yaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 20, 2019

2019 Yazı Muhasebesi:)

O meşhur, plaza çalışanlarını çatlatan,  kocaaaa yaz tatili geldi de geçiyor.
MEB'de çalışan öğretmenler 1 Temmuz- 31 Ağustos tarihleri arasında izinli sayılır bildiğiniz üzere. Ben psikolojik danışman olduğum için, üç yazdır lise tercihleri döneminde öğrencilere rehberlik etmede görev alıyorum. Bu nedenle tatilim 2 aydan 1.5 aya düşüyor.
Diğer mesleklerine göre oldukça uzun ve kesintisiz kendime ait bu 1.5 aya sahip olduğum için şanslı olduğumu hissediyorum.
Bununla birlikte, başıma bir şey gelmeyecekse söyleyeyim ki:), bu süre hiç de göründüğü kadar uzun değil aslında...
Çok gezip görünce evde yapılacaklar yarım kalıyor, sinemayı takip edince evden izlenecekler, okumaya çok vakit ayırınca sosyallik sekteye uğruyor, aileye gönlümce zaman ayırınca iş ve yoga rutinim aksıyor...


Çünkü hayat çok güzel ve yapacak öyle çok şey var ki... (Allah başka dert vermesin:))
Benim her yaz o 1.5 aya sığdırmaya çalıştığım güzellikler şunlar:
*Annem ve ablamdan ve memleketim İzmir'den uzakta, İstanbul'da yaşıyorum. Ve en ufak fırsatta vaktimi İzmir'de ve oradaki sevdiklerimle geçirmek istiyorum. Bu nedenle yazları 2-3 haftamı İzmir'e ayırıyorum. Bunun içinde klasik Çeşme İş Bankası Tesisleri tatilimiz, Karaburun, Foça gezilerimiz, anneme yardımcı olmam gereken resmi işler, arkadaş ve akraba görüşmeleri yer alıyor.
*Kendi evimde doya doya vakit geçirmek. Çalıştığım aylarda hafta içi de hafta sonu dolu dolu iş, hobi, eğitim, kurs koşturmacasında olduğum için evime yeterli zaman ayıramıyorum. Yazın bir süreyi, geç uyanıp içimden ne geliyorsa günü öyle geçirerek, bazen evden hiç çıkmayarak geçirmeye ayırıyorum. Bir süreyi de çekmece içi düzenleri, evden arıtılacaklar gibi yoğun dönemlerde hep ertelenen işlere ayırıyorum.
*Bolca kitap okumak istiyorum. Hem roman ve ilgi duyduğum konulardaki yayınları, yeni çıkanları, klasikleri, dergileri... Hem de mesleğimle ilgili kitap, makele ve yayınları.
*Bolca film, dizi, belgesel izlemek istiyorum. Öyle çok eksiğim var ki bu konuda geçmişten gelen. Star Wars'u izlememiş biriyim ben mesela, ya da Harry Potter'ı. Pek çok klasik var dimağıma eklemediğim, bir de yeniler var sürekli biriken...
*İstanbul'dayken şehirdeki etkinlikleri takip etmek istiyorum. Açık hava sinemaları, tiyatroları, konserleri, festivaller, ilçe belediyelerin etkinlikleri...
*Mesleğimle ilgili kış yoğunluğundan yapamadığım çalışmaları yapmak istiyorum. Notları temize çekme ve düzenlemeler, dijital ortamda klasör- dosya düzenlemeleri. İngilizce okuma ve çeviri işleri...
*Spor yapmak. En azından akşamları sitede ya da parklarda koşmak, yürümek, masa tenisi oynamak ve bolca yüzmek.
*Yoga notlarımı elden ve gözden geçirmek. Asana, meditasyon ve prana pratiklerime her gün vakit ayırmak. Yoga kampına katılmak.
*Sevdiklerim ve dostlarımla Gökova'da 3-5 gün tatil yapmak.
*Tek başıma tren  seyahati. Yurt içinde farklı rotalar deneyimlemek.  (bu yaz da olmadı...)
*Bu yaz için isteklerimden biri de workaway ile bir Avrupa ülkesinde gönüllü çalışma deneyimiydi. Bir türlü fırsat olmadı, oturup bir başvuru yapmaya...
*Bu yaza özel isteklerimden biri de Tarkan konseriydi, biletler satışa çıkar çıkmaz tükendi maalesef...
*****
Bazısını kısmen bazısını istediğim gibi hayata geçirebildiğim bazısına zaman ayıramadığım bir yazdı.
İstanbul'a dönüşüm ile işe başlamam arasında hala iki hafta olsa da benim kafamda bu yaz bitti gibi. Elimden geldiğince yazma, okuma, izleme işlerine vakit ayırmak niyetindeyim bu iki haftada.
Belki bir de tam işe başlama öncesine yıllardır ertelenen Gökçeada'yı sıkıştırırız, belli mi olur;)

Çarşamba, Temmuz 25, 2018

Solda Güneş Yükseliyordu Güneye Giderken- Vol 3

Haziran geldi, geçti, temmuz geldi geçti sayılır. Bizim bu sene, bir yaz/deniz tatili planımız yok. Ben çok istediğim yoga tatiline gideceğim Assos'a! Heyecanla onu bekliyorum.
Fark ettim ki, daha geçen yazın tatilini yazmamışım. Aslında başlamışım yazmaya, yarım bırakmışım. 2017'in yaz tatilini yazmadan, 2018 yazının tatilini yapmak haksızlık olur dedim ve tamamlamaya oturdum taslak yazımı.
Sizleri de okumaya beklerim, merak ediyorsanız Datça'yı:)
***
Son iki yazdır güneye inmiyordum, artık zamanı gelmişti yeniden.
Çocukken kısa bir süre yaşadığım Datça'yı yeniden görmenin, Selimiye'yi, Bodrum'u gezmenin...
Yaz başında karma 7 kişilik bir grup olarak o bölgede çadır tatili yapmaya, bayramda İzmir'de ailelerimizi ziyaret ettikten sonra o güzel topraklara ve sulara kendimizi atmaya karar verdik.

1.gün- 1 Temmuz 2017 Cumartesi
Bayram bitiminde İzmir'den düştük yola. 5 saatlik yol sonunda Datça merkeze 25 km mesafedeki Aktur kamp alanına ulaştık. 


Aktur'da çadırda kalmak, tam bir "çadır tatili" sayılamaz esasen. Tesisli, konforlu, tertemiz ve maliyeti çok da uygun olmayan bir kamp alanı. Tam bir "kamp kafası" değil yani. Daha çok gençlere değil de ailelere göre bir yer. Yine de ben güvenli ve temiz oluşu, çam ağaçlarının altında çadır kurulması, çadırların denize çok yakın olması ve denizinin muhteşem olması açısından oldukça sevdim burayı. Otelden çadıra geçiş, ilk çadır deneyimi vb için önerebileceğim bir yer. Olumsuz olarak dile getirebileceğim en temel şey; çadırların çok iç içe olması ve gece gürültü olabilmesi ile araçların kamp alanında çadır yanlarına kadar girmesi.
(Gecelik çadır için 20 lira+ kişi başı 28 lira ücret- 2017)
Biz çadırlarımızı kurup, Aktur içindeki restoranda pide yiyip sahile indik ve gün batımına kadar denize girip kumsalda bira-cips keyfi yaptık. Daha sonra çadır alanına gidip duş alıp tekrar sahile indik ve uyuyana kadar bütün akşamı kumların üzerinde geçirdik keyifle.


2 .gün- 2 Temmuz 2017 Pazar
Çam ağaçlarının serinliğinde çektiğimiz mis gibi bir uykunun ardından erkenden uyandık. Aktur içindeki Migros jetten aldığımız kahvaltılıklarla karnımızı doyurduk. Bugün için planımız Hayıtbükü Palamutbükü ve Knidos'u görmekti.
Önce 30 dk'lık bir yolculuk ile Hayıtbükü'ne vardık. Küçücük, masmavi bir koy. Pansiyonlara ait plajlar da var ama biz kayalıklardan girerek yüzmeyi tercih ettik. Hemen yakınında Kızılbük ve Ovabükü vardı ama bizim planımızda oralar yoktu.


Acıkınca pek çok mütavazı ve hoş mekandan biri olan Pepper'a oturduk. Fiyatlar uygundu, gözleme yedik biz, başarılıydı.
Sonra, Palamutbükü'ne geçtik. Bembeyaz taşlardan oluşan geniş sahil ile pasparlak denizi karşıladı bizi. O denizde yüzmek gerçekten efsaneydi. Denizden çıkıp köylü pazarını dolaştık biraz, Datça'da meşhur olan keçiboynuzu unundan aldık (Keçiboynuzu ile ilk tanışmam 5 yaşındayken 3 ay yaşadığımız Panaroma Otel'in bahçesindeki ağaçlarla olmuştu:)), meşhur keçi sütlü doğal dondurmasından yedik.
Ardından Yaka ve Yazı köylerini oldukça virajlı bir yoldan geçerek antik kent Knidos'a ulaştık. (Aslında tekne turu ile de gelinebiliyor) Akşam üstü olmasına rağmen, hava hala çok sıcak olduğundan antik kenti gezmedik. Denizi pek güzel değildi. 


Kumsalın hemen üstünde iki tane restoran vardı, ancak fiyatlar biraz yüksekti.Biz de kumsalda oturup kitap okuyup dinlendik, "keşke yanımızda şarap ve atıştırmalık alıp güneşi burada batırıp,biraz daha takılsaydık" diye hayıflandık. Gerçi o yolu akşam karanlığında -hele bir de şaraptan sonra- dönmek biraz tehlikeli olabilirdi (Çadırla konaklamaya da izin verilen bir alan olmadığını hatırlıyorum).


Hava kararmadan dönüş için yola çıktık ve Datça merkeze geldik. Yemek için deniz kenarında Demhane diye bir mekana oturduk ve mantı ve zeytinyağlılarından memnun ayrıldık. Yemekten sonra, ablamın 4 yıl önce bana mutlu bir yuvam olsun niyetiyle hediye aldığı mutluevler'in yapılıp satıldığı Oda Sanat'ı bulduk. Ben de ona bir başka niyetle bir başka hediye aldım.
Deniz kenarında biraz yürüdükten sonra, Aktur'a dönüp çadırlarımızda uyuduk.


3.gün- 3 Temmuz 2017 Pazartesi
Yine, çam ağaçlarının serinliğinde çektiğimiz mis gibi bir uykunun ardından erkenden uyandık ve aynı şekilde kahvaltımızı yaptık. Bugün için planımız Aktur'da kalmaktı.


Aktur'da kurulan sebze- meyve pazarını ve el sanatları stantlarını gezdik. Kır kahvesinde tavla oynadık, bolca yüzdük ve trambolinde çocuklar gibi coştuk. Akşam yine kır kahvesine geldik; gözleme, çay ve uno ile vakit geçirdik.

4.gün- 4 Temmuz 2017 Salı
Yine, aynı şekilde mis gibi uyandık ve kahvaltımızı yaptık. Bugün için planımız Selimiye- Bozburun- Söğüt tarafıydı.
Datça- Marmaris yolunda Kız Kumu'nu gördükten sonra Selimiye'ye ulaştık. Selimiye'yi ilk gizliteras'tan duymuştum. Güzel anlatımından çok etkilenmiştim. O küçük kasabaya varır varmaz, "anlattığı kadar varmış" diye düşündüm. Küçücük bir limanın kenarına dizilmiş otel, restoran, kafe ve dükkanların her biri ama her biri son derece estetik, özenli ve birbiriyle uyumlu. Bir yürüyüş yapıp gözlerimize estetik bir ziyafet çektirdikten sonra, hemen girişteki otellerin birinde soluklanıp soğuk bir şeyler içerek dinlendik. Ardından Bozburun'u görmek üzere yola devam ettik. Bozburun'u ya biz keşfedemedik ya da Bülent Ortaçgil yanılıyor ve gerçekten bir şey yok:) O nedenle hızlı bir turdan sonra Söğüt Köyü'ne devam ettik. Minicik bir köy olan Söğüt'te tepeye çıkınca manzaralı mekanlar ve deniz kenarında ise pansiyonlar var. Biz gruptaki bazı deniz delileri, bir kayalık arasında bir avuç deniz bulup atladık hemen, keyifle yüzdük:)
Bir sonraki rotamız Çiftlik Koyu idi. Deniz çok güzeldi, doyasıya yüzdük. Bu küçük koyda su sporları ve restoranlar var. Rafet Baba restoranda oturup yemek yedik ve memnun ayrıldık. 


Çiftlik Koyu'nun hemen karşısında sadece deniz yolu ile ulaşılabilen Gebetse var (Kişi başı 150 liraya geçebiliyorsunuz ve 1 saat orada kalabiliyorsunuz), biz hava rüzgarlı olduğundan ve saat de geç olduğundan geçmek istemedik. Çünkü daha rotamızda görmek istediğimiz bir yer daha vardı!


Yemekten hemen sonra, Turgut Şelalesi'ne doğru yola çıktık. Turgut Şelalesi, muhteşem bir yer.


Öncelikle yaz mevsiminde en temel ihtiyacımız olan serinlik vaad ediyor bolca:) Suların aktığı yemyeşil doğal bir yoldan yürüyerek ulaşıyorsunuz şelaleye. 


Yol boyunca -özellikle bir noktadan sonra -bolca kelebek var. Biz bunu bilmiyorduk ve gruptan birinin kelebek fobisi varmış; onun için zorlu bir parkurdu. Böyle bir durumunuz varsa önceden bilmenizde fayda var diye düşündüm.


Epey geç saatte döndüğümüz kamp alanında ton balıklı sandviç yapıp yedikten ve biraz sohbetten sonra uykuya daldık.

5.gün- 5 Temmuz 2017 Çarşamba
Yine, aynı şekilde mis gibi uyandık ama bu sefer kahvaltımızı yapmadan erkenden yola çıktık. Çünkü bugün için planımız tekne turuydu. Pazar akşamı merkeze indiğimizde ayarlamış olduğumuz Selo 1 isimli tekne ile tura çıkmak üzere Datça merkezdeki limana geldik. Kahvaltı, öğle yemeği, 6 farklı koy için 6 kişi 500 liraya anlaştığımız tekneye içecek ve atıştırmalıklarımızı getirmek serbestti.
Kahvaltı oldukça lezzetliydi. Özellikle zeytinyağı ve bal muazzamdı. Ben bal yemeyen biri olarak bile bayılarak yedim. Eee boşa denilmiyor "Datça'nın bal-badem-balığı meşhurdur" diye:)
Öğlene kadar her biri birbirinden parlak mavi olan 3 koyda demirleyip yüzdük: Akvaryum (Gökliman) Koyu, İncirliin ve açık deniz ile bağlantıyı kesen doğal taştan iskeleye sahip İnceburun.


Öğle yemeğinde kaptanın yanında çalışan gastronomi öğrencisi kadın aşçının hazırladığı muhteşem balık, patates ve salatayı (vejetaryen arkadaşımız için soslu makarna hazırlamıştı) afiyetle yedik.


Öğleden sonra yine her biri birbirinden parlak mavi olan 3 koyda demirleyip yüzdük: Kireçocağı (Ürkeklik), Armutlusu, Mandalya (Kargı'ya çok yakın, biz kıyıya yüzdük, kıyıda beach restorant da var, hatta kaptanın damadına mı ne aitmiş yanlış anlamadıysam).


Akşam üzeri turumuz bitti ve limana geldik. İlk işimiz gruptaki balık tutma tutkunu arkadaşın yakaladığı baya büyük bir balığı restoranlardan birine satmak oldu:)
Bu akşam Datça'daki son akşamımızdı ve buradan gitmeden Eski Datça'yı görmek istiyorduk. Bu nedenle hava kararmadan hemen kendimizi Eski Datça'ya attık.





Daracık sokaklar, eski köy evleri ile son derece estetik bir mahalle burası. Can Yücel'in evini de gördük tabi ki. Yalnız, Datça'nın o kendi gibi kalışının aksine biraz fazla İstanbullu akınına uğramış, turistik bir yere dönüşmüş olması biraz itici geldi bana. 


Mekanlar ve hediyelik eşya dükkanlarında fiyatlar oldukça yüksek. O nedenle akşamı orada geçirmedik, güzelce dolaştıktan sonra Datça merkeze döndük. Akşam yemeğimizi Gocadam Pizza'da yedik ve memnun ayrıldık. Deniz kenarındaki eskilerin çay bahçesi havasındaki Serap Kafe'de çay, kahve içip uyumak üzere Aktur'a döndük.

6.gün- 6 Temmuz 2017 Perşembe
Yine, aynı şekilde mis gibi uyandık ve kahvaltımızı yaptıktan sonra çadırlarımızı topladık. Bugün için planımız Bodrum'a geçmek ve 2-3 gün de orada kalmaktı. Yatağan ve Milas'ı geçip ilk durağımız Ören'e ulaştık. Palmiyeli sahili oldukça güzel görünse de çok kalabalık olması bizim için olumsuz bir unsurdu. Biraz yüzdükten sonra denizin hemen karşısındaki Mor Restoran'a oturup ayvalık tostu yedik ve bir şeyler içtik; oldukça uygun ve lezzetliydi.
Arından Mazı Köyü için yola çıktık, Çökertme'den geçerek ulaştık. Burası ile ilgili söylemem gereken en önemli şey, tabelaların son derece yetersiz oluşu, uzun süre internetin çekmeyişi ve navigasyon kullanamayışımız nedeniyle yollarda çok vakit kaybetmek zorunda kalışımız ne yazık ki... Üstüne üstlük araçlardan birinin yakıtı bitmek üzereydi ve belli bir mesafede istasyon yoktu, her an yolda kalabilirdik. Neyse ki, halk çok yardımseverdi, sayelerinde yolumuzu bulduk. Nihayet Hurma Sahili'ne ulaşabildik. Mazı ve Hurma'yı ilk gündüz düşleri leyla'dan duymuştum ve görmeyi çok istiyordum. Ancak yol boyu yaşadığımız talihsizlikler nedeniyle hayal ettiğim gibi olmadı maalesef. Vardığımızda güneş batmak üzereydi. 


Hurma sahilinde Mazı Restoran'a oturup biraz soluklanıp çadır kurmak için yer araştırdık, bulamayınca Bodrum'da kamp yeri araştırdık ve Gümüşlük yakınında bulduğumuz yer için yola çıktık.
Mumcular ve Güvercinlik'i geçerek Bodrum merkeze vardık ve oradan Gümüşlük Turgutreis'i takip ederek The Camp Bodrum'a ulaştık. Burası emekli bir çiftin kurduğu çok tatlı bir yer. Her şey doğal esintili dekore edilmiş. Sazlıklardan evler var kalabileceğiniz ya da bahçesine çadır kurabiliyorsunuz (çadır başı 30 lira, iki kişilik bungalov 100 lira). 


Epey yorucu bir gün geçirdiğimizden, ancak çadırları kurup, mutfak kapanmasına rağmen bizim için hazırladıkları yemekleri atıştırdıktan sonra uyuduk.

7.gün- 7 Temmuz 2017 Cuma
Araçla 10 dakikada Gümüşlük sahile ulaştık ve kahvaltı için belediyenin çay bahçesine oturduk. Self servis olan mekanda kahvaltı tabağı oldukça yeterli ve ekonomikti (17.50). 


Kahvaltıdan sonra çok güzel mekanların yanından geçerek ayaklarımız suda sahil boyu yürüdük ve Filibit plajında biraz yüzdük. 



Ardından görmek istediğimiz bir koy olan Akyarlar'a gittik (30 dk mesafe). 


Akyarlar'da ücretsiz denize girilebilecek bir yer yok maalesef, ya da biz bulamadık. Bu nedenle, mecburen Karaincir Kadıköylüler diye bir beach club'ta oturduk (30 lira harcama şartı ile şemsiye ve şezlongunuz oluyor.) Dedik "zaten bir şeyler yenir içilir, çok da saçma değil bu uygulama galiba". Oturduk orada, deniz güzeldi, yüzdük, bir şeyler yiyip içtik derken, maalesef keyfimizi kaçıran bir şey oldu. Bir arkadaşımızın ayağına sokan balığı olduğunu tahmin ettiğimiz bir şey değdi ve çok ağrısı oldu, hastaneye gitti vs. O dakikadan sonra hiçbirimizde denize girme isteği kalmadı tabi ki. Onlar hastaneden dönünce Gümüşlük'e geri döndük. 


Filibit'e tekrar giderek ateş başında keyifle sohbet ettik, güneşi batırdık. 


Akşam yemeğini Köfteci Kemal'de (yarım ekmek arası köfte 12 liraya) hızlıca halledip kampa döndük. Biraz sohbet ve oyundan sonra uyuduk.
Ertesi sabah bir kısmımızın İzmir'e bir kısmımızın İstanbul'a uzun bir yolu vardı.

Çarşamba, Temmuz 12, 2017

2017 haziran ayı filmler (3) ve kitaplar (3), ve bir de dizi (fi)

yaz bereketi geldi haaaanım:) fena bir ay olmadı haziran. bakalım neler okumuş neler izlemişiz:

bucket list
yıllaaaaardır listemde olan bir filmdi. herkes pek övüyor pek anlatıyordu.
kafayı rahatlatan bir film izleme isteğim olan bir gün açıp izledim. keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben.
son demlerini yaşayan iki ihtiyar adamın, bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadıklarının listesini çıkarıp bu listedekileri tek tek hayata geçirmelerini konu alıyor. birbirinden oldukça farklı bu iki ihtiyarı usta oyuncular jack nicholson ve morgan freeman canlandırıyor.
yer yer yaşama dair umut veren bir film olsa da, yer yer o "amerikan filmi yapaylığını" hissettirdi.
film boyunca elbette ben de filmi izleyen herkes gibi, kendi "ölmeden önce yapılacaklar" listemi düşündüm bir yandan:)


muhteşem gatsby
bu film de benzer şekilde yıllardır izlemek istediğim filmlerdendi. ve yine keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben. (sorun bende mi?)
dönem filmi olması oldukça dikkat çekici; renkler, kostümler, ambiyans göz doyuruyor. 
yıllar içerisinde leonardo di caprio çok takdir ettiğim oyunculardan biri oldu, her filminde rolünün hakkını veriyor, bu filmde de öyle olmuş.


fi (10-11-12 . bölümler)
bir ay önceki yazımda da yazdığım gibi fi dizisinin çok fazla eksiği olmasına rağmen, ilk sezonun son 3 bölümünü de izledim.
ya ben alıştım, daha çok içine girdim hikayenin ya da hakikaten daha başarılıydı. bu 3 bölümü daha keyifle izledim. son bölümün sonunda bir sevişme sahnesi var ki, hayatımda izlediğim en estetik sevişme sahnelerinden. türkiye'de bunu başarabilmek önemli bir başarı diye düşünüyorum.


tereddüt
yeşim ustaoğlu'nun "kadın" derdini sert biçimde anlattığı bol ödüllü filmi. senaryo da kendisine ait. türkiye-fransa-polonya ortak yapımı.
kasvetli bir hava, bu psikolojik kasvete uygun seçilmiş karadeniz dış mekanları...
eksiği var, bazı geçişler hızlı, bazı karakterler havada. ama kesinlikle etkileyici...
*psikodrama sahnesinde aklıma arşaluys kayır hocamın gelmesi ve film bitiminde jenerikte adını görmem de ayrı bir hoşluktu kendi adıma. meğer hakikaten de kendisi danışmanlık yapmış o sahnelerde.
film için yönetmenin kendi yorumu:
"bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp, değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller çıkarıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor."
kan ve gül bir kara dejavu
alper canıgüz'ün yıllar sonra çıkan son kitabı. yine bildiğimiz, beklediğimiz tarzda akıp giden bir kara komedi.


vay başına yoga gelenler
haydarpaşa kitap günleri programına bakarken haberdar oldum bu kitaptan. pek sevdiğim yitik ülke yayınları'ndan yeni çıkmış. içinde yoga geçince hemen merak ettim tabi. üşenmeyip beylikdüzü'nden kadıköy'e gittim oradan alıp yazarına imzalatayım diye. malum istanbul koşulları, imzaya yetişemedim ama kitabı aldım oradan. 
çimen erengezgin'in kendi yoga ile tanışmasından eğitmenliğe evrilen hikayesini anlattığı kitap akıcı biçimde okunuyor. yoga hakkında da ayrıntılı değil ama temel bilgileri içeriyor. yogayı merak eden ya da yogaya yeni başlayanlar için iyi bir kitap.


tatar çölü
bu kitabı duyalı ve edineli epey uzun süre olmuştu aslında. ama bir türlü başlamamıştım.
oysa, ne kadar seveceğim bir kitapmış...
insanı, yaşamı anlatan zamansız bir eser bence, klasikler tadında...


okuduktan sonra hakkında araştırma yaparken altına imzamı atabileceğim bir yorum ile karşılaştım. sizinle onu paylaşmak istiyorum:

"Tatar Çölü'nün kahramanı Giovanni Drogo....Kitap onun Bastiani Kalesi'ne atanması ile başlıyor ve kaderin ağlarını onun için nasıl ördüğünü düşünürken aslında kendisinin kaderin ağlarını örmesine nasıl katkıda bulunduğuna trajikomik bir şekilde tanıklık ediyorsunuz.
İşin başında Drogo'nun kaleyi ilk andan itibaren terk etme isteğini, hatta bunun için çabaladığını (ya da çabaladığı izlenimini ediniyorsunuz) düşünüyorsunuz ancak giderek kaleye alıştığını,ilk başta yadırgadığı herşeyin zamanla kendisi için olağan bir hal alıp sıradanlaştığını ancak bunları değiştirmek için de hiçbir şekilde (ama ciddi bir şekilde ve değişiklik meydana getirecek bir biçimde) harekete geçmediğini görüyorsunuz. Ancak bunun farkına varmadığını, varmamak için de mantıklı hiçbir gerekçe olmamasına rağmen -gerçekliğinden bile emin olmadığı- bir söylentiyi nasıl umuda dönüştürdüğünü acı bir şekilde izliyorsunuz.
Drogo hayatı elinden akıp gider ve alışkanlıklarının yarattığı o güvenli ve hareketsiz dünyada ilerlerken hayatının fırsatını elde etmeyi umud ediyor.... Ve Bekliyor....Hepimizin beklediği gibi...(kimi zaman bir adamı, bir kadını,kariyerimizin parlak hale gelmesini ki çoğumuz içinde bulunduğumuz o işten nefret eder hale gelmişken) Bu fırsatın doğmasını ve umutlarının gerçek olmasını....Bir gün Düşman gelecek ve o kahraman olma fırsatını elde edecek...Kimdir bu düşman? Kuzeyden gelecek olan Tatarlar... Tatar Çölü'nden gelecek olan saldırı....Halbuki böyle bir şeyi umud etmek için herhangi bir tek geçerli bir nedeni bile yoktur. Tam tersine Drogo başkaları tarafından yaratılan bir umudun gerçekleşmesini dilemektedir ve kendi dünyası ve hayatı için bir şey ümit etmekten bile aciz duruma düşmüş ve başkalarının umuduna sığınmıştır adeta.
Hep bekler...Önünde uzun bir zaman vardır..... Gerçekten var mıdır bu zaman? Yoksa istediği değişimin ve mucizenin bir türlü olmaması ve hayatının değişmemesi nedeni ile uzun zaman dilimleri var gibi mi gelmektedir ona? Bazen şüpheye kapılır... Başka seçenekleri olduğunu hatırlar...O seçeneklerin ardından gitmek için adım atar ama yabancılaşmış hisseder ve yine kalesine geri döner...Endişe duyar ama beklemeye devam eder...Değişim yaratmak ister ama kendi yarattığı girdaba kapılıp gider..Değişimi yaratmayı, beklemeyi sona erdirmeyi istediğini hatta çaba gösterdiğini kendi kendine düşünür ama kader sanki hep engel olur... ya da bu kader bahanesine sığınır...Sonunda yitip gider...Ancak yitip giderken bile hala mucizenin olacağına dair küçük bir kırıntı taşımaktadır..."
(kaynak: http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/2009/07/dino-buzzati-tatar-colu.html)