Cuma, Ağustos 12, 2011

saygıyla...


dünya gözlerimi kendi ellerimle örttüm
değdi yorgunluğuma
bir ölüm kaldıydı, onu da gördüm
beni pişman etmedi doğduğuma

can yücel



datça'da olmak vardı şimdi...

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

cevdet bey ve oğulları


lisedeyken sessiz ev, kara kitap, beyaz kale ve yeni hayat'ı okumuş ve her birini çok sevmiştim. ilk eseri olan cevdet bey ve oğulları da yıllardır okuma listemde olmasına karşın, anca fırsat bulabilmiştim.
ve nihayet, bir ayı aşkın süredir devam eden okuma sürecim, dün itibariyle bitti.
kitabın içine girmem, tarzına, anlattıklarına adapte olmam 400 sayfadan sonra başladı. ve o andan sonrası çok güzeldi. sanırım benim konsantrasyonumla ilgili bu kadar geç sevebilmem kitabı. yoksa "olay 400'den sonra başlıyor" gibi bir yorumum yok kitapla ilgili.

kitapla ilgili yorumuma gelince:

orhan pamuk'un 1974-78 yılları arasında (22-26 yaşlarında iken!) kaleme aldığı eserde, tüccar bir ailenin 3 kuşak boyunca yaşamları anlatılırken, Abdulhamit'in son yıllarından başlayarak 1970'lere geliniyor; ve ailenin değişen yaşamının yanısıra, ülkenin ve toplumun değişimlerine de tanıklık ediyoruz kitapta.
pekçok karakter var. pekçoğu derinlemesine çözümleniyor.(favorim refik- ahh o bitmeyen arayışlar!) olaydan çok, duygu ve düşünceler yer tutuyor eserde... ve tespitler... sevdiğim gibi...
ben sevdim, okurken keyif aldım. darısı sizin başınıza;)

dizisine gelince:

tabi ki hoşuma gitmiyor. önyargılı olmak istemem ama, orhan pamuk'un neden/ nasıl izin verdiğini anlamıyorum... bu kadar yoğun içsel çözümlemelerin olduğu bir eserin, televizyon dizisine nasıl uyarlanabileceğini de merak ediyorum...
ve tabi bir de, diziden sonra, kitabı diziyle duyup da okuyan pekçok kişi olacak. ve, bu durum eminim pek çoğumuzun canını sıkacak. (nedense... neden takılıyoruz aslında böyle şeylere...)

Pazartesi, Ağustos 08, 2011

profesyonel uzun yol yolcusu

biliyorsunuz ki, uçak bilet fiyatları ve cuma ve pazarları tavan yapar. bu nedenle haftasonu için izmir'e gidişlerimde, genelde otobüs kullanıyorum.
bugün de 8-9 saatlik yolcuğun hemen akabinde işe gelmek zorunda kaldığım günlerden biri.
artık öyle alışkınım ki bu duruma.
dün gece görmeliydiniz beni. "düzenimi hiiç bozamaz yollar" havasında ve sanki evimdeydim:
23 aracına binilir (salondan yatağa geçmek gibi)
1 saat kitap okunur ve ardından kitap çantaya kaldırılır. (komodin misali)
yastık ve pike konforuyla tek kişilik koltukta uyunur. (yazın otobüslerin klima çılgınlığına karşı pike kalkanı:))
çift kişilik yatağım kadar rahat olmasa da 7 saat deliksiz uyunur.
8,5'ta işte olunur.
normal bir gün gibi:)

Cuma, Ağustos 05, 2011

güzelsin istanbul...


çarşamba günü şişli etfal'e gittim. "haşimato" hastalığım var benim. 1 yıldır ilacı bırakmıştım. yeniden muayene oldum, tahlil yaptırdım vs.
oraya gitmişken, çok sevdiğim osmanbey'i geze geze taksim'e çıktım ve çok sevdiğim istiklal'i gezdim yalnız başıma yine.
yine mephisto'ya girdim. ve aldığım kitaplar:
az- hakan günday
korkma ben varım- murat menteş
ikisini de çok merak ediyorum ve elimdeki cevdet bey ve oğulları'nı bitirir bitirmez, hemen okumak istiyorum.
bir de patti smith'in çoluk çocuk (just kids) 'u gördüm ve çok dikkatimi çekti. şimdi de biraz araştırdım. en yakın zamanda onu da alacağım;)
bir de monica belluci kapaklı milliyet sanat'ı da kaptım:)

Perşembe, Ağustos 04, 2011

blogu tweeter'laştırmak- 5

@ 26 yaşında bir insanın facebook iletisine "parmağım uf oldu gece gece" yazması normal mi? bir ben garip bulmuyorum di mi böyle tipleri? ahh, bi de altına yazılan yorumlara ne demeli: "kıyamam", "ne oldu canım" vs.

@ anne-babadan "bizimkiler" diye söz etmek de itici bence.

@ sabah dolmuşun camından "tren yolu" oynayan çocuklar gördüm. hani, iple. sen parmaklarınla ipe bi şekil verirsin. karşındaki de alır senden parmaklarıyla ve sonra sen ondan alırsın... kim bulmuş bu oyunu diye merak ettim. çok ilginç bence böyle bi oyunu keşfetmek. koşmalı, saklanmalı oyun keşfedilebilir de sanki, bu nasıl keşfedilmiş ki ya?

@ bi de çocukken ben, arabaların önden görünüşlerini insan yüzüne benzetirdim. (farları göz olarak düşünün. belki de zaten düşünmüşsünüzdür çocukluğunuzda.) ifadeleri vardı bence; kızgın, sevimli, mutlu vs.

@ genelde banyo yapar öyle uyurum ben. bazen, mecalim kalmıyor, "emeen, 15 dk erken uyanır, sabah yaparım" diye yatıveriyorum. sabah da, çoğunlukla, banyo için uykudan feragat edemiyorum. sonra, işyerinde, bütün gün nefret ediyorum kendimden, saçlarımdan. öyle kızıyorum ki, "noldu 15 dk. daha uyudun da" diye.

@ bi de tel toka kadar "nasılkaybolduğubelliolmayan" bir şey varsa, o da pantolon çorabıdır. tam evden çıkmadan, aceleyle aranır, çekmece alt üst edilir. zamanında o kadar almışım, depolamışım; bula bula nerden girdiyse çekmeceme, babaanne rengi soluk bir çifte ulaşılır. gün boyu, ayakkabı ile pantolan arasındaki o küçük ama sinir bozucu görüntü rahatsız eder insanı.

bir ramazan post'u da benden gelsin

benimki komikli ama.
(nur içinde yatsın) babamın bir anısı. babaannem anlatırdı ramazan bayramlarında toplaşıldığında...
babam, küçükken, özenip oruç tutmak istemiş bir ramazan ayında. hep beraber tutuyorlarmış işte böyle.
sonra, öğlen olmuş, babam başlamış "dayanamıyorum, dayanamıyorum" demeye. babaannem de teskin etmeye çalışıyormuş "dayan oğlum, sabret oğlum" diye.
derken, sonunda babam dayanamamış "ehh, bozuyorum, dayanamıycam" diyerek tuvalete koşmuş.
:)

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

eskilerden, bir film bir kitap önerisi

çok bilinmediğini düşündüğüm ve çok bilinmesini istediğim bir film ve bir kitap düştü aklıma.
film: the accused/ sanık. 1988 yapımı, oldukça etkileyici bir film. jodie foster'ın oyunculuğu oldukça başarılı.



benim filmi izleme fırsatım son sınıfta seminer dersimiz sayesinde olmuştu. grubumuzun konusu "cinsel taciz"di. ve seminerimizde filmler/ görsellerden yararlanmak istiyorduk. bu nedenle, bu konunun işlendiği filmleri araştırdık. sonuç olarak sleepers/ kardeş gibiydiler ve the accused/ sanık'ı sunumumuzda kullandık.
(kardeş gibiydiler'i izlemeyen ve başarılı bulmayan pek az insan vardır sanırım.)
sanık filmi "tecavüze ilişkin mitleri" irdelemesi açısından son derece önemli bir film bence... olayı çok dramatize etmeden ve rahatsız edici olmayan bir şekilde izleyiciye yansıtması da filmin bir diğer artısı. velhasıl kelam, "izleyin" derim.

kitap ise: puslu kıtalar atlası. ihsan oktay anar'ın -çok beğenmeme rağmen- okuduğum tek kitabı.



ihsan oktay anar, ege üniversitesi'nde felsefe doktoru ve tarihi romanlar yazıyor.
dili biraz zorlasa da, kurgusu ve anlatımı çok başarılı olan bir kitap puslu kıtalar atlası.
"okuyun" derim ;)

Ajda Pekkan - Bang Bang (1967)



bu şarkıda, istisnasız, duygulanırım ben...
nancy sinatra'dan ve mina'dan dinlemeyi çok seviyorum.
ama ajda da bir başka söylemiş...

Salı, Ağustos 02, 2011

tesadüfler- volume 7

tesadüfler sarmış dört bir yanımı. du bakali, hayırlısı:)
sabah işyerinde biraz canlanalım diye tuttufırlattıkalbimi'yi dinlerken, bir iş arkadaşım bu şarkının "esinlenme" haberlerinden bahsetti ve o şarkıyı dinletti.
ardından o şarkının geçtiği filmi buldu: Gadjo Dilo. film bende merak uyandırdı ve not ettim.
öğleden sonra, dilime hayatımdakisevgiliinsan'ın aylar aylar (neredeyse 1 yıl) önce dinlettiği dumbalalayka şarkısı takıldı. ve bu şarkının bir filmden olduğunu söylediğini hatırladım.
arayıp o filmi sorunca, yo yo hayır, Gadjo Dilo demedi :)

swing dedi. Tony Gatlif'in...
tıpkı Gadjo Dilo gibi.
ve ben yönetmenin adını bugün ilk kez duyuyorum, öyle bildiğim bir yönetmen de değil yani.
(5 yıl önce transylvania'yı izlemişim bu arada. birol ünel merakımdan sanırım...)

çok sevdiğim şarkı için:
(ilk 37 dk.)

bu da tony gatlif için:


Pazartesi, Ağustos 01, 2011

kitaplara zaman ayırmak için kendimi zorlamak çok acı

"kitap okumak"tan daha öncelikli "bir şey" buluyorum ya hep...
bu şey, hiç de öyle elzem ya da nitelikli bir şey de olmuyor ya...
canım sıkılıyor.