Cuma, Ağustos 05, 2011

güzelsin istanbul...


çarşamba günü şişli etfal'e gittim. "haşimato" hastalığım var benim. 1 yıldır ilacı bırakmıştım. yeniden muayene oldum, tahlil yaptırdım vs.
oraya gitmişken, çok sevdiğim osmanbey'i geze geze taksim'e çıktım ve çok sevdiğim istiklal'i gezdim yalnız başıma yine.
yine mephisto'ya girdim. ve aldığım kitaplar:
az- hakan günday
korkma ben varım- murat menteş
ikisini de çok merak ediyorum ve elimdeki cevdet bey ve oğulları'nı bitirir bitirmez, hemen okumak istiyorum.
bir de patti smith'in çoluk çocuk (just kids) 'u gördüm ve çok dikkatimi çekti. şimdi de biraz araştırdım. en yakın zamanda onu da alacağım;)
bir de monica belluci kapaklı milliyet sanat'ı da kaptım:)

Perşembe, Ağustos 04, 2011

blogu tweeter'laştırmak- 5

@ 26 yaşında bir insanın facebook iletisine "parmağım uf oldu gece gece" yazması normal mi? bir ben garip bulmuyorum di mi böyle tipleri? ahh, bi de altına yazılan yorumlara ne demeli: "kıyamam", "ne oldu canım" vs.

@ anne-babadan "bizimkiler" diye söz etmek de itici bence.

@ sabah dolmuşun camından "tren yolu" oynayan çocuklar gördüm. hani, iple. sen parmaklarınla ipe bi şekil verirsin. karşındaki de alır senden parmaklarıyla ve sonra sen ondan alırsın... kim bulmuş bu oyunu diye merak ettim. çok ilginç bence böyle bi oyunu keşfetmek. koşmalı, saklanmalı oyun keşfedilebilir de sanki, bu nasıl keşfedilmiş ki ya?

@ bi de çocukken ben, arabaların önden görünüşlerini insan yüzüne benzetirdim. (farları göz olarak düşünün. belki de zaten düşünmüşsünüzdür çocukluğunuzda.) ifadeleri vardı bence; kızgın, sevimli, mutlu vs.

@ genelde banyo yapar öyle uyurum ben. bazen, mecalim kalmıyor, "emeen, 15 dk erken uyanır, sabah yaparım" diye yatıveriyorum. sabah da, çoğunlukla, banyo için uykudan feragat edemiyorum. sonra, işyerinde, bütün gün nefret ediyorum kendimden, saçlarımdan. öyle kızıyorum ki, "noldu 15 dk. daha uyudun da" diye.

@ bi de tel toka kadar "nasılkaybolduğubelliolmayan" bir şey varsa, o da pantolon çorabıdır. tam evden çıkmadan, aceleyle aranır, çekmece alt üst edilir. zamanında o kadar almışım, depolamışım; bula bula nerden girdiyse çekmeceme, babaanne rengi soluk bir çifte ulaşılır. gün boyu, ayakkabı ile pantolan arasındaki o küçük ama sinir bozucu görüntü rahatsız eder insanı.

bir ramazan post'u da benden gelsin

benimki komikli ama.
(nur içinde yatsın) babamın bir anısı. babaannem anlatırdı ramazan bayramlarında toplaşıldığında...
babam, küçükken, özenip oruç tutmak istemiş bir ramazan ayında. hep beraber tutuyorlarmış işte böyle.
sonra, öğlen olmuş, babam başlamış "dayanamıyorum, dayanamıyorum" demeye. babaannem de teskin etmeye çalışıyormuş "dayan oğlum, sabret oğlum" diye.
derken, sonunda babam dayanamamış "ehh, bozuyorum, dayanamıycam" diyerek tuvalete koşmuş.
:)

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

eskilerden, bir film bir kitap önerisi

çok bilinmediğini düşündüğüm ve çok bilinmesini istediğim bir film ve bir kitap düştü aklıma.
film: the accused/ sanık. 1988 yapımı, oldukça etkileyici bir film. jodie foster'ın oyunculuğu oldukça başarılı.



benim filmi izleme fırsatım son sınıfta seminer dersimiz sayesinde olmuştu. grubumuzun konusu "cinsel taciz"di. ve seminerimizde filmler/ görsellerden yararlanmak istiyorduk. bu nedenle, bu konunun işlendiği filmleri araştırdık. sonuç olarak sleepers/ kardeş gibiydiler ve the accused/ sanık'ı sunumumuzda kullandık.
(kardeş gibiydiler'i izlemeyen ve başarılı bulmayan pek az insan vardır sanırım.)
sanık filmi "tecavüze ilişkin mitleri" irdelemesi açısından son derece önemli bir film bence... olayı çok dramatize etmeden ve rahatsız edici olmayan bir şekilde izleyiciye yansıtması da filmin bir diğer artısı. velhasıl kelam, "izleyin" derim.

kitap ise: puslu kıtalar atlası. ihsan oktay anar'ın -çok beğenmeme rağmen- okuduğum tek kitabı.



ihsan oktay anar, ege üniversitesi'nde felsefe doktoru ve tarihi romanlar yazıyor.
dili biraz zorlasa da, kurgusu ve anlatımı çok başarılı olan bir kitap puslu kıtalar atlası.
"okuyun" derim ;)

Ajda Pekkan - Bang Bang (1967)



bu şarkıda, istisnasız, duygulanırım ben...
nancy sinatra'dan ve mina'dan dinlemeyi çok seviyorum.
ama ajda da bir başka söylemiş...

Salı, Ağustos 02, 2011

tesadüfler- volume 7

tesadüfler sarmış dört bir yanımı. du bakali, hayırlısı:)
sabah işyerinde biraz canlanalım diye tuttufırlattıkalbimi'yi dinlerken, bir iş arkadaşım bu şarkının "esinlenme" haberlerinden bahsetti ve o şarkıyı dinletti.
ardından o şarkının geçtiği filmi buldu: Gadjo Dilo. film bende merak uyandırdı ve not ettim.
öğleden sonra, dilime hayatımdakisevgiliinsan'ın aylar aylar (neredeyse 1 yıl) önce dinlettiği dumbalalayka şarkısı takıldı. ve bu şarkının bir filmden olduğunu söylediğini hatırladım.
arayıp o filmi sorunca, yo yo hayır, Gadjo Dilo demedi :)

swing dedi. Tony Gatlif'in...
tıpkı Gadjo Dilo gibi.
ve ben yönetmenin adını bugün ilk kez duyuyorum, öyle bildiğim bir yönetmen de değil yani.
(5 yıl önce transylvania'yı izlemişim bu arada. birol ünel merakımdan sanırım...)

çok sevdiğim şarkı için:
(ilk 37 dk.)

bu da tony gatlif için:


Pazartesi, Ağustos 01, 2011

kitaplara zaman ayırmak için kendimi zorlamak çok acı

"kitap okumak"tan daha öncelikli "bir şey" buluyorum ya hep...
bu şey, hiç de öyle elzem ya da nitelikli bir şey de olmuyor ya...
canım sıkılıyor.

Pazar, Temmuz 31, 2011

yeo-haeng-ya- yepyeni bir hayat


kanal 24- tematik film kuşağı'nda denk geldim.
severek izledim.
güney kore asıllı bayan yönetmen "Ounie Lecomte"nin kendi hayatından da izler taşıyan, 2009 yapımı, dramatik filmi...
güney kore sinemasının genel tarzı olan sadelik ve derinlik, bu filmde de görülüyor ve duyguları vermeye yetiyor.
"terk edilmişlik duygusu" ile "kayıp ve yas"la baş etmeye çalışan küçük çocuğun yaşadığı psikolojik süreçler oldukça etkili olarak izleyiciye yansıtılabilmiş.
depresyondaki bir çocuğun göstereceği davranışlar, yaşamdan vazgeçme isteği öyle gerçekçi ki... bir o kadar da naif...
ölen kuşunu toprağa gömdükten sonra, gömülürse kendinin de öleceğine inanacak kadar...
psikolojik çözümlemelere yatkınlığıyla, meslektaşlarıma -özellikle- önerebileceğim bir film.

Perşembe, Temmuz 28, 2011

sporsuzlukla lanetlenmiş toplum

(rus muyduk da, uzamadık?)

spor yapan insana "aa, zayıfsın ki sen zaten" diye tepki veren bi toplumuz.
sporun sağlıklı yaşamın bir parçası olduğu bilinci kazanabilecek miyiz acaba bir gün?
niye en azından akşamüstleri yürüyüşe/ koşuya çıkma alışkanlığımız yok ki...

hadi erkekler, ucundan kıyısından ilgileniyorlar. ne bileyim, halısahaya gidiyorlar haftada bir...

bizlerinse, bir kadın olarak, mahallenin potalarına çıkıp 2 basketbol atma şansımız yok maalesef.. en azından 14-15 yaşından sonra... (zira, memeler olgunlaşmış, kadınsı görünüm kazanılmıştır...)

işte bu nedenle genetik kodlarımıza "selülit" yazılıp duruyor. bu nedenle boyumuz kısa:/
kışın, bildiğiniz üzre, pilates yapıyorum haftada 3 gün. yazın o da yok.
"e ille merkeze gitmen mi gerek, evinde yap" diyebilirsiniz. lakin, işte ondan bahsediyorum. zorlamadan olmuyor; çünkü, öyle bir kültür yok...

ölücem sporsuzluktan:(

taze fındık

@ itici entel gibi görünmek istemem. lakin, gerçek bu:
"semt pazarlarını seviyorum!"
@seyyar satıcılara da dayanamıyorum. mevsimine/ modasına göre ne satıyorlarsa alıyorum.
ama, bu aralar sattıkları tazefındık hiç dikkatimi çekmiyor doğrusu...