karadeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karadeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 09, 2016

güzel artvin!- 2

bir önceki yazıdan devam ;)
gelelim gezimizin ikinci gününe...



yeşilin içine uyanıp, kahvaltımızı konakladığımız yerde yaptıktan sonra, vakit kaybetmeden yola çıktık. 



ilk istikamet macahel yaylasıydı. epey bir yol aldıktan sonra camili köyüne, tema vakfının konuk evine vardık.


aslında gezinin öncesinde bilgi almak için ve uygunsa konaklamak için pek çok defa aramış ama ulaşamamıştık. (telefonların zaman zaman çekmediğini söylediler. facebook en etkin iletişim kanallarıymış.)


konuk evinin işletmecisi ayşe hanım bize macahel hakkında bilgi verdi, bu bölgenin 6 köyünden bahsetti. macahel için ise, araçla çıkılamayacağını, yürüyerek ulaşmamızın 2-3 saat alacağını ve yayla sezonunun da kapanmış olduğunu söyledi. biz de, minik bir hesapla, "gidiş- biraz zaman geçirme- dönüş"ün 7 saate mal olacağı ve o kadar vaktimiz olmadığı sonucuna vardık. 




sadece bu köydeki tarihi ahşap camiyi görebildik. caminin özelliği içindeki süslemelerin kök boya ile renklendirilmiş olması imiş.


cami ziyaretimizden sonra, rotamızdaki diğer noktalar için geri döndük. borçka- hopa üzerinden arhavi'ye, mençuna şelalesine doğru yola çıktık. 
şelaleye ulaşmadan önce hopa'da bir mola verdik. zira, acıkmıştık ve methini duyduğumuz hızır dayı'nın pidelerinden yemek için sabırsızlanıyorduk! kıymalı ve kuşbaşılı pide sipariş ettik (ortasına yumurta kırılarak servis ediliyor- pide kenarlarından koparılıp yumurtaya banarak yeniliyor.) ve bayılarak yedik.
yemek molasından sonra yola devam ederken, şelaleye yaklaştığımızda, yol üzerinde tarihi çifte köprü vardı. durup fotoğraf çekilmeye değerdi;)


şelalenin yoluna girildiğinde ise yol kısa ama, hem oldukça dar hem de çift yön olduğundan çok yavaş gidilebiliyor. kısacası, karagöl'ün yolunu aratmayan cinsten...
bir yere kadar araçla gidilebiliyor. daha sonra araçlar bırakılıyor ve 1 kilometrelik bir yürüyüş parkuru başlıyor.


bazı kısımlarında yol/merdiven var, bazı kısımlar ise doğal. biz 2-3 minik mola ile çıkabildik. epey de yorulduk. ama varış noktasında gördüğümüz manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu. doğanın muhteşemliği ve azameti karşısında, hayranlık, acziyet ve şükür karışımı duygular hissettiğimiz zamanlar olur, bilirsiniz. tıpkı öyle bir andı. hiçbir doğa fotoğrafı gerçeğinin güzelliğini eksiksiz yansıtamasa da belki tercüman olur aşağıdaki görseller duygularıma.





buz gibi şelalede biraz zaman geçirdikten sonra, yeniden 1 kilometrelik yolu yürüyerek aşağı indik ve araçla hopa-rize yönünde yola çıktık. dönüş uçağımız akşam yine trabzon'dandı. çok zamanımız kalmamıştı.
trabzon'a varmadan rize çayeli'nde lale lokantası'nda mola verdik. akşam yemeği olarak çayeli kurufasülye ve turşu ile üzerine fırın sütlaç tatlısı yedik, hepsi de enfesti. böylece kısacık karadeniz gezimizi karadeniz lezzetleri ile kapamış olduk.
yemekten hemen sonra da trabzon havaalanına hızlıca giderek, istanbul'daki hayatlarımıza dönmek üzere uçağımızı beklemeye koyulduk...

Salı, Ekim 07, 2014

sapanca&bolu'dan iyi bayramlar:)

ailemizden uzakta yaşadığımız için bayram demek izmir'e gidip, ailemizle görüşmek demek bizim için. ama bu sefer, normal bir hafta sonundan sadece iki gün fazlası olan bayram için istanbul'dan çıkış, istanbul'a giriş trafiğini gözümüz almadı. bu bayram bir değişiklik yaptık.
benim annem ve ablam geldi geçen hafta, onlarla bir güzel istanbul'u gezdik. sonra onlar döndü, bayramda da eşimin ailesi geldi. onlarla da biraz istanbul'u gezdikten sonra, civardaki güzellikleri görmeye karar verdik. çok da iyi etmişiz. gerek hava durumu gerekse de trafik açısından çok şanslıydık ve çok güzel iki gün geçirdik. uzun zamandır görmek istediğim yerleri gördüğüm ve defterimde tikler atabilmiş olduğum için de ayrıca mutlu oldum ben:)

pazar sabahı çıktık yola. ilk önce sapanca'ya uğradık. sapanca, sakarya ilinin gölü ile ünlü ilçesi. yıllardır görmek istediğim ve istanbul'a sadece 160 kilometre mesafede olan sapanca'ya bayramın verdiği trafik rahatlığıyla 2 saatte ulaştık.



göl kenarında gerek özel gerekse de belediyenin işletmeleri mevcut. oturup bir çay/ kahve içmek gerçekten huzur verici. biz göl kenarında bir yürüyüş yaptıktan sonra bir çay molası verdik. sonrasında görülecek yeni yerler için oradan ayrıldık. 


ama, istanbul'un gürültü ve karmaşasından uzaklaşmak ve rahatlamak için, eşofmanlarımızı giyip göl çevresinde bir tam günü sadece yürüyüş yaparak, deniz bisikletine binerek, kitap okuyup, kahve içerek geçirmek üzere ileride bir kez daha gelmeyi de not ettik...

bolu yönünde devam ettik yolumuza. karacasu mevkiinde bulunan ve aladağlar'ın eteklerindeki, denizden 1000 m yükseklikteki gölcük'e geldik. otomobil ile girişin 10 tl olduğu büyük ve çok güzel bir tabiat parkı gölcük


öncelikle çok geniş. sanırım büyük şehir insanlarının en çok özlem duydukları şey, "mahrem alan." kimseye değmeden, çarpmadan ve hatta bazen kimseyi görmeden yaşayabilmek. özgürce...
büyük şehirlerde çok insan var ve kaynaklar bu kadar çok kişiye yetmiyor, bu nedenle hep yarış, koşturmaca... oysa bu tabiat parkı öyle büyük ki, bayram kalabalığına rağmen piknik alanları, yürüyüş parkurları tenha... 




parkın içerisinde, getirdiğiniz yiyeceklerinizi yiyebileceğiniz ahşap masaların yanı sıra parkın içerisinde kır gazinosu da mevcut. 
aslında yapay bir gölet gölcük. ve fakat çevresindeki yoğun göknar, kayın ve gürgen ağaçlarının arasında doğalmış gibi güzel. "her mevsim ayrı güzel" diyorlar ama, bana kalırsa tam mevsimiydi. sararan, kızaran, dökülen yapraklar ile hala yemyeşil kalanlar adeta bir renk cümbüşü oluşturmuşlardı. 

(misafirhane) 


(monet resimlerinden sonra gerçeği ile tanıştım nilüferlerin)

güneşi bu güzel doğanın içinde batırdıktan sonra, karacasu'ya inerek otelimize yerleştik. 


bayram nedeniyle oteller çok dolu olduğundan, biz ancak bolu yıldız otel'de yer bulabildik. tam pansiyonun 70 lira olduğu oteli fiyat/performans açısından yeterli buldum ben.



bolu deyince akla gelen ilk şeylerden biri de termal tesisler, kaplıcalar elbette; ancak biz onu da bir başka sefere erteledik. ve akşam yemeğinden sonra odamızda ailece mandıra filozofu izledik:)
insan hem gün boyu bunca doğa ve kasaba görünce, üstüne de modernite sorgulamalı film izleyince kendine sormadan edemiyor tabi:

"neden istanbul?"
sahi koca ülkenin 5te 1i, bir şehire doluşmuş ne yapıyoruz biz? neden bunca hıncahınç, üst üste bir yaşamı tercih ediyoruz?

bu sorgulamalarla uyuyup uyandıktan sonra otelimizde kahvaltımızı yapıp ayrıldık ve abant' a çevirdik direksiyonumuzu. 


abant tabiat parkı 1300 m yükseklikteki krater gölünü çevreleyen  çam, köknar, kayın, meşe, kestane, gürgen, kavak, yabanıl meyve ağaçlarını barındıran zengin bir bitki örtüsüne sahip ormanlardan oluşuyor. giriş araçla yine 10 tl. gölün çevresi araçlarla da turlanabiliyor, bisikletle de, yürüyerek de. parkın içinde ata binme parkurları, bisiklet ve yürüyüş yolları, piknik alanları, konaklama tesisleri, çadırlı kamp ve günübirlik kullanım alanları ve yaylalar mevcut. parkın girişinde "ziyaretçi tanıtım merkezi" ve "doğa müzesi" hizmeti var. 


biz bol bol yürüyüş yapıp oksijen depoladıktan sonra ormanın derinliklerine doğru keşfe çıktık.








gezintimizi yaptıktan sonra, yeni yerler görmek üzere buradan da ayrıldık. 


bu sefer istikamet düzce'ye bağlı gölyaka beldesi idi. bir dağ köyü olan güzeldere'ye ulaşmak ve türkiye'nin sayılı şelalelerinden birini görmekti niyetimiz. 16 km lik asfalt yol zaman zaman zorlu ve dar olabiliyor; ama bir o kadar da doğal, her iki taraf fındık ağaçları ile çevrili. zaten ilçenin genelinde de gerçek bir karadeniz havası hissediliyor. yolun bitiminde köyün sonunda güzeldere tabiat parkı'na ulaştığımızda (giriş otomobille 8 tl) kendimizi bir film setinde hissettik. gerçek bir doğa harikasıyla karşı karşıyaydık. bir yayla, çevresi vahşi ağaçlarla çevrili ve inceden su sesi geliyor. merdivenlerle biraz aşağı inince şelale ile karşılaştık ve büyülendik!




bir defa daha anladım ki "hiçbir şeye ihtiyacımız yok, tüm güzellikler ve her şey doğada var! ve biz medeniyet kurmaya çalıştıkça sadece zarar veriyoruz doğaya ve kendimize!"

hava kararmaya başladığında yoldan endişe edip, gölyaka'ya indik ve "madem karadeniz'deyiz" diyerek coşkun lokantası'nda enfes pide yedik.
ne yazık ki her güzel şey gibi, bu mini tatilin de sonu gelmişti. bu sefer direksiyonlar istanbul'a çevrildi ve doğadan uzak hayatımıza dönüldü...

Pazar, Nisan 27, 2014

Doğu Karadeniz Gezimiz

Aylaaar öncesinden uygun diye alınmış uçak biletlerimiz vardı başta. Bir de hayatımdakisevgiliinsanın arkadaşları ile izlediği belgeselde gördüklerini yaşama arzusu.
Sonra biletlerin günü yaklaştı. Zaman hiç uygun değildi esasen (iş güç evlilik hazırlıkları...). "Gitmesek mi" geçti aklımızdan bir an... Ama biliyorduk, koşullar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı... İnsanın yaşadığı yanına kar kalıyordu... Gezdiği, gördüğü, yediği, eğlendiği...
Böyle düşündük ve 23 nisan günü, dedik "gidelim"... Ve böylelikle çıktık yola.
Hayatımın en plansız gezisini anlatacağım size az sonra...

1. Gün-24 Nisan Perşembe
Gece 4'te uyanıp Sabiha Gökçen'den Trabzon'a hareket edecek sabah uçağına yetişmek üzere  yola çıktık. 9,5'ta Trabzon'daydık. Bir belediye otobüsü ile Maçka'ya giden dolmuşların kalktığı yere gittik ve oradan da dolmuşla Maçka'ya. Meydan Köfte Esnaf Lokantası'nda yemeğimizi yedikten sonra Lagana'ya ulaşmak üzere yürümeye başladık.


Normalde bölgeyi tanıyan rehberlerle yürünecek bir yol olduğundan ve biz de sadece içgüdülerimize güvendiğimizden yol olması gerekenden epey fazla sürdü (patikayı değil araç yolunu takip etmişiz!). 







Arada soluklana soluklana, Bakırcılar ve Yazlık köylerini geçerek Pilav Dağı'nın yamacına, Lagana'ya varmamız akşamüstünü buldu (1200 metre yükseklikte).
Oradaki tek tesis olan Yavuz Yılmaz Tesisleri'ne girdik.




Çok acıktığımız için hemen mangal başına attık kendimizi!
Doğa ile tamamen baş başa olarak ağaç evlerde uyuduk.  (yorgunluktan saat 8'de!!!)

Güne dair notlar:
En büyük şansımız gündüz bir damla bile yağmur yağmayışı ve gece biz uyurken yağışı.
Trabzon'da çay içilmez!!!
Tesis sanki biraz pahalı gibi? (kişi başı oda+kahvaltı 75 tl. Odalarda sıcak su yok ve kahvaltı öyle ahım şahım yöresel değil)

2.Gün-25 Nisan Cuma
Erkenden uyandık, kahvaltımızı yaptıktan sonra biraz dolaştık. Ve daha yukarılarda karlar hala erimediğinden daha yukarı çıkamayacağımıza, yeniden aşağı inmemizin daha uygun olacağına karar verdik. Bu sefer patikadan indik Maçka'ya. 



Trabzon'a gelmişken sümela'ya çıkmamak olmazdı. Yakın bir arkadaşımızın Maçka'da yaşayan babasını aradık ve sağolsun aracıyla bize yardımcı oldu. Yol hayli korkutucuydu. (milli parka araçla giriş 10 lira) Neyse ki sağsalim vardık milattan sonra 300'lü yıllarda yapıldığı varsayılan Yunan Ortodoks Manastırı&Kilisesi'ne. Giriş müzekartla, müzekart yoksa da 15 tl.




Aslında görkemli ve etkileyici olan yapının fresklerine verilen zararları görünce üzülmekten başka bir şey gelmedi elimden. Ve neden bizde tarihi, sanatsal ve kültürel değerlerin korunamadığı meselesi sinirlerimi hoplattı her zamanki gibi...
Sümela'dan geri Maçka'ya indik ve araba kiralayarak Uzungöl'e geçip orada konaklamaya karar verdik. Bunun için havaalanının içinde ve çevresinde pek çok ofis mevcut.
Aracımızı aldıktan sonra Uzungöl'e doğru yola çıktık. Uzungöl'e varınca pek çok konaklama tesisi olduğunu gördük. Biz Kuloğlu Otel'de kalmayı tercih ettik. Akşam yemeğimizi de Migron Restaurant'ta yedik. Ardından yine epey yorgun olduğumuzdan erkenden uyuduk.

Güne dair notlar:
Açıkçası Trabzon'da yediğim hiçbir şeyden çok da keyif alamadım.
Pide yeme fırsatım olmadı, hamsinin mevsimi olmadığından yiyemedim, alabalık (veya herhangi bir tatlı su balığı) zaten sevmiyorum, kuymak ve muhlama benim için fazla tereyağlı. Izgara köfte ya da tavuklar da vasattı maalesef... 
Hava yine güneşli!

3.Gün 26 Nisan2014 Cumartesi
Otelimizde yaptığımız alelade kahvaltının ardından (ne de olsa şehir değil; insan yöresel ve özenli bir şey bekliyor) Uzungöl ve çevresini gezmek üzere otelden ayrıldık. 
Uzungöl'ün eski halini görmediğimizden bu hali de çok fena görünmedi gözümüze; ama, eski fotoğraflarını görünce insan gerçekten de üzülüyor. İnsan elini değdirdiği her şeyi yapaylaştırıp çirkinleştiriyor... Biz olmasak dünya ve doğa daha güzel bir yer olacaktı sanırım...




Göl o kadar muhteşem olmasa da gölü besleyen su kaynağı oldukça etkileyiciydi.
Kısa bir köy (Uzungöl belediye aslında; ama bence köy) turundan sonra, yine ani bir kararla, olur mu olmaz mı derken Rize'ye gitmeye ve hava izin verirse Ayder'e çıkmaya karar verdik!


Rize şehir merkezine gelince bir çay kahve molası için mekan ararken tarihi bir binada "Evvel Zaman"ı gördük ve bu güzel mekana oturduk. Gerek ortam gerek ilgi alaka gerek lezzet açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu.


Daha sonra yolumuza devam ettik ve Çayeli'nde -tesadüfen- Hüsrev Kurufasülye'de yedik ve bayıldık!!! Meğer dünyaca ünlü bir yermiş zaten...






Oradan Çamlıhemşin'den, Fırtına Vadisi'nden geçe geçe muhteşem yoldan Kaçkar Dağları Milli Parkı'na vardık (araçla giriş 10 lira). Biraz daha ilerleyince de meşhur Ayder Yaylası'na! Böyle bir güzellik gerçekten de yok. Hiçbir fotoğrafla o güzellik yansıtılamıyor maalesef.





Kısa bir turladıktan sonra yoğun bir sis kapladı gökyüzünü ve ardından yağmur bıraktı. 



Biz de biraz hatıralık alışveriş yapıp gece kalacak yer ayarlamaya koyulduk. Yine burada da pek çok tesis var ve fiyatlar uygun. Ancak biz daha otantik olması açısından köy evinde kalmaya karar verdik. Evet, burada evi olan hemen herkes evine bir döşek atarak, gecelik konaklama imkanı sunuyor turistlere. Biz kaplıcaların hemen yanındaki "Bozacıoğlu Pansiyon" olarak geçen Ayşe Abla'nın evinde kaldık (gecelik 20 lira- sadece yatak). Öncesinde Bizum Mutfak'ta akşam yemeğimizi yedik. Turşu kavurmasını çok beğendim burada. İşletmecisinin oldukça keyifli sohbeti vardı, ayrıca yemek sonrası sınırsız taze çay ikram etti ve bize  kendiliğinden enfes mısır unu helvası kavurup ikram etti. Ayrıca yemek boyunca inceden çok güzel yöresel müzikler çalıyordu.
Yemekten sonra Ayşe Abla'nın evine geçtik. Odalarımızda soba olmadığından yatma saatine kadar salonda oturduk. Salon çok enterasan bir yer. Bir soba, bir masa, bir televizyon ve upuzun sedirler var ve köyün hemen hemen tüm kadınları burada toplanıp sohbet ediyor. Onlara eşlik etmek oldukça keyifliydi. fakat biz yine erkenden odalarımıza çekildik; çünkü sabah 11,5'ta Trabzon'dan uçağımız vardı.

Güne dair notlar:
Gittiğimiz dönem itibariyle çok kalabalık olmayışı bir avantajdı evet ama ben yine de yaz döneminde tekrar gelip horonlara eşlik etmek isterim açıkçası. 
Ya da, her yıl 1-2 şubatta olan kar şenliğine katılmak da oldukça keyifli olacaktır...
Rize, o hep gördüğümüz duyduğumuz Doğu Karadeniz'i birebir yaşattı bana; doğasıyla, insanıyla... Çok güzeldi.
Ve evet, çay Rize'de içilir!

4.Gün- 27 Nisan 2014 Pazar
Sabah 5'te Ayder'in tertemiz havasında uyanıp yola çıktık. Yol boyunca maalesef açık bir yol üstü kahvaltıcısı bulamadık. Son çare yeniden Rize merkeze girdik ve oradaki trafiğe kapalı caddede bir pastanede bir şeyler atıştırmak zorunda kaldık.
Trabzon'a vardığımızda henüz uçağımızın hareketine epey zaman olduğundan, Boztepe'ye çıktık. 


Manzara güzeldi ama erken bir saat olduğundan çay servisi başlamamıştı. Oradan inerken Kızlar Manastırı'na uğrayalım dedik ama maalesef tadilatta olduğundan sadece kapısını görebildik. Atatürk Köşkü'nü görmeye de vakit kalmadı ne yazık ki! Arabamızı teslim edip havaalanına geçtik.

Kısa ve çok güzel tatilimizin böylelikle sonuna geldik. 3,5  gün için fena değil doğrusu; siz ne dersiniz?