bursa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bursa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Haziran 02, 2018

Nisan 2018 Bursa Gezisi

Ah nerede eski, günü gününe anlatan ben... Yaş ilerledikçe, daha çok mu meşguliyetimiz oluyor; yetişebileceğimden fazla mı işe kalkışıyorum; zaman günden güne herkes için mi daha hızlı atıyor; instagramda paylaşmak hızlı ve kolay olduğundan orada anlatmak yeterli mi geliyor... Belki de hepsi.
Üzerinden iki ay geçmiş bile Bursa seyahatimizin, daha ekimdeki Kıbrıs gezisi de bekliyor anlatılmayı. Ama yakın zamanda olduğu için daha kolay gelen Bursa'yı yazacağım bugün. Dilerim Kıbrıs'ı da yazmak için en yakın zamanda oturabilirim bilgisayar başına. Ah aslında mobilden yazabilsem, daha sık yazarım eminim, ama henüz onu beceremiyorum.
Her neyse...
Geçen sene arkadaşlarımızla ilk kez ziyaret etmiş olduğumuz Bursa, gezilecek yerlerini tüketmesi zor bir şehir olduğundan bir defa daha gezilmeyi hak ediyor diye düşünüyorduk. Ablamlar İzmir'de biz İstanbul'da yaşadığımızdan, her yıl ortada farklı bir şehirde bir hafta sonu geçirme rutini oluşturmak istiyoruz. 2017 nisan ayında Eskişehir'de buluşmuştuk. Bu yıl da Bursa'da buluşmaya karar verdik ve kafa kafaya verip iki günlük tur planı çıkardık.
Nereleri gezip görmüşüz bakalım;)

7 Nisan 2018 Cumartesi
Sabahtan araçlarımızla yola çıktık, ablamlar bizden 30-40 dk önce varmışlardı Bursa'ya (merkeze) ve bu zamanı bizim daha önceden görmüş olduğumuz Ulu Cami'yi ziyaret ederek değerlendirdiler. Sonrasında araçları merkezdeki otoparklara bırakıp 12:00'de Kozahan'da (Kozahan pazar günleri kapalı, bilginize) buluştuk ve gezmeye başlamadan kahvelerimizi içtik. 

Kızlarağası Hanı'nı çok seven bizler için Kozahan da ruhu olan, çok huzurlu bir yer. Simit ve çayla keyif yapmak da çok güzel olurdu elbette, ama bizim sırada yemeye odaklandığımız iskender olduğundan iyice acıkmaya kararlıydık;)  Kahvemizi içtikten sonra Kozahan'ı, Aynalı Çarşı ve Uzun Çarşıyı dolaştık. Burada çarşılar yaşıyor, hala işlevini sürdürüyor, şehrin sakinleri alışverişlerini buradan yapıyor; bu nedenle son derece canlı. 


Çarşıları gezdikten sonra Tophane'ye doğru yürüdük. Saat Kulesi, Osman ve Orhan Bey'in türbeleri,
Sümbülbahçe Konağı'nı ziyaret edip, Bursa'ya kuşbakışı baktık.
Ve nihayet acıkmıştık, Yavuz İskenderoğlu'nun Heykel'deki şubesine yürüdük ve afiyetle enfes iskender kebabımızı yedik. (Yavuz İskenderoğlu'nun marka olduğunu, ama, esas lezzetli olanın Cemal Cemil Usta olduğunu duyuyoruz hep; lakin bunu bir tek biz duymuyoruz elbette:) Bursa'ya iki gelişimizde de Cemal Cemil Usta'nın önünde ciddi bir sıra ile karşılaştık. Ve genelde çok acıkmışken yemek yemeye zaman ayırdığımızdan biz sırayı beklemeyi göze alamadık. Yine de belki şansınızı denemek istersiniz siz;))
Aldığımız bu enerji ile Cumalıkızık'a doğru yola çıktık. 
Kısa bir yolculuktan sonra (20 dk kadar diye hatırlıyorum) UNESCO Kültür Mirasları Listesi'nde yer alan Cumalıkızık Köyü'ne vardık. Köyün yolu çok güzel, neden "Yeşil Bursa" dendiğine cevap verir nitelikte... Araçları girişte otoparka bırakıp, son yıllarda turizm ile kalkınan bu güzel köyü gezmeye başladık. Dar, taşlı sokaklarıyla, renkli boyanmış ve özenle dekore edilmiş evleriyle son derece estetik bir köy. Köy kahvaltısı ve gözlemeci olarak hizmet veren evlerin yanı sıra,  herkesin ürettiğini evinin önünde satarak geçimini sağladığını görüyorsunuz. 






Meşhur Cin Aralığı Sokak ve Cami'yi ziyaret edip, bu güzel köyü şöyle bir gezdikten sonra, rotamızdaki bir diğer yer için tekrar yola çıktık.
Sırada Kestel Köyü vardı. (Yine 20 dk kadar diye hatırladığım bir mesafe)Burası pek çok mesire ve piknik alanı barındıran sulak, serin ve yemyeşil bir köy. Köyün hemen girişindeki Saidabat Şelalesi gerçekten görülmeye değer. Şelalenin güzel manzarasında mutlu mesut fotoğraflar çekildik bolca. Bu sırada üşüdük ve kendimizi hemen şelalenin karşısındaki çay bahçesine atıp orada ateş başında çay içerek ısındık.




Ardından rotamızdaki bir sonraki durak için Uludağ yoluna doğru çevirdik direksiyonlarımızı. Meşhur Tarihi İnkaya Çınarı 'nda durduk. 600 yıldır orada yaşayan bu dev ağaç çok görkemli, çok etkileyici. 60 yıllık ömrümüzle, dünyanın hakimi olduğunu sanan insanoğluna ders verir nitelikte...Gölgesiyle bir çay bahçesini serinletiyor tek başına ve müthiş bir keyif onun altında tahta masalarda çay yudumlamak... 
Rotamızdaki bu son güzelliği de gördükten sonra, önceden yer ayırttığımız Sedat Çağlar Uygulama Oteli'ne doğru yola çıktık. Uygulama Oteli Osmangazi'nin Yeniceabat Mahallesi'nde, merkeze 15 dk kadar bir mesafede çok sakin, huzurlu bir yerde. Biz seyahatlerimizde konaklamada asla lüks aramıyoruz, temiz ve güvenli olması yeterli oluyor. Burası bizim bu beklentimizi ziyadesiyle karşıladı.
Odalarımızda 1 saat dinlendikten sonra, akşam yemeği için dışarı çıktık. Sabah erken saatten beri yolda olduğumuzdan ve epey de yürüdüğümüzden oldukça yorgunduk. Otele yakın olan bir alışveriş merkezinde Bursa'nın markası Köfteci Yusuf'ta karnımızı doyurduk. Sonrasında biraz sohbet ettikten sonra, yarın için enerji toplamak üzere erkenden uyuduk.

8 Nisan 2018 Pazar
Erkenden uyanıp, otelimizdeki açık büfe kahvaltımızı yaptık (fiyat/performans açısından kahvaltı çok başarılıydı). Kahvaltıdan sonra, bugünün rotası için yola çıktık.
İlk durağımız Bursa'nın girişindeki Soğanlı Botanik Park'tı. 
"Soğanlı ovasında bulunan botanik parkının 400 bin metrekarelik devasa bir yeşilliği ifade ettiğini söyleyebiliriz. Doğanın tüm güzelliklerini barındıran Soğanlı Botanik Parkı’nda 150 farklı tür ağaç yer alıyor. Yaklaşık ağaç sayısı ise, 8 bin kadardır. 20 farklı türden oluşan 50 bin yer örtücü, 27 farklı türden oluşan 6 bin kadar gül ve daha birçok değişik bitki örtüsü bulunuyor." şeklinde tanıtımı yapılan bu dev yeşil alan, halka açık ve ücretsiz bir park. Bir şehri güzel yapan en önemli unsurlardan biri yeşil alan ve parklarıdır bana kalırsa; o şehrin sakinleri doğada rahatça vakit geçirebiliyorsa mutludur çünkü. Biz bisiklet görünce çok mutlu olangillerdeniz, yarım saati 5 liradan hemen kiraladık ev parkı bisikletlerimizle dolaştık. 




Keyifli bisiklet turumuzdan sonra rotanın ikinci durağı Gölyazı'na doğru yola çıktık. Gölyazı (Apolyont), Nilüfer Belediyesi'ne bağlı bir köy, yarımada şeklinde eski Rum Köyü. Köye varır varmaz, meydandaki Ağlayan Çınar'ı ziyaret ettik. Ağlayan Çınar'ın hikayesi şöyle:

"Adını gövdesinden akan suyundan alan çınarın efsanesi, eski adıyla Apolyont şimdiki adıyla Gölyazı’da yüzyıllar önce Rumlar ve Türkler birlikte yaşadığı yıllara dayanıyor. Çınarın arkalarından gözyaşı döktüğü aşıklar, yakışıklı Türk genci Mehmet ve güzeller güzeli Rum kızı Eleni bu barış dolu ortamda, çocukluklarından itibaren hiç ayrılmadan büyüdüler. Ancak bu iki millet arasında başlayan düşmanlık aralarına girdi. Rum köyleri boşaltıldı ve burada bulunan Rumlar ile Selanik’te bulunan Türklerin yer değiştirmesine karar verildi. Mehmet, Göç için yola çıkan Rumlar arasında sevgilisi Eleni’nin de olduğunu öğrenince kendini yollara vurdu ve onu aramaya başladı. Eleni’nin ağabeyi Yorgi, Mehmet’in yolunu kesip artık kardeşliğin bittiğini, sonsuza kadar sürecek bir düşmanlığın başladığını söyleyerek, Eleni’ye ulaşmasına engel olmak istedi. Mehmet sözünden dönmeyi, aşkından vazgeçmeyi kabul etmedi. Bir anlık öfkesine yenilen Yorgi, Mehmet’i öldürerek kanlar içinde olduğu yerde bıraktı. Mehmet son gücünü, Eleni’siyle gizli gizli buluştuğu çınara varmak için kullandı ve çınarın oyuğuna sevgilisi için bir not yazdı. Kanıyla yazdığı notta “Canım sevdiğim, sonsuza dek seni burada bekleyeceğim” diyordu. Eleni olanlardan habersiz konvoyda ailesiyle birlikte ilerlerken, sırdaşı Penelopi’den olanları öğrendi. Konvoydan ayrılıp Mehmet’i bulmak için ilk aklına gelen yer olan çınarın yanına gitti. Mehmet’in ölü bedenine son kez sarıldı, notunu okudu ve gizli buluşma yerleri, aşklarını şahidi olan bu çınarın altında canına kıydı. Çınara ise onların hikâyesini geleceğe taşımak ve sonsuza dek onlar için gözyaşı dökmek kalmıştı."



Bu hüzünlü hikayenin üzerine "Ne çok acı var bu topraklarda; göç hikayeleri, yerinden yurdundan edilme, kavuşamama, savaşlar..." diye düşünüp iç geçirerek köy meydanındaki çay bahçesinde çayımızı, kahvemizi yudumladık. Gölyazı'na oldukça yakın olan Misi Köyü'nü de ziyaret etsek mi diye bir düşündük ama akşamki dönüş feribotumuzu riske atmamak için bu fikirden vazgeçtik.



Sandal ile gölü ve göl çevresinden köyü dolaşmak vardı aslında planımızda, ama biz çayımızı içerken hava o kadar çok bozdu ki cesaret edemedik öyle bir havada sandala binmeyeÇay molasından sonra köyün girişindeki Aziz Panteleimon Kilisesi'ni ziyaret ettik ve oraya yürürken yine köyün sakinlerinin ürettiklerini sattıkları standları gezdik. Gölyazı'yı da böylece gezmiş olduk.

Sırada Mudanya vardı. Ablamın eşi burada ayrılıp, hazır yaklaşmışken İzmir'e dönmek üzere yola çıktı. Ablamsa bizle bir hafta kalmak üzere İstanbul'a gelmeye karar verdi:) Ve biz Mudanya'ya doğru yola çıktık. Feribota kadar vaktimiz olduğundan, daha önce pek çok defa mola verdiğimiz ve çok sevdiğimiz Tirilye 'de vakit geçirmek istedik. Önce sahilde bir gözlemecide, gözleme-çay ikilisinin keyfine vardık. Sonra Tirilye sokaklarında dolaşıp, fotoğraflar çektik, zeytinyağı, himalaya tuzu sabunu aldık. Hagios Stephanes Kilisesi/Fatih Cami'ye hayran kaldık. Vaktimiz yeterli olmadığından, Çamlıkahve'ye bu sefer çıkmadık (siz mutlaka çıkın:)).

Zamanı yaklaşınca, trafik olasılığına karşı tedbirli bir şekilde, feribotumuzun kalkacağı Güzelyalı'ya doğru yola çıktık. Neyse ki trafik olmadı, biz de sahilde Artvin Cağ Kebap'ta Karadeniz pidesi yedik, bayıldık lezzetine. Ve elbette her seferinde uğradığımız, İslamoğlu Pastanesi'nden enfes kurabiyeler aldık evimize.
18:00 feribotu ile İstanbul'a döndük.

Cuma, Mart 10, 2017

hafta sonu bursa gezisi- 2. gün


2.gün (gölyazı+iznik)
pazar sabahı, zor gelse de, erkenden uyandık. zira görmek istediğimiz çok yer vardı, ve de 19.30'da yalova'dan kalkacak feribota biletlerimiz...
evde yaptığımız kahvaltının ardından gölyazı'ya doğru yola çıktık. merkezden yaklaşık 1 saatlik bir yolculuk ile gölyazı köyüne ulaştık. 
(daha işlevsel bir tur için aracınızı girişe bırakmanız tavsiye ederim.)
gölyazı, civarında 7 adacık bulunan bir yarımada. nilüfer ilçesine bağlı eski bir rum köyü (mübadelede türkler yerleşmiş). tarihte "apollonia" olarak anılmış (apollonia: sanat/müzik, güneş/ateş tanrısı).



köyün girişinde tarihi bir yel değirmeni ve restore edilerek günümüzde kültür evi olarak kullanılan hagios panteleimon kilisesi sizi karşılıyor. 



kilisenin hemen yanında yazar evi var, edebiyat, kültür etkinlikleri yapılıyormuş orada. 
ilerlediğinizde sağınızda uluabat gölü kalıyor ve gölün kenarında köy kadınlarının açtığı standlarda el emeklerini sergilediklerini görüyorsunuz. 
biraz daha ilerlediğinizde bir yol ayrımına denk geliyorsunuz ve tam ortasında da görkemli ağlayan çınar'a rastlıyorsunuz. 



efsaneye göre , birbirine aşık olan bir türk ile bir rum'un mübadelede  birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmaları üzerine bu isim verilmiş bu 700 yıllık çınara...



çınarın önünden kalkan tekneler ile yarımadanın çevresini gezme fırsatınız oluyor. biz 5 kişi, 20 dakika, 20 liraya turladık. çok keyifliydi.



çınardan sola devam ederseniz, göl kenarında restoranlar (gölden çıkan tatlı su balıklarını servis ediyorlar genelde) dizili. bizim oturup bir şeyler yemeye zamanımız olmadı. o nedenle lezzetler ve hizmet için bir şey söyleyemeyeceğim, ancak, gördüğüm kadarıyla fiyatların bir istanbullu için son derece makul olduğunu söyleyebilirim.
çınardan sağ tarafa devam ederseniz öncelikle büyük bir çay bahçesi/köy kahvesi var meydanda. sonra da köyün içlerine, evlerin olduğu bölüme girmiş oluyorsunuz.


ki oralarda da yine göl manzaralı yiyecek içecek yerleri var. biz onlardan birinde mola verdik, çay, kahve içtik.
ardından da hemen yola çıkmak durumundaydık. 

gölyazı'ndan iznik'e giden yolda (bir önceki yazımda bahsettiğim gibi) yoğun bir trafiğe yakalandık maalesef. ve epey zaman kaybettik. 
aslında yolumuzun üzerinde yer alan cumalıkızık'a uğramak vardı planlarımızda. fakat, hal böyle olunca, mümkün olmadı...

iznik'e varmamız da 3'ü geçti. 
vardığımızda da oldukça acıkmış olduğumuzdan ilk önce karnımızı doyurmak istedik. iznik gölü'ne doğru yürüyüp, hemen yakınındaki seyir restorana oturduk. (aslında pansiyon, ama, cafe-restoran olarak da hizmet veriyor). fiyat-performans oranından oldukça memnun kaldığımız bu mekandan sonra, göl kenarında kısa bir yürüyüş yapıp, yürüyerek merkeze döndük.



merkezde aya sofya kilise/camisini ziyaret ettik. yakın zamanda restore edilen yapının kapısını duşa kabin camından (!) hallice yapsalar da, hala görkemini koruyan estetik bir yapı. 




çok az vaktimiz olduğundan görülecek diğer tarihi yerleri gezmeye fırsatımız olmadı ne yazık ki...
iznik'e gelmişken çiniciler çarşısını gezmeden dönemeyiz diyerek, kısacık bir zamanı da oraya ayırdık. hatıra olarak türk kahvesi fincanları aldım kendime. gittiğim yerlerden hatıra ile dönmeyi çok seviyorum, annemden aldığım bir özellik olarak:)



ondan sonra da feribotumuzu riske etmemek için, yol hali belli olmaz düşüncesiyle, yalova yollarına düştük çok geç olmadan.
böylelikle 2 günlük bursa gezimiz bitmiş oldu.

bursa, 2 güne sığacak bir şehir değil kesinlikle. tarihi ve doğal güzellikleri, görülecek yerleri çok fazla.
bir hafta sonunda ancak bu kadar gezebildik. yıllar önce bir hafta sonu da mudanya/tirilye'yi gezmiştik.
ara ara 2 günlüğüne gidip, bu şekilde, bölge bölge gezilebilir diye düşünüyorum;)
mesela, bir sonraki bursa seyahati içinde aklımda olan yerler:
-cumalıkızık
-saidabat şelalesi
-çınar-inkaya
-kestel'in köyleri
-yeniköy
-karacaali köyü
-inegöl-oylat

herkese seyahat dolu, keyifli günler ve bir ömür diliyorum:)

Pazartesi, Mart 06, 2017

hafta sonu bursa gezisi- 1. gün

bursa, gezip görülecek yerler bakımından oldukça zengin bir şehir olduğundan, civarında yaşayanlar için oldukça uygun bir hafta sonu gezisi rotası.
biz de bu hafta sonu, ne zamandır aklımızda olan bursa gezimizi yaptık. planımızdaki bazı yerleri görememiş olmakla beraber, dolu dolu geçti iki günümüz de. 
bu sefer, üzerinden zaman geçmeden, hemen ertesi gün, gezimizi sizlerle paylaşmaya başlıyorum:)

1.gün (uludağ+merkez)
cumartesi sabahı yenikapı'dan mudanya'ya giden 7.30 feribotuna bindik. 


saat 9'da mudanya (güzelyalı)'ya vardık. oradan aracımızla 1 saat yolculuk yaparak uludağ'a çıkan teleferiğin başlangıç noktasına (teferrüç) ulaştık. (burada araçlar için ücretli otopark var).


teleferiği bir gün kullanmanın bedeli tam 38, öğrenci 27 lira. 
teleferik ile önce 4.5 km giderek sarıalan'a ulaşılıyor. sarıalan'da konaklamak için dağ evleri, atv ile eğlenebileceğiniz alanlar ve piknik alanları mevcut. 


biz orada zaman geçirmedik, inip hemen teleferiğin sarıalan-kurbağakaya arası çalışan kısmına geçtik. yine, yaklaşık 4,5 km giderek oteller bölgesi denilen kurbağakaya durağına ulaştık. bizim geldiğimiz mevsim itibariyle, hava oldukça güzeldi (1 derece- şehir merkezinde 19 dereceydi).
iner inmez, bir organizasyonun içinde bulduk kendimizi. meğer avrupa kar voleybolu turnuvaları varmış. denk gelmişken birkaç maç izledik.
sonra, kayak yapılan alanlara doğru yürüyüp (kar sporlarını yapmadığımızdan) kayanları izledik.


karlarda yürüdük ve oynadık. zaman hızlıca aktı ve öğleden sonrası için şehir merkezinde görmek istediğimiz pek çok yer vardı. o nedenle uludağ turumuzu kısa kesip, şehre inmek üzere, teleferiğe bindik.
teleferikle inerken, hayatımdakisevgiliinsan'ın doğumgünü için yanımda getirdiğim sürpriz tekila ve keki çıkardım çantamdan ve o irtifada mini bir doğum günü kutlaması yaptık:)


teferrüç noktasından aracımızı alıp şehir merkezine geldik. aracı merkezde bir otoparka bırakıp, gezmeye başlamadan önce "iskender- pideli döner kebap" yemek üzere heykel'deki tarihi kebapçıya oturduk. daha önce izmir-istanbul yolculuklarımızda yol üstünde yediklerimiz gibi, lezzeti yine muhteşemdi. üzerine hemen karşısındaki meşhur bağdat hurma tatlısından yedik. bursalı arkadaşımız çok övmüştü, ancak, doğrusu biz sıradan bir şerbetli hamur tatlısı olduğuna kanaat getirdik. 


yeme faslı bitince nihayet görülecek yerler turumuza başladık.
öncelikle ulu camii'yi ziyaret ettik. 20 kubbeli görkemli cami, 1.bayezid tarafından 1396-1400 yıllarında inşa ettirilmiş. caminin içinde bulunan şadırvan, dikkat çeken özelliklerinden.


sonrasında ulu camii yakınındaki çarşıları gezdik. çarşılar çok kalabalık, şehir baya yaşayan, hareketli bir şehir.
kozahan'da (kemeraltında çok sevdiğim bir yapı olan kızlarağası hanına çok benziyor) oturup bir çay içmeyi çok istedik ancak, beklememize rağmen yer bulamadık... biz de ulu camii'nin hemen yanındaki çınar cafe'ye oturduk çay içip dinlenmek için. seyyar satıcılardaki çok çekici görünen simitlerden aldık. gerçekten de çok lezzetliydi, izmir gevreğine benziyordu. 
biraz dinlendikten sonra tophane tarafına çıktık. osman gazi ve orhan gazi'nin türbelerini ziyaret ettik.


günbatımını saat kulesinin dibinden izliyorduk ki "akşam ne yapalım?" diye düşünmeye başladık. hayal kahvesi'nde o akşam program yoktu. o anda aklıma gün içinde önünde geçtiğimiz bursa devlet tiyatrolarının "ahmet vefik paşa sahnesi" geldi. hemen akşamki oyunlara baktık, yer kalmamıştı, ama, yine de şansımızı denemek için şehir merkezine doğru yürümeye başladık. 
tiyatroya yetişmek istediğimizden tophane'deki sümbüllü bahçe konağı'nı da sadece görmekle yetindik. gerçekten çok güzel bir yer, daha fazla vaktim olmasını ve meşhur osmanlı çayını içebilmeyi isterdim... başka zamana artık diyelim:)
tiyatro bileti için gişeye gittiğimizde koltuk kalmadığını, ancak, sandalye koyabileceklerini söylediler. biz de kabul ettik. neyse ki, oyunun başlamasına 1 dk kala hala koltuklar dolmayınca, boş koltuklara geçtik. hem de çok güzel bir yere oturabildik. oyun "80 günde devr-i alem"di. çok da güzeldi. çocuklukta hepimizin bildiği bir hikaye olsa da, unuttuğum bu hikayeyi izlemek çok keyifliydi. sahne kullanımı ve oyunculuklar oldukça başarılıydı. tabi ki hepimizin dünyayı gezme hayalleri perçinlendi oyunun sonunda :p


tek perde olan oyun 1,5 saat sürdü. çıktığımızda 9,5'tu. meşhur söğüşü yemek isteyen arkadaşlar için yakındaki yayla söğüşçüye gittik, sonrasında da söğüş yemeyenler için çorbacıya (güzel bir restorandı, ancak ismini ne yazık ki hatırlayamıyorum...)
kalacak yer açısından şanslıydık, çünkü beraber gittiğimiz arkadaşımızın ailesi bursa'da yaşıyordu ve bizi misafir etmek istediler. evlerine gider gitmez, biraz oturduktan sonra hemen uyumak istedik, çünkü gerçekten çok yorulmuştuk ve ertesi gün de yoğun bir program bizi bekliyordu;)

*bursa'da beni şaşırtan durumlardan biri, istanbul'u aratmayan trafiği oldu... pek çok sorun istanbul'a mal edilse de, aslında istanbul'da olan sorunların çoğu, sanıyorum ki, tüm büyük şehirlerin sorunu aslında... sadece biz burada daha büyük bir kitle olarak bu sorunlara maruz kaldığımız için daha büyük bir problem varmış gibi duruyor olabilir...

*trafiğe benzer şekilde kalabalıklık açısından da istanbul'u aratmadı bursa... tatil günü diye mi, hava güzel diye mi bilmiyorum ama, merkezde gezdiğimiz yerler çok kalabalıktı... sanıyorum kalabalıklık da sadece istanbul'un değil, aslında büyük şehirlerin sorunu...