Pazar, Kasım 09, 2014

yaşar!

yaşar'ı oldum bittim çok severim.
günümüzde türkçe müziği en kaliteli, en kendine özgü biçimde icra edenlerdendir bence o. hem iyi bir müzisyen hem de iyi bir söz yazarı o, belki de şair hatta!
dönem dönem bazı şarkılarını takıntılı bir biçimde dinlerim, en sevdiğim şarkısının hangisi olduğuna bir türlü karar veremem.
cd de pek kalmadı ya, arabam olunca, tüm albümlerini arşivleyip yolculuklarımda dinleme hayalim var;)
o hayale biraz var, en iyisi şimdi sabah sabah bir kuple dinleyelim:)


"bana divane diyorlar
yok artık uslandım yar"

"söylemeliyim içimde tutamam yar
tutamam yar, unutamam yar
ölüm var dünyada!"

Cuma, Kasım 07, 2014

bazı adamlar...

"bazı adamlar, incitmeden sevemezdi
kırardı, dökerdi, yangınlar bırakırdı arkalarında
bazı adamlarsa, tüm geçmişi unutturur, parmak uçlarından öperdi."


cemal süreya ile lisede tanıştım, 2002'de sanırım, sevda sözleri ile.
o günden beri de ara ara okur, kendimden geçerim adeta.
bu belgesel ile bugün karşılaştım henüz, 5 yıl olmuş oysa...

http://vimeo.com/5678659

Cumartesi, Kasım 01, 2014

gizli bir kaynaktır içim/ taşar içimden ruhum!

baharı çok seviyorum. 
ilkbaharı da sonbaharı da.
her ikisi de "yenilenme"yi çağrıştırıyor.
aşık, duygulu, coşkulu, cesur ve en çok da kendilerinden güç alan kadınlara gelsin:)


"damarlarımda yine aşk var
gözlerim yine bir manalı
başladı güneşli yağmurlar
ıslandı umudumun saçları
kırılan dallar gibiyim
ben her bahar dirilirim
gizli bir kaynaktır içim
kendime bir yol bulurum
ben her bahar aşık olurum
rüzgar olur yağmur olur
filizlenir anılarda gururum
taşar içimden ruhum

damarlarımda yine aşk var
gözlerim yine bir manalı
başladı güneşli yağmurlar
ıslandı umudumun saçları
gönlümde sönen ateşin 
küllerini savururum
kalbimdeki acelenin 
peşinde ben kaybolurum
ben her bahar aşık olurum
rüzgar olur yağmur olur
filizlenir anılarda gururum
taşar içimden ruhum"

Perşembe, Ekim 30, 2014

gönlümce bir ıssız ada bulmuşum...


"susamış suların akışı gibi
çaresiz gözlerin bakışı gibi
kapının ansızın çalışı gibi
akrebin ateşte yanışı gibi
vazgeçip uzaktan senin yanında
kendime cevapsız soru sormuşum
kaybolup giderken fırtınalarda
gönlümce bir ıssız ada bulmuşum
fark etmeden fark etmeden fark etmeden
senin olmuşum

güneşin gölgede kalışı gibi
uykunun düşlere dalışı gibi
kalbimin nabzımda atışı gibi
bir yolun bir yere varışı gibi
vazgeçip uzaktan senin yanında
kendime cevapsız soru sormuşum
kaybolup giderken fırtınalarda
gönlümce bir ıssız ada bulmuşum
fark etmeden fark etmeden fark etmeden
senin olmuşum"


Çarşamba, Ekim 29, 2014

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı


bugün, işgal altındaki bir devletin düşman işgalinden kurtulduktan sonra; yeniden doğuşunun, siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan değişiminin en büyük ve en kıymetli adımının 91. yıl dönümü!
ne acı ki, artık gelenekselleşen iş kazaları nedeniyle, buruk, üzgün ve öfkeli de olsak kutlu olsun büyük bayramımız!


Pazartesi, Ekim 27, 2014

yaşlılık

gelişim psikoloğu erik erikson, psikososyal gelişimi, insan ömrünü 8 evreye ayırarak inceler. 
8. ve son evre olan yaşlılık "benlik bütünlüğüne karşı umutsuzluk" evresidir. erikson'a göre "yaşamın sonu"na yaklaşan bireyler ömürlerinin muhakemesini yaparlar. bu değerlendirme sonucunda kimi bireyler geride bıraktığı yaşamından memnundur ve ölümü karşılayabilir, kimisinin ise geride bıraktığı yaşamında yoğun pişmanlıklar vardır, geçirdiği ömrü beyhude olarak görür ve ömrünü hakkını vererek yaşayamadığı için yaklaşan ölüm onu korkutur.
ırvin yalom'un "güneşe bakmak ölümle yüzleşmek" kitabında derinlemesine işlediği üzere, ölümü karşılamak hepimiz için güçtür aslında. bunu kolaylaştırabilecek yegane şeyse,  
"bir ölüm kaldıydı onu da gördüm/ değdi yorgunluğuma" dediği gibi şairin, 
yaşadığın hayattan memnun olmaktır.

bizimki gibi refah düzeyi düşük ve kalkınmamış ülkelerde de, gözlemim o ki, pek az birey gönlünce bir hayat yaşayabiliyor ve az pişmanlıkla ve sevecenlikle karşılayabiliyor ölümü ne yazık ki. 
hiç kendi için yaşayamadan, hep çocuklarını ve geleceği düşünerek geçiriyor ömrünü. her birey büyük bir gelecek kaygısıyla koca bir devletin yükünü alıyor adeta. gelişmiş ülkelerde sosyal devletin yaptığını, kendi kendine yapmaya, yani kendi ve ailesinin hayatını garanti altına almaya çalışıyor ömrü boyunca.derken, bu hayat gailesi ile bir ömür geçiyor. sevmeye, gezmeye, gülmeye, okumaya, dinlenmeye, eğlenmeye pek de vakit ayıramadan...
bundandır ki, yaşlılarımız çoğunlukla huysuz.

yaşlılıkta en zorlayıcı yaşantılardan biri -kuşkusuz- arkadaş dost, kardeş ve bittabi eş kaybıdır. yaşlı bireyin çevredekiler birer birer hayata veda ederken, o sırasını bekler düşünerek. 


bu noktada, bayramda ziyaret ettiğim bir yaşlı akrabamda fark ettiğim bir şeyi paylaşmayı anlamlı buluyorum. kendisi, zamanında çok iyi yerlerde olan, ve eşine biraz haksızlık eden, eşini kaybettikten sonra değerini anlayan ve giderek içine kapanan biri. ve bize ziyaretimizde, bir evde ayna ve saat bulunmasını önemli bulduğunu anlattı.bir meslek hastalığı olarak, durumu hemen psikolojik olarak değerlendirdim istemsizce. 
saat; zamandı. zaman akıyordu. acımasızca ve hızla.ömür geçiyordu. ölüm geliyordu.
ayna; yüzleşmeydi. insana kendini yansıtıyordu. hatalar yapıyorduk. görmek istemesek de. yaşlanıyorduk, hastalanıyorduk.

sözün özü, hayat kısa ve çok kıymetli. değerini biliniz. anlamlıca, coşkuyla, gönlünüzce yaşayınız!

(bilhassa da bizimki gibi gelişmişlik ve refah düzeyi düşük ülkelerde kimi zaman tüm bu sıkıntılara artan sağlık problemlerinin masraflarını karşılayamama, bakıma muhtaç olma gibi çok daha büyük zorluklar da bekleyebilir. ancak bunlar bu yazının konusu değildir.)

Perşembe, Ekim 23, 2014

"bir şey" yapma zorunluluğu

kendime koyduğum kurallar var benim.
hayatımın hiçbir döneminde sadece okul/iş olmadı hayatımda.
hep yeni ilgi alanları, hep kendimi geliştirme çabası. gitmediğim hobi kursu kalmadı, mesleki programları tamamlıyorum şimdi:)
ehh biraz da "işte bunlar hep kapitalizm" elbet... pompalayın modern insana on parmağında on marifetliği, sonra pazarlayın kursları...

kendimden yüksek beklentilerim var. 
kendimi rahat bırakmıyorum.
çok şey yapmak istiyorum.
ve sonra kendimi hayal kırıklığına uğratıyorum.
yıllardır yapamadığım yüksek lisans var mesela. baktığımız zaman akademisyen olmak istemiyorum, sahada çalışıyorum ama nedense yüksek lisans yapmak zorundayım illa. 
başladım, baktım aradığım bu değil, bırakayım dedim, çevremdeki herkesin ilk sorusu "eee peki ne yapacaksın onun yerine?"
ayy hiç bir şey yapmayacağım izninizle.
sadece çalışıp, mutlu olduğum şeyleri yapacağım! oldu mu.


Salı, Ekim 21, 2014

ekim de güzel...

eylül pek sevilir, pek bir hoş karşılanır. ben de her yıl yazarım eylül başında eylül için.
zaman hızla geçer ama; o güzel eylül bitiverir. neyse ki onu takip eden ekim de pek güzeldir!
yapı kredi kültür yayınları'nın sanat&kültür etkinliklerini takip ediyorum 2 yıldır. ve ekim itibariyle 3. sezonumun etkinlikleri de başladı.
"bir yazarın gayrıresmi portresi"nde gündüz vassaf vardı bu akşam. gündüz vassaf, üniversiteye başladığım yıl sosyoloji hocamın sürekli bahsettiği bir yazardı (yazar demek yetmedi aslında, sadece yazar değil o zira). o yıl okumuştum "cehenneme övgü" ile "cennetin dibi"ni. sonra gazete, dergi yazılarında takip edebildim kendisini. pek sevdim. bundandır ki, bugün de koşa koşa gittim etkinliğe. 
çok sade ve sempatikti gündüz vassaf. "istanbul'da kedi" diye kitabı çıkacakmış kasımda, onun üzerinden gitti söyleşi. heyecanla bekliyorum kitabı; zira, kediyi de istanbul'u da ne çok severim ben!
söyleşinin başında sibel oral şöyle söyledi:
"bizi kurtaran tek şey, edebiyat. bizleri mutsuz sokaklardan alıp kendi dünyalarına davet eden yazarlara teşekkür ederim."
sanat en çok da buna yarıyor belki. 
insanın estetik ihtiyacı var elbette; ama o yüksek düzey ihtiyaçtan önce, sağaltıcı bir etkisi var sanatın kanımca. hem üreten hem de okuyan/ dinleyen/ seyreden açısından.
çok keyif alarak dinlediğim müziklerden sonra dilimden dökülüverir hep, "şarkılar iyi ki var" derim.
ne yapardık sahi, olmasaydı şarkılar?
peki ya kitaplar, filmler, resimler, heykeller...

Cumartesi, Ekim 18, 2014

güzel şarkılar&güzel anılar...

düğünümüzün giriş ve kapanış dans müziği!
https://www.youtube.com/watch?v=6EL8W_SA3Tw


çok sevdiğim bu şarkıyı her dinleyişimde aklıma düğün günü geliyor artık:)

keyifli dinlemeler size;)


Pazartesi, Ekim 13, 2014

suzan defter- ayfer tunç

bir kitaba başlamak her zaman planlı olmuyor. bir kitap bittiğinde "okumak istediklerim listem"deki koca havuzdan birini seçmek zaman alıyor aslında biraz. genelde önce birkaç tanesini karıştırıyorum bir süre, sonra birine devam ediyorum.



"ölmek" bittiğinde de öyle olmuştu. bir yandan emre caner'in araştırma niteliğindeki kitabını okuyup bir yandan da mesleki okumalara devam ediyordum bir süredir.


hayat ilginçti ama... sevgili sedenist yorumunda sormuştu suzan defter'i. ben de kalktım aldım sehpadan (okunmayı bekleyen kitapların yeri çalışma odasındaki kitaplık değil, salon sehpalarıdır bizim evde). 
öylelikle başladım. ve çok akıcı bir hikayenin içine giriverdim. 
romanları, roman karakterlerini, eski zamanları, eski dönem aşklarını, hüzünlü ve yalnızlık üzerine anlatıları severim hep. bu kitabı da çok sevdim. hem içerik hem anlatım açısından. 

kitabın tadına bakmanız için altını çizdiklerimden bir kuple size:
"insan ya kendi kendine konuşur ya kendi kendine yazar. kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. oysa ne fark var ki arada?"
"pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler."
"bir kadının gittiği, evden belli olur. kadın giderken düzeni götürür bir kere. yaşayan ev sarsılır."
"-gençliğiniz haram olmuş desenize
-insan gençliğini aşka vermezse, gençlik neye yarar?
-ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz
-kayıp mı?kaç kişi böyle sevebilmiştir dünyada?"
"insan hayatı bir rahim arayışından ibarettir. ev rahimdir."

teşekkürler sedenist! :)