemeği, yine fethiye merkezde dutağacı restoran'da yedik. pideler harikaydı! yemekten sonra sahil boyunca dizilmiş mekanlardan biri olan osmanlı kahvecisi'ne oturduk. dekor, müzik sunum, ve lezzet açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu.
*beşinci gün benim 19 yıl sonra hala heyecanla hatırladığım ve tüm grubun da hevesle görmek istediği saklıkent'e doğru yola çıktık. ve fakat ne yazık ki, kanyonun ileri bölümlerindeki yağış nedeniyle sadece girişteki soğuk suya ayaklarımızı soktuk, ilerlemek yasaktı. (bilgi için; müzekart geçmiyor, tam 5- öğrenci 2,5 tl.) bu durum epey moralimizi bozdu... sonra civardaki gizlikent'e gittik, doğanın içinde 20 dk bir yürüyüş sonunda şelaleye ulaşılan güzel bir yer burası. çıkışında/ girişinde sedirlerde alabalık yenebilen yerler var. oraya kadar gelmişken aslında bir sonraki gün gitmeyi planladığımız patara'ya geçtik. 



patara arkeolojik kazı alanı; ama sıcak nedeniyle oraları gezmek yerine kendimizi o uzun meşhur kumsal ve denizine attık kendimizi. kum tepelerinden atladık sonra; çocuklar gibi eğlendik.


planımız şaştığı için, saçma bir şekilde taaa çalış'a döndük akşam. eşyalarımız pansiyondaydı ve çıkış sabah görünüyordu.
*altıncı gün, sabah nihayet vojo beach hotel'den çıkış yaptık ve yeniden dünkü yollardan geçip kalkan'a geldik. kalkan'a gelir gelmez, fethiye'den sonra nezih bir turistik beldede olduğumuzu hissetmek güzeldi! şehir merkezindeki mavi bayraklı halk plajında yüzdük; şaşırtıcı biçimde suyu serindi. ardından kaş'a doğru devam ettik. kaş'a varmaya yakın, benim yine o çocukluk tatilimden aklımda kalan kaputaş'a uğradık. 189 basamak inip masmavi sulara attık kendimizi.  



sonra yola devam ettik. kaş girişinde konaklayacağımız can mokamp'a  uğrayıp, çadır kampında biraz zaman geçirdik. bakmayın çadır kampı dediğime; samimi insanları, zevkli dekorasyonu, sevimli kedileri ile çok güzel bir yer. 


kaş'ta biraz zaman geçirmek üzere dışarı çıktık. merkezi çok güzel kaş'ın. her mekan zevkle döşenmiş, her sokağı güzel. hatıra- hediyelik açısından da oldukça zengin. merkezde küçük çakıl plajı var; çok çok küçük, pek yüzülesi değil. ama biraz yürümeyi göze alınca büyük çakıl plajı var ve orası gayet güzel. 


o yolda bir de bir minibüste bir köfte ekmek var ki!!! nasıl bir lezzet o öyle! 6 lira hem de! alper pehlivan'ın yeri adı. uğramadan geçmeyin!


akşam soma'ya destek maçına denk geliyordu, merkezde palmiye cafe'de maç izledik ve yeniden kampa döndük.
*yedinci ve son gün! kampta kahvaltının ardından oradan ayrıldık; yelken kulübünün plajına gidip biraz yüzdükten sonra, malum "ertesi gün seçim var, yol da epey uzun" diyerek öğleden sonra çıktık yola...


denize doyduğum, yorucu ve fakat çok güzel bir tatildi. kaş'a daha çok zaman ayırabilmiş olmayı ve saklıkent'e bir kez daha gidebilmiş olmayı isterdim yalnızca. her ne kadar, "bir daha bu kadar güneye inmeyeceğim, çok sıcak" diyip dursam da kaş ve saklıkent için belki gidebilirim bir kez daha;)

Pazar, Ağustos 10, 2014

benim dengemi bozmayınız!

denge

sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yangelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız.

(turgut uyar)

Cumartesi, Temmuz 19, 2014

aldous huxley- (cesur) yeni dünya*

beş yıl kadar önce, ilk duyduğum andan beri merakımı celbeden bu önemli kitabı yakın zamanda edinmiştim ve zamanı gelince kendini okuttu nihayet bana.
"zamanı geldi, okudum" dedim; ama, kendimi tam okumuş hissetmiyorum esasen. yani tamamen anlamış, kitabın söylediklerini özümsemiş değilim. - temelde william  goodell'in öjeni teorisi olmak üzere-öyle çok gönderme ve bilgi bombardımanı var ki, birçok defa okumam gerek "kitabı okudum" diyebilmem için.
ilk 40-50 sayfayı geçene kadar biraz zorlayan; ama sonra merakla okunan, sürekli düşündüren çok kıymetli bir kitap olduğunu ve üzerine çok araştırma& okuma yapmam gerektiğini, ardından tekrar tekrar okuyabileceğimi söyleyebilirim şimdilik.
kitap hakkında öz bir genel bilgi edinmek isteyenler buraya bakabilir.


* "brave new world"un türkçe'ye "yeni dünya" olarak çevrilmesinin daha uygun olduğu söyleniyor. zira "brave new" bir kalıp olarak, "yeni"yi pekiştirmek için kullanılıyormuş.

Pazar, Temmuz 13, 2014

elvada güzelim/ bella ciao

serde "solculukçuluk" da var elbette elimizden geldiğince; ama, ondan da değil bir tek.
çok çok güzel bir şarkı bu!
her versiyonu ayrı bir güzel.
benim en çok sevdiğim ise:


keyifle dinleyiniz!

Çarşamba, Temmuz 09, 2014

instagram kullanma kılavuzu

* aynı açıdan ve aynı mekanda üst üste 5-10 tane fotoğraf koymayınız! 
zira, oranın mantığı feysbukta ya da bilgisayarda albüm yapmak gibi değildir. mazaallah, takipçlerinizi bayarsınız.

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "takip eden edilir" yazmayınız! 
zira, daha saçma bir şey olamaz. olması gereken fotoğraflarını beğendiğin, merak ettiğin kimseleri takip etmek; seni beğenenin, merak edenin de seni takip etmesidir. kaç kişinin seni takip ettiği de evrende gerçekten de çok önemsiz bir bilgidir...

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "en güzel ıttırıvıttırılar için sayfama beklerim" yazmayınız! 
zira, bu her şeyden önce, o kişiye saygısızlıktır; ve de hiç şık durmayan agresif bir pazarlama stratejisidir.

* insanların fotoğraflarının altına "kendini güzel mi sanıyorsun" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, hiç gerek yok. beğenmediğinizi izlemeyin, görmezseniz rahatsız olmazsınız. kendi mutsuzluğunuzu, öfkenizi daha yapıcı (psikoterapi,  üretkenlik vb.) yollarla halletmeye çalışın.

* insanların fotoğraflarının altına "canımız çekiyor, herkes bu kadar zengin değil" ... gibi ajite ve o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, kıskanıyor gibi görünüyorsunuz. e, o da hoş değil. ayrıca eğri oturalım doğru konuşalım; instagramınız varsa o kadar da yokluk çekmiyor olmalısınız. ayrıca siz de bir şeyler paylaşıyor olmalısınız ve onlara ulaşamayanlar da olabilir (çocuk, aile mesela). o mantıkla, kimse bir şey paylaşmasın mı o zaman? "yok ben ille de çok özeniyorum, ulaşamayınca üzülüyorum" diyorsanız da o kişileri izlemeyin. davul bile dengi dengine:)

*şehr-i ramazan hasebiyle insanların fotoğraflarının altına "edep yahu" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, bu sizin ahlak hafiyesi gibi denize giren, yiyen, içen yani oruç tutmadığını düşündüğünüz kimseleri araştırdığınızı ve afişe ettiğinizi, kınadığınızı gösterir. bu, insani ve ahlaki açıdan doğru olmadığı gibi, müslümanlıkla da zerre örtüşmemektedir. insanları, oruç tutanları, tutmayanları, denize girenleri, girmeyenleri hepsini seviniz.

* instagramı herkesin güzel fotoğraflara bakmak, güzel anlarını paylaşmak, yeni şeyler öğrenmek ve keyif almak için kullandığını unutmayınız. 

@@@ şaka bir yana tabi, naçizane kendi rahatsızlıklarım bunlar. gediklisi de değilim instagram'ın, öğrenmeye çalışıyorum... 
herkesin kendi imajını parlatmaya çalıştığı yılımızda, neden bu kadar çok anlık paylaşım yapma ihtiyacı duyduğumuzu tartışmalıyız esasen en çok...

bana özel...

cem adrian'ı bu şarkıyla tanıdım ben. ben bu şarkıyı sana yazdım isimli  (2005 tarihli) ilk albümünde... 
2007'de duydum ilk defa; üniversite 3. sınıftaydım... aşık oldum adeta. sesine, müziğine, şarkı sözlerine, hissettiklerine, söylediklerine...
iki yıl sürekli dinledim. bir sonraki aşk bu gece şehri terk etti albümünde umay umay'la söylediği versiyonunu, ve çeşitli yerlerde söylediği pek çok versiyonunu... hepsi ayrı güzeldi. diğer şarkılarını da dinledim...
ama benim için hala en özel, en güzel, en anlamlı şarkısı o ilk albümdeki versiyonuyla bana özel şarkısıdır...


bunlar da sözleri:

"bu şehirde bir kadın var, adı bana özel
elleri var küçücük, yüzüyse çiçeklerinden güzel
kimse bilmez benden başka bir kalbi var kocaman, ama bana özel
bazen kızar dünyaya, ama sadece kendini üzer
göremezler göremezler, izin vermese asla üzemezler
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu neden sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
bazen bakar gökyüzüne o, bulutları izler
kuş olup uçmak kanat çırpmak, o bulutları geçmek ister
yemyeşil çimenlerde sırılsıklam koşmak ister
bu gri şehrin tüm yollarını rengarenk boyamak ister
göremezler göremezler, kalbindeki elmasa erişemezler 
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu nasıl sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
şimdi o kanatlarını rüzgara açmış, dur diyemezler
yıldızların arasında o kadar parlak ki, onu seçemezler
başka sularda o şimdi 
başka rüzgarlar arıyor
başka yollara yürüyor
başka... başka..."

Pazartesi, Temmuz 07, 2014

üst kattaki terörist

üst kattaki terörist, sezonun başından beri sürekli methedildiğine tanık olduğum ve izlemeyi çok istediğim bir oyundu.
24 haziran salı akşamı, istanbul'daki son gösterimlerden birine yetişerek izledim nihayet. karaköy'de ara sokaklardaki pek bir sevdiğim sahnede.


ve fakat, umduğum kadar memnun ayrılmadım oyundan maalesef...
banu çiçek barutçugil'in kusursuz performansı dışında, oyun pek çok açıdan tatmin etmedi beni. oysa ki, ikinci kat'la yalnızlar kulübü sayesinde tanışmış, tanışır tanışmaz aşık olmuş, limonata ile de aşkımı sürdürmüştüm.
bana kalırsa, bu oyunun en büyük sorunu, büyük oranda çocuk oyuncuya yaslanması. yetişkin oyunlarında çocuk görmeye hiç alışkın değilizdir. bu anlamda denenesi bir şey belki; ama, başrolde 11 yaşında bir çocuk olması çok iddialı. ezber iyi, oyunculuğu da iyi; ama sesi elbette ki yeterli gelmiyor. iyi duyamadığım için anlayamadığım pek çok replik oldu mesela...
ek olarak, meslek hastalığı diyin isterseniz, oyun boyunca zihnimin arka kısmında şu bant döndü:
"o yaşta birine bunca misyon yüklemek ne kadar onun taşıyabileceği bir yük? 
uzun, ağır çalışma koşullarında yetişkin oyuncular bile yıpranırken; bir çocuk bu koşullara maruz kalmalı mı?"
...
sonra hafta sonu iki günlük erikli tatiline (onu da anlatacağım;)) çıkarken, erken kaybedenler'i yanıma aldım. hayatımdakisevgiliinsan'ın yıllardır çok sevdiği kitaplarından olmasına rağmen, bana oyunu izledikten sonra okumak nasip oldu. içindeki her bir öykü çok keyifle okunuyor. biraz dramatik, biraz komik her biri; ve içten, bizden, hayatın içinden... ben en çok anneannemin son ölümü ve üst kattaki terörist'i sevdim.


ve sonuç olarak, öyküsünü de okuduktan sonra, oyunun gerçekten çok daha iyi olabilecekken vasat kaldığını üzülerek söyleyebilirim.

Pazar, Temmuz 06, 2014

aquaflorya

zihnim çok dağınık bu ara. bir şey anlatmak için oturuyorum; bir sürü şey geliyor aklıma...
ahh biraz da evlilikten tabi! 
gürültü tahammül eşiğim çok düşük benim; en çok bu yüzden 2,5 ay tatili bırakıp okuldan ram'a geçmişim ben:) ortamda gürültü olunca tüm konsantrasyonum alt üst oluyor, bilişsel fonksiyonlarım düşüyor.
gelgör ki, şimdi evde sürekli yüksek ses var; hayatımdakisevgiliinsan mütemadiyen televizyon ya da bilgisayardan bir şeyler izliyor zira.  


bir de evliliğimizin ilk ayı dünya kupasına denk geldi malum... 
bense yıllardır yalnız yaşayan insanım, alışmışım akşam yemeğinden sonra ışığımı kısıp, defterlerimi, kitaplarımı yayıp yazmaya, okumaya, düşünmeye... en fazla fonda kısık bir dinlendirici müzik, o kadar... şimdi ayrı odaya da geçesim gelmiyor; oysa ne güzel oda yaptık. 



neyse ki bu akşam kulaklık fikrini hayata geçirdik, bakalım nasıl olacak:)

bugün çok güzel bir gündü, sizlerle onu paylaşmak istiyorum. 
esasen üç haftadır izleyemediğimiz "kış uykusu"nu izlemek vardı aklımızda. beyoğlu'nda izleriz diye düşündük; öncesinde de karaköy- kabataş hattında dolaşmak, deniz görmek, belki vapura binmek istiyorduk. 
sonra birden hayatımdakisevgiliinsan beni hep götürmek istediği ama bir türlü götüremediği bir yer olduğunu ve oraya da gidebileceğimizi söyleyince, ben de "sürprizleri kim sevmez" dedim ve böylelikle aquaflorya'ya gitmiş olduk.
florya- yeşilköy hattı istanbul'da en sevdiğim yerlerden. istanbul değil sayfiye yeri gibi, sakin ve huzurlu.
(meraklısına diğerleri: 
1.sarıyer- emirgan-istinye-yeniköy sahil
2.eminönü- karaköy-fındıklı-kabataş-beşiktaş-ortaköy sahil
3.cihangir- çukurcuma-tünel
4.laleli-beyazıt-sultanahmet-gülhane
5.büyükçekmece sahili)

aquaflorya, alışveriş merkezi sevmeyenler için ideal bir alışveriş merkezi. bina yığını değil ve en önemlisi kalabalık değil. toplu taşımadan uzak olması bu anlamda bir avantaj. mağazalar genelde vakko, gap tarzı pahalı markalara ait; o nedenle bize pek uymuyordu. ama remzi kitabevi, d&r ve notebook bana yeterdi! (kitapçılarda v. woolf'un "kendine ait bir oda"sına koşmam da tesadüf değil sanırım:))



ayrıca yemek, kahve, pastane kısmı harika. deniz manzaralı, ama hep kızdığım yalılar gibi, deniz kenarını yok etmemiş, sahil olduğu gibi duruyor. 





kitapçı ve kırtasiyeleri gezip, makrocenter'dan migros'ta bulamadıklarımızı aldık ve kitchenette'de yemek yiyip (noodle çok çok kötüydü, bilginize), sahile indik.



ben kiiii, doğumdan liseye kadar aliağa'da, liseden, iş yaşamına kadar karşıyaka'da yaşamışım ben. denize hep 5 dakika mesafede olmuşum. ergenliğimde, gençliğimde kafe, bar, restaurant yerine sahilde buluşmuşum arkadaşlarımla. o iyot kokusu rahatlatmış beni yıllarca... kayalara, kumlara yatmak, güneşi duyumsamak, denizi içime çekmek unutturmuş dünyayı...
bu akşam da, öyle güzeldi ki denize çok yakın olmak! 





velhasıl, özellikle yaz akşamları için oldukça ideal bir mekan. ilgi ve bilginize efenim;)


Perşembe, Temmuz 03, 2014

bugünlerde aklım, ruhum...

küçük mutluluklarım var benim!

doğalgaz faturamın vahşi kış aylarından sonra 16 lira gelmesi mesela.

sonra hayatımda tek sevdiğim magnum çeşidi olan, geçen yaz çıkan magnum black'in (espressolu) -her yerde arayıp bulamayınca- bu yaz olmayacağını sanıp aniden bir markette karşılaşmak.

yeni güzel parfümler keşfetmek, hemen koşup almak, günde 10 defa sıkıp koklamak.

yeni bloglar, instagram hesapları keşfetmek; farklı dünyalarda dolaşmak, herkesten bir şeyler öğrenmek.

sonra çocukluğuma dair güzel anıları paylaşmak, ortaklıklar bulmak akranlarımla. neden niçin ansiklopedi serisi mesela. bilgisayarsız, internetsiz günlerimizde ne güzeldi o hiç sıkıcı olmayan, son derece öğretici ansiklopedileri kurcalamak.

(foto kaynak:  http://www.superalsat.com/altin-bilgi-dokuz-cilt-baskan-yayinlar_V0JJurunZ685902)

eskilerden söz açmışken, çocukluğumuzun en önemli keyfi kemal sunal filmlerinden bahsetmemek olmaz... düşünüyorum da ne büyük zenginlik sakar şakir'i, avanak abdi'yi, hababam sınıfı'nı, şabanoğlu şaban'ı bilmek.
(ruhu şad olsun büyük oyuncu kemal sunal'ın...)

radyo alaturka dinlemek.

şiirler sonra... cemal süreya, can yücel, özdemir asaf, oktay rifat, orhan veli....

velhasıl dediği gibi şairin:
"deli eder insanı bu dünya
bu gece bu yıldızlar bu koku
bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç"

pek güzel yaşamak!
ve fakat, ülkenin gündemini düşünmediğimizde yalnızca...

@@@ dün yazmadım, yazamadım... bu geçen yılki yazım...
ben bir türlü anlayamıyorum. 35 can nasıl cayır cayır yanar ve failleri nasıl serbest olur...