Pazartesi, Eylül 20, 2010

kumpir, waffle, midye, dondurma vs. yeme önerilerimi hiiiç reddetmemiş olanlara gelsin


nerede her an (her saat ve her yerde) her şeyi yiyebilme potansiyeli olan bir insan var, orada çok güzel bir insan var.

onu sevelim.

türkiye' de kadın olmak


hani mekanlar damsız almıyor da, içimiz ferah ferah giriyoruz, oturuyoruz, eğleniyoruz, gülüyoruz, giyiniyoruz ya, benzer şekilde, erkeklere damsız sokağa çıkmak da yasaklansın.
çok rahat ederiz bence. vallaha.

Cumartesi, Eylül 18, 2010

ÖZDEMİR ASAF

Bensiz seni/ benden başkası anlamaz,

Sensiz beni/ senden başkası anlamaz,

Senden, benden/ bize olanca varmadan

Bizsiz bizi/ bizden başkası anlamaz.

topuklu giymeliyim ben, çünkü, boyum kısa



Nil severim, sıklıkla dinlerim.

Yaz başında, önceden defalarca dinlediğim bir şarkısını bir kez daha dinlerken, birden bir farkındalık kazandım:

“Hakikaten ya, topuklu giymeliyim” dedim.

Teşekkürler Nil!

ellerin de yaba gibiymiş



temmuz başında pasaportumun süresini uzatmak için emniyet müdürlüğüne gittim. parmaklarım esneklikten nasibini almadığından, parmak izimi alan memure hanım, parmaklarımın tek tek izini almakta zorlandı ve kendimi kastığımı, sıktığımı sandı, “kendini rahat bırak” gibi telkinlerde bulunmaya başladı. kendimi sıkmadığımı, el yapımın öyle olduğunu anlatmaya çalıştığımda, önce inanmadı gibi.

sonra da elimi tutup yüzüme bakarak “kendin pek kibarsın ama ellerin de pek kabaymış” yorumunu yaptı.

mutluluk nesnelerde değil içimizdedir



Klişe bir başlık ve düşünce biçimi gibi gelebilir belki, ama; hakikatten inanıyorum ben buna.


Mutlu olmayı birşeylere bağlamak, gerçekçi ve sağlıklı gelmiyor. Başka birşey mutluluk; içte taa derinde hissedilen birşey. Bilemiyorum, belki ben çok uç istekleri olmayan bir insanım, çabuk mutlu olabiliyorum.


İnsanlarda da en sevmediğim özelliklerden biri, bulunduğu andan keyif almamalarıdır. Herkesin keyifsiz anları olabilir tabi, ama; benim bahsettiğim, davranış kalıbı biçimdeki kronik memnuniyetsizlik, an’dan keyif alamayıp, hep başka/daha iyi şeyler isteme tutumu.


Söylemek istediğimi örneklerle daha anlaşılır kılabilirim belki:


Aylarca planlanan tekne gezisi gerçekleşmiş, her şey yolunda giderken ve her şey çok güzelken boğazdaki yalılara bakıp iç geçirme, “ah ya burda yaşayanlar var, bir de bize bak” tarzı konuşmalar. (bu arada, yalıda yaşamak, gerçekten mutlu eder mi insanı?)


Ya da güzel bir tatildeyken, güzel denizde mis gibi yüzerken, yakında geçen yatlara bakıp iç geçirme. (peki yat sahibi olmak, gerçekten mutlu eder mi insanı?)


Vs.

Cumartesi, Eylül 04, 2010

yazın okuduğum kitaplar- part 3

ah ah üzülerek bildiriyorum ki; hedefimin yarısını ancak geçebildim maalesef:

* sabahattin ali- kuyucaklı yusuf

* emre caner- kamlumbağa terbiyecisi

* grigoriy petrov- beyaz zambaklar ülkesinde (bir milletin uyanışı)

* paul auster- yükseklik korkusu (vertigo)

* özdemir asaf- dokuza kadar on (yayına hazırlayan: doğan hızlan)



Pazartesi, Ağustos 30, 2010

gürültü ile başım dertte...


gürültüden ciddi anlamda rahatsız olan biriyim ben.

düşünme, algılama, karar verme becerilerimi ziyadesiyle sekteye uğratır bulunduğum ortamın gürültüsü.

farz-ı misal; televizyonun olduğu ortamlarda reklamlar başladığı an.

anında -artık refleksiv bir şekilde- sesi kısarım, kısmayan insana da şaşarım. zira, bence kısılmazsa, insan ne karşısındakini duyup anlayabilir ne de kendi kendine bir başka uğraşla meşgul olabilir.

bir başka örnek de, mağazalardaki insana kendini diskoda hissettiren yüksek müzik sesi.

alışveriş başlı başına zorlu ve yorucu iken (hadi müşteriyi geçtim, hele de çalışanlar için) işi daha da yorucu hale getirmek niye?

Büyüyorum ben. belki yaşlanıyorum...


Her şey bir anda olmadı.


Küçük bir leopar desenli toka ile başladı. Derken, kemerler, takılar...


İlk etapta aksesuar tarzım değişti yavaş yavaş.


Gümüş, altın rengi parıldayan ayakkabıları sevmeye, topuklular arasında seçimler yapabilmeye başladım sonra.


Sınırlarımı teker teker ihlal ettim.


Günden güne değişen giyim tarzımı şaşkınlıkla izliyorum şimdi.

sıkmadı mı?


İnsanların “ölümün apansızlığını, her an hepimizin başına gelebileceğini” ifade etmeye çalıştıklarında, “şimdi yolda giderken kafama saksı düşse” örneğini vermeleri.


Saksı düşmesiyle ölüm sürekli rastlanan birşeymiş, ölüm başka türlü aniden gelememezmiş gibi...


Kafasına saksı düşüp ölen birini duyan var mı bu arada?



Bir de, ülkemizin kozmopolitliğini, aynı sınırlarda pekçok halkın/ etnik kökenin kardeşçe yaşadığını söylemek isteyen herkesin “alevisi, kürdü, lazı, çerkezi, ermenisi...” girizgahını kullanması.


Bari sıralamayı değiştirsin biri de.