izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Şubat 05, 2020

2020 OcakAyı Kitaplar (2) ve Filmler (3), 1 de Dizi

Ocak ayının nasıl geçtiğini anlamadığım gibi, şubat ayının da neredeyse ilk haftası geçti bile. Öyle tembelim ki bu ara... Boş boş oturarak zaman geçiriyorum. Hiç alışkın değil bünyem buna. Suçluluk hissi bırakmıyor yakamı "faydalı" bir şey yaparak geçirilmeyen zamanlarda. "Demek ki şu an buna ihtiyacım var" diyorum sonra. Hem herkes bebek doğduktan sonra dinlenmeli zamanlara hasret kalacağımı söylüyor. Belki de depolamakta fayda vardır:)
Bu tembellikle geçtiğimiz ay neler izlemiş neler okumuşum bakalım:

Togo
Yılın ilk filmi Willem Dafoe'lu Togo oldu. Bir Disney filmi olan Togo yer yer abartılı olsa da sıcak ve keyifli bir hikaye.


Ateş Böceklerinin Mezarı
Isao Takahata’nın 1988 yapımı bol ödüllü animesinden yakın zamanda haberdar olmuştum.

Bir cumartesi akşamı için seçtim ve 1,5 saatlik bu muhteşem anlatıyı göz kırpmadan ve sonlarında gözyaşlarımı tutamadan izledim.
İkinci Dünya Savaşı dönemi Japonya’sında iki kardeşin yaşam mücadelesini anlatan film, savaşın ne düzeyde acı verici bir şey olduğunu yüzümüze çarpıyor...
Çok etkilenerek izledim. YouTube’da Türkçe altyazılı olarak bulunuyor.
Israrla öneririm, pişman olmayacaksınız.



Farewell
Duyduğum andan itibaren çok merak ettiğim ve izlemek istediğim bir filmdi. Yarıyıl tatilinde İzmir'de annem ve ablamla izledik. Başka Sinema kapsamında Karaca Sineması'nda gösterimdeydi. Güzel bir filmdi ama beklentimin biraz altında kaldı. Çin'e dair, geleneklerine, aile ilişkilerine, düğün kültürlerine dair fikir sahibi olmak güzeldi. Ayrıca kanser gibi bir hastalık temelinde gitmekle beraber hiç ajitasyon olmayışı da filmin iyi yanlarından. En etkileyici kısım ise ana fikri olan "Kişiyi öldüren kanser değil, kanser olduğunu (öleceğini) bilmesidir." mesajıydı bence. 
Ben kişinin ölümü yakınsa bilmeye hakkı olduğu, kişiden kesinlikle saklanmaması gerektiği görüşündeydim hep. Ama filmden sonra biraz karıştı açıkçası. Sizin fikriniz nedir? 


Anna with an e- I. sezon
Bu dizi instagramda beğenisine güvendiğim hesaplarda epey karşıma çıkınca merak etmiştim. İlk sezonunu çok severek izledim. İnsana dair temel öğelerin tüm doğallığıyla anlatılmasının hoşluğunun yanı sıra, izlemeye başlarken bilmediğim bir özelliği olan Suffragette hareketinden bahsediyor oluşu ayrı mest etti beni. İzlemeye devam edeceğim.


Arkadaşıma Veda

Yılın ilk kitabı, bir hafta sonu için öğrencimden ödünç aldığım ve hızlıca okuduğum Zülfü Livaneli’nin Arkadaşıma Veda’sı oldu.

Salih Bozok’tan oğluna Atatürk’ü anlattığı bir mektup şeklinde kurgulanan kitap, ilkokul çağlarından vefatına kadar Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını çocuklara uygun bir dille anlatıyor.
Bildiğim anılarını tazelemek, cumhuriyetimizin ne şartlar altında kurulduğunu bir defa daha anımsamak iyi geldi bana.
Sonsuz şükranla.



Nohut Oda

Melisa Kesmez, Bazen Bahar ve Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz’den bu yana okumak istediğim bir yazardı.

Yarıyıl tatilinde İzmir’deyken ablamın kütüphanesinde Nohut Oda’yı görünce de hemen okumaya başladım.
Esasen öykü sevmem ben pek. Ama evim dışında kaldığım ve rutinimin bozulduğu zamanlarda iyi olabiliyor öykü okumak.
Beş hikayeden oluşan bu kitapta en çok sonuncusunu (Kız Kardeşim Handan) ve bir öncekini (Görüşürüz) beğendim. Her ikisi de oldukça oturmuş ve iç sızlatan anlatımlardı.
Annemin Çadırı da güzeldi ama ilk iki öyküyü (Kalanlar, Son Bir Çay) zayıf buldum.
Bütüne bakınca, tema; meskenler, ayrılıklar, kırgınlıklardı.
Akıcı ve kolay okunan bir dili var genel olarak; bununla beraber, sanıyorum yazarın sosyal medyada aşırı övülmesinden kaynaklanan yüksek beklentimi karşılamadı benim.
Tatil kitabı olarak iyi gitti yine de.


Pazartesi, Aralık 10, 2018

İzmir

“İzmir soğukta bile sıcak, karanlıkta bile aydınlık, İzmir dertte gamsız, darda geniş, açık, ferahfeza. 
İzmir soğudukça kokusu keskinleşen bir bardak adaçayı gibi ılıcacık.”

Ot Dergi’den.



Cuma, Şubat 02, 2018

2018 Ocak Ayı Filmler (5) ve Kitaplar (2) , 2 Bölüm de Dizi (Fi-Çi)

Yılın ilk ayı geldi de geçti bitti. Hem çok uzun hem çok hızlıydı.
Öncelikle 2018'in ilk ve en önemli gelişmesi girdi hayatıma. Yoga Eğitmenlik Eğitimi'ne başladım! 7 ve 14 ocakta tam gün eğitimim vardı. Eğitim öncesi sonrası derken, ayın ilk iki haftası yoğun biçimde bu eğitime konsantreydim.


Ayrıca yine ayın ilk iki haftası Açık Öğretim finallerine çalışmakla geçti zamanımın çoğu.

Sonra sömestr için seyahat hazırlıklarım başladı. 19'unda okullar kapanır kapanmaz İzmir'e attım kendimi ve ayı İzmir'de kapattım. 
Bu sefer, her zamanki gibi keyifli bir kavuşma değildi ne yazık ki... Aile içi zor bir sürece destek olmak amacıyla, gidebildiğim en erken biçimde memleketime ulaştım bu yarıyıl tatilinde. İzmir'de kaldığım 12 günün ilk haftası ağır hastaydım ayrıca, iki kutu antibiyotik tükettim ve neyse ki son 5 gün ayağa kalkabildim. Aile içindeki sıkıntılar da biraz yatışınca, son 5 gün memleketimde gezebilme, eski arkadaşlarımı ziyaret edebilme, sinemaya gidebilme vs fırsatım oldu.

Tüm bu yoğunluk içinde, yılın bu ilk ayında neler okumuş, neler izlemişim bir göz atalım;)

5 film izlemişim.
I, Daniel Blake
Sosyal medyada güvendiğim hesaplarda övüldüğüne şahit olduğum bu festival filmini evde izledim. 
Çok beğendim. Bürokrasinin saçmalığının, sosyal devletin yetersizliğinin bize özgü olmadığını hem şaşırarak hem korkarak izledim filmde... "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk"ta bile durumlar böyle felaketse, insanlık baya zor bir durumda diye düşündüm... Baş roldeki Dave Johns'un oyunculuğu çok gerçekçiydi. Ciddi bir dram aslında film, ama öyle kanırtıp sömürmeyen cinsten. Bulun izleyin efem; şiddetle tavsiyemdir.


Daha
Bu ay izlediğim tek Türk filmi. İstanbul'da çok az -ve hepsi bana uzak olan- salonda  oynadığından çok istememe rağmen, fırsat bulup izleyememiştim. Neyse ki, İzmir'de hala oynadığı salonlar vardı ve izleme fırsatım oldu.
Film, Hakan Günday'ın aynı adlı romanından uyarlama. Hakan Günday okuduysanız tarzını bilirsiniz. Sert, çok serttir. Hayatın bir köşesine itilmiş, toplumun görmediği hayatları tüm şiddeti ile anlatır. Ben Daha'yı okumamıştım (Az ile Kinyas ve Kayra'yı okudum sadece) ve hikayesini bilmiyordum.
Okuyanlar, filme yansıtılmayan nice sert ayrıntılar olduğunu dile getiriyor. Bu haliyle bile yeterince sertti bence. Bir yanda mültecilerin insanlıktan utandıran halleri bir yanda Gaza'nın içinden çıkamadığı girdabı... Gaza gibilerin iyi olma ihtimali var mı sahi... Ne kadar değiştirebilir insan kaderini... Bir çocuk sadece şiddet görür ise ne olur ona büyüdüğünde... 
Gerçekten çok güzel filmdi ve Gaza'yı canlandıran Hayat Van Eck çok çok iyiydi. 


Savaş Vadisi
Ablamlarda sinema kanallarından birinde ailece izledik. Açıkçası daha önce duymamıştım, meğer baya ödüllü ve  yüksek puanlı bir filmmiş.
Aksiyon filmi sevmesem de savaş filmlerini severek izlerim. Bu filmin en etkileyici yanı, gerçek bir hikayeden uyarlama olması.
Çatışma sahneleri ile duygusallığın dengeli olduğu başarılı bir filmdi.


17'nin Kıyısında
Bu filmi de annemin seçimi (Blu TV'den) üzerine annemde izledik. Büyüme hikayeleri filmlerini sevdiğimi defalarca dile getirdim sanırım.
Bu filmi de sevdim. İnsanın ne yapıyorsa sevilmek için yaptığını, ve ne oluyorsa sevgisizlikten olduğunu hissettirdi bana...


Loving Vincent
Tıpkı Daha gibi, vizyona girdiğinden beri izlemeyi çok istediğim bir filmdi. Ve yine, İstanbul'da çok az -ve hepsi bana uzak olan- salonda  oynadığından çok istememe rağmen, fırsat bulup izleyememiştim. Neyse ki, İzmir'de hala oynadığı salonlar vardı ve izleme fırsatım oldu.
Van Gogh'un hayatını yıllardır merak eder, hakkında okurum. Yine de, filmi izlerken, unuttuğum detaylar olduğunu fark ettim ve hatırlamak hoşuma gitti.
Teknik açıdan da, sanat eseri gibiydi. 100'den fazla ressamın çalıştığı filmde, tüm kareler yağlı boya ile ve Van Gogh tarzında resmedilmiş. İzlemek haz vericiydi.


Fi Çi 6-7. Bölüm
6. bölümü İzmir'de ablamla izledim bir defa da. Çünkü o izlememişti ve 7'yi de beraber izlemek istiyorduk. 
7. bölüm nihayet gizemin biraz çözüldüğü bir bölüm olmuş ve son sahnesi (Eti) oldukça cesur olmuş.


Gelelim kitaplara:
Aslında elimde 4 kitap dolaştı İstanbul'dayken ama hepsi yarım kaldı (devam edilecek). İzmir'deyken de ancak 2 ince kitap bitirebildim. Ama ikisi de oldukça önemli kitaplar.

Genç Werther'in Acıları
Bu kitabı, yaklaşık 10 yıl önce İstanbul'a ilk geldiğimde Asmalımescit'te kocaman bir arkadaş grubu ile otururken yeni tanıştığım birinden duyduğumu ve not ettiğimi hatırlıyorum. Üzerinden yıllar geçti, 2-3 ay önce henüz edinebildim kitabı ve iki günde okudum. İlk kısmı çok beğendim, ama, ikinci kısım o kadar iyi değildi bana kalırsa.
Beni en çok etkileyen 250 yıl önce yazılmış olan bu kitapta, günümüz insanının benzer dertlerine, düşüncelerine rastlamak oldu. O kadar bugünün insanına aşina cümleler vardı ki satır satır altını çizdiğim... Şaşırıp kaldım. 
Sümerler'i düşündüm sonra, ya da Antik Yunan'ı... Hala onların 6000 ya da 3000 yıl önce keşfettikleri, düşündükleri meselelerle boğuştuğumuzu hissettiğim çok olur... İnsanlığın çok da ilerleyemediğini, aynı döngülerde saplanıp kaldığını düşünürüm.


Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Geçen sene tanışmıştım Stefan Zweig'la ve psikolojik tahlillerine hayran olmuştum. Bu kitabı da ablamın kütüphanesinden okudum. 55 sayfalık çok akıcı ve zengin bir hikaye. Ben yine Zweig'ın dilinden çok keyif alarak okudum.


Perşembe, Ağustos 10, 2017

sosyal medyada "iyilik illüzyonu"

sosyal medyada gördüklerimizin bir illüzyon olduğunu konuşuyoruz sürekli. ama yine de unutuyoruz zaman zaman bu gerçeği. oysa, eminim ben artık:
kimse ne gerçekten o kadar mutlu ne gerçekten o kadar güzel ne o kadar varlıklı ne o kadar nazik ne o kadar duyarlı ne o kadar kitap kurdu ne o kadar aşık...
seçtiğimiz anları seçtiğimiz düzenleme ve filtreler ile süslediğimiz, hayatımızın istediğimiz kadarını/ yanlarını gösterdiğimiz yapay bir zemin... sadece "estetik an"lardan ibaret. 
kendi instagram hesabımdan biliyorum en çok da...


mesela, bu fotoğrafa bakıp "ne şanslılar" diyebilirsiniz pekala... "ne güzel, ne kadar bağlılar" diye düşünebilirsiniz. ama pek azınız ardını görebilir...
evet, gerçekten de şanslıyız elbette. binlerce şükür annem ve ablam hayatımda olduğu için! (bu gerçekten de her gün defalarca tekrarladığım bir dua)
ve fakat, 
3ümüz çok bağlıyız da neden hep 3ümüzüz... 
eksikliği nasıl tamamladık yıllarca, nasıl birbirimize dayanarak ayakta dimdik durduk bugüne dek... nasıl mücadele ettik hayatta, hızla toparlanıp devam ettik... nasıl sardık kaybın yarasını...
kaybetme korkusuyla ne sert biçimde tanıştık da nasıl bir sevdiklerini kaybetme korkusu sardı hepimizi... nasıl sarıldık bu korku ile birbirimize...

ardındaki acıyı, yaşanmışlığı, emeği;
pek çok yaşıtımın aileyi reddettiği yaşta -ergenlikte- ailenin en kıymetli şey olduğunu deneyimleyerek idrak etmiş olduğumu kaç kişi anlayabilir sahi...

Çarşamba, Haziran 07, 2017

2017 mayıs ayı filmler (0) ve kitaplar (1), ve bir de dizi (fi)

"nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken
yıllar hayatlar geçiyor"
diye buyrulduğu gibi o güzel şarkıda; günler, haftalar, aylar nasıl geçiyor, gerçekten hiç anlamıyorum...
ne ara mayıs ayını devirdik de, haziranın bile ilk haftası geçti! şaşılacak şey:)

ne yazık ki, mayıs ayı epey verimsiz bir ay olmuş kitap ve film açısından...
ama, epey gezdim! iki hafta sonu şehir dışındaydım. birinde canım memleketim izmir'deydim, birinde de en sevdiğim memleketlerden akyaka'da.
izmir'de hıdrellezi kutladım annem ve ablamla, kıbrıs şehitleri'nde, kordonda gezdim, bomba yedim çelebi'de, boyoz yedim dostlar fırında, kemalpaşa'da köylerde kahvaltı yaptım.
akyaka'da ise çok yakın arkadaşımın evlilik öncesi eğlencesini yaptık bir teknede. canım ege'nin güzel sularında deniz sezonunu açtım, dut ağaçlarına daldım, 45'liklerle dans ettim.
çok çok güzeldi iki mini seyahatim de:)

eee bu seyahatlerin öncesi, sonrası, hazırlığı, planlaması derken oldukça zamanım gitti. 3-4 haziranda da finallerim olduğundan bu ay bir miktar zamanım da ders çalışmaya (çalışmaya:)) gitti.
hal böyleyken tek bir film bile izlememişim koca ay!

fi
ama bir diziye başladım, yayında olan 9 bölümünü izledim.


"türk standartlarının üstünde" diyorlar, ama, açıkçası ben öyle bulmadım. son yıllarda takip ettiğim tek dizi olan poyraz karayel çok çok daha başarılı bir metine sahipti mesela. ya da ilk türk internet dizisi masum efsaneydi...
fi'de bir yapaylık var beni içine almaya engel olan... oturmamış gibi. 9 bölüm izledim ama sevemedim gitti...

psikanalizin içinden
psikanalist bella habip'in 1996-2006 yılları arasındaki seminer ve konferans notlarını, çeşitli dergilerde yayımlanan makalelerini, psikanalizi tanıtmak amacıyla derleyip toplayarak bir araya getirdiği yazılardan ve konuşmalardan oluşan kitabı.


psikanaliz geleneği
psikanalizin çocuk, ergen ve ebeveyn dünyasına bakışı
psikanaliz ve kadınlık
psikanaliz ve tarih
psikanalizde birey ve topluluk
psikanalizin kliniği
olarak 6 temel başlıkta sunulmuş yazılar. en son da bir deneme yazısı mevcut.
psikanalitik söyleme ve yaklaşıma ilgi duyan herkesin -ruh sağlığı alanından olsun ya da olmasın- severek ve yararlanarak okuyacağını düşündüğüm bir kitap.
tavsiye olunur efem;) 

Salı, Mayıs 05, 2015

sahi, 15 milyon insan aynı şehirde ne yapıyoruz biz?

http://pinkket.blogspot.com.tr/2014/12/benim-istedigim-ne-agaca-benzer-ne-de.html
yazımda da yazdığım üzere, 3-5 yıl içinde şehr-i istanbul'dan ayrılıp, izmir ya da muğla'da bir kıyı kasabasına yerleşme hayalimiz var hayatımdakisevgiliinsan'la. stressiz, trafiksiz, kalabalıksız, sakin bir hayat yaşamak üzere...
büyük şehirlerde yaşayan pek çok insanın zaman zaman benzer hayallere kapıldığını biliyorum. ve fakat, bu düşüncemizin klişe bir modern insan hayali olarak kalmasını istemiyorum. zira, biraz da bu fikir sayesinde devam edebiliyorum istanbul'da yaşamaya.
geçtiğimiz günlerde harbiye roof'ta manzara eşliğinde yemek yiyip içkilerimizi yudumlarken bir dost sofrasında, yakın arkadaşım dedi ki "büyük şehirler için sorumluluk bizde aslında, şehrin ne hale geldiğini gören insanlarda! bu şehri yaşanılır kılmak için gitmeliyiz bizler."
öyle haklıydı ki... sahi, 15 milyon insan aynı şehirde ne yapıyoruz biz?

peki, nasıl oluyor da, bir ülkenin şehirleri arasında bunca nüfus yoğunluğu farkı olabiliyor? bu noktada, ülkeyi yönetenlere hiç sorumluluk düşmüyor mu?

Cumartesi, Nisan 25, 2015

ben her bahar...

istanbul'u çok sevsem ve bu şehirde çok mutlu olsam da; bittabi, memleketim olan izmir'in yeri ayrıdır bende. orada yaşayan ailem ve arkadaşlarımın yanı sıra salt şehrin kendisini de özlerim sıklıkla.
5 aydır bir fırsatını bulup da gidemediğimden burnumda tütüyordu son zamanlarda. ve nihayet kısa süreliğine de olsa ziyaret etme fırsatı yarattım kendime. 
6. yılım istanbul'da ve her yıl, baharı kutlama bahanesi ile nisanda muhakkak gitmeye çalışıyorum aslında izmir'e. zira, nisan en güzel ayıdır izmir'in. istanbul'un mayıstır mesela. izmir'de ise mayıs yavaştan kavurucu yaz aylarının sinyallerini vermeye başlar ve bu nedenle nisan gibi güzel görünmez gözüme. oysa nisanda hanımeli kokar izmir sokakları... yasemin kokar...


velhasıl 4 gün hem ailemle hem de şehrimle hasret giderme imkanım oldu. dedemin elini öptüm (kim bilir belki son defa), annemin el açma böreğini yedim, ege otları yedim bolca, çocukluk geleneğim olan kitap fuarı ziyaretimi gerçekleştirdim (artık eski anlamı kalmasa da, adet yerini bulsun diye bir kitap olsun aldım), foça'da gezdim, kozbeyli'de kahve içtim, kordon'da, kıbrıs şehitleri'nde yürüdüm, küçükavcı kahvesi içtim bol bol, üniversiteden çok yakın arkadaşımla görüştüm, her görüşümde büyüyen oğlu ile vakit geçirdim...
kızlarağası'nda kahve içemedim bu sefer; yasemin ya da barınak'ta da oturamadım bir akşam üstü, aklımda olan iki müzeyi  (kadın müzesi, maske müzesi) göremedim yine...
ama olsun, çok güzel zaman geçirdim ben izmir'de...






Cumartesi, Aralık 06, 2014

benim istediğim ne ağaca benzer ne de buluta...

"başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz
havası ayrı hava
..."


ne denli çok sevsem de şehr-i istanbul'u, çekip gitme isteğim dorukta son zamanlarda...
gitmek ve izmir foça, çandarlı, özdere gibi bir yere yerleşmek.
aslında hepimizin hayalinden farklı değil benimki de.
doğaya, doğama dönmek!


bahçeli bir ev; bahçede hayvanlar, ağaçlar; evde çiçekler, kitaplar ve sevdiğim adam!
az çalışmak, az kazanmak, bol okumak, bol yüzmek, bol yürümek. hepsi bu!
çok mu?

Çarşamba, Ekim 16, 2013

bayram tatili- izmir

zaman geçtikçe istanbul'a bağlanıyorum, 2 günü aşan uzaklaşmalarda zorlanıyorum esasen.
buna rağmen, çok güzel elbette izmir'de ve tatilde olmak.
blogumu eskiden beri okuyanlar izmir- istanbul sevdası noktasında geçirdiğim dönüşüme tanıktırlar.
ne ara kendimi bunca ait hissettim istanbul'a, ayrılmakta bunca zorlandım bilmiyorum.
bir de şu var aslında, istanbul'u izmir'i yaşadığımdan daha fazla yaşıyorum ben.
izmir'de iken belki de aile yanında olduğumdan çok fazla gezme, keşfetme faaliyetlerim olmuyordu. 
hala bilmediğim pek çok yeri var izmir'in. 
oysa, istanbul öyle mi ya? 
5. yılım istanbul'da; ilk zamanlarki kadar abartılı gezmesem de, hala sürekli turist merakında yaşıyorum istanbul'da...

velhasıl, istanbul hayatsa, coşkuysa, yaşam telaşıysa; izmir, koşturmadan uzaklaşıp dinlenmek, huzur bulmak ve demlenmek demek artık...


serde egelilik var; deniz, balık, rakı olmadan da olmaz elbet:)

(balıklıova- garip'in yeri)

kurban bayramına gelince, asıl düşüncem şu olsa da




yine de kurban verilir allah'a (elbette çağa uygun biçimde!!!) .

zira, bana kalırsa, dini yaşayış biçimi, inançtan ziyade gelenekseldir; nasıl gördüysen öyledir yani...

Perşembe, Ağustos 15, 2013

aşk sevdiğim şehirler gibidir...

9 gün izmir'deydim bayramda. 
ca'nım karşıyaka'mda, çeşme'de, çandarlı'da... 
ailemle, sessiz sakin, deniz'li.
çok güzeldi. 

her gidişimde izmir'i ne çok sevdiğimi anlıyorum...
ve fakat, buraya geliyorum sonra, "ahh" diyorum "nasıl da özlemişim"...
ya ben polyanna'yım, yaşadıklarımı sevmeyi biliyorum, elimde ne varsa onunla mutlu oluyorum; ya da hakikaten çok güzel izmir de istanbul da...

izmir tatilim ve bayram ziyaretlerimden biraz fotoğraf paylaşarak anlatmak istiyorum sizlere:

yalan yok; "bayram ziyaretleri" sevdiğim, önemsediğim ve keyif aldığım bir gelenek değil açıkçası. istanbul'a geldim geleli de izmir'de ve tatilde olma vesilesi sadece.
yine de kuzenlerin her bayram büyüyen çocuklarını görmek içimi neşelendiriyor!
hepsi de nasıl seviyor kameraları, hemen poz veriyor ve çeker çekmez de "bakayim" diyerek dokunmatik ekrana fıtı fıtı yapıyor :D





doğayla içiçe olmak ve sakinlik en sevdiğim şeylerden.
bunun için çandarlı birebir!


salıncakta kitap okumak oldukça keyifli;)


çeşme iş bankası tesislerinin ne denli güzel olduğundan daha önce de bahsetmiştim.


begonviller!
siz ne güzel çiçeklersiniz!
biraz datça biraz bodrumsunuz...


yavru kedileri çok sevdiğimi bilmeyen var mı?


velhasıl, dolu dolu, oldukça keyifli geçti günlerim.
şimdi yine istanbul, yine iş veee anında adaptasyon:)
hemen hafta sonu planları mesela, galata'ya mı gitsek, istanbul modern'e mi, istiklal'i de nasıl özledim, ya beşiktaş, ortaköy?...

bir de, güzel şarkılara hayran biri olarak "her güne bir şarkı" teması yapmaya karar verdim blogumda.
bugünün şarkısı çok sevdiğim yaşar'dan:


"...
kışlar bahara döner gibidir
var mı dünyada aşkından başka
aşk sevdiğim şehirler gibidir
..."

Çarşamba, Mayıs 01, 2013

nazarköy (12 mayıs pazar günü 4. boncuk şenliği var!!)

istanbul'dan geleni gezdirmek zordur, bilirsiniz;) 
geçen hafta izmir'de de ailem benzer zorluğu yaşadı benimle:) sağ olsunlar, karşıyaka çarşı'dan başlayıp seyirtepe, forum bornova, desem, kıbrıs şehitleri, kızlarağası çarşısı, kitap fuarı'nı gezdik birlikte 5 gün.
son günüm için de çandarlı, foça- kozbeyli ve nazarköy arasında kararsız kaldık. en sonunda, daha önce görmediğim nazarköy'e gitmeye karar verdik.

(aslında köye girip broşürlerden aldığımda, 2007 yılına kadar köyün adının "kurudere" olduğunu öğrendim. ve üniversitedeyken doğa ve dağcılık kulübü dodak'la  -köyün içine olmasa da- kurudere kanyonu'na geziye geldiğimi hatırladım.)


izmir'e yaklaşık 1 saat mesafede kemalpaşa'ya bağlı bu küçük (nüfus 350'ye yakın), şirin köye girer girmez nazar boncuklarıyla süslü evler karşılıyor sizi. biraz daha yürüyünce, nazar boncuğu ocakları, köy kadınlarının el emeği olan takı ve süs eşyalarının satıldığı stantlar ve el işi yöresel yemeklerin pişirildiği mekanlar çıkıyor karşınıza.


takılar ve süs eşyaları gerçekten çok güzel, biz 3 kadın olarak epey zaman geçirdik o stantlarda:)
ocaklara girip boncuk yapımını izlediğinizde (tabi o sıcağa 3-5 dakikadan fazla dayanabilirseniz), o takıların çok daha yüksek fiyatları hak ettiğini düşünüyorsunuz...
biz kahvaltıdan hemen sonra gittiğimiz için yemek yeme işine girmedik, sadece köy kahvesinde türk kahvesi içmekle yetindik; ama bence siz gittiğinizde yöresel yemeklerin tadına da bir bakın, eminim çok lezzetlilerdir! 

sözün özü, sevgili izmirliler, bence hala gitmediyseniz, en yakın zamanda bir fırsat yaratın ve gidin; gerçi izmir'in kavurucu sıcakları başlamış olsagerek, isterseniz rahat rahat gezmek için ekimi kasımı bekleyin;)

Cumartesi, Nisan 27, 2013

izmir'de izlediğim filmler

izinlerimden mümkün olduğunca kitap okumuş ve film izlemiş olarak dönmek isterim ki; o izni verimli geçirdiğimi hissedebileyim..
(ahh bir de film izlerken ve kitap okurken uyuyakalma sorunum olmasa, sanırım hayatımda şu ankinin 5 katı film izlemiş ve kitap okumuş olabilirdim! :) )

pazartesi izmir'e geldiğimden beri de, pek kitap okuyamasam da, 3 film izledim:


* elles (kadınlar): izmir'e her gelişimde uğramaya gayret ettiğim desem'de izledim. oldukça yoğun seks sahneleriyle zaman zaman zorlasa da merak uyandıran ve ilginç bir film. juliette binoche'u izlemeye doyamasam da film bıraktığı tad ve anlattığının derinliğini verebilme noktasında zayıf kalmış bence..
bu da filmden çok güzel bir şarkı..


* the savages (savage ailesi): bu film bana biraz another year'ı hatırlattı. severek izledim.


*august rush (kalbini dinle): pek bir methedilmesine karşın, beni hiç etkilemeyen bir film oldu. zira, sonu filmin başlarından kabak gibi ortada olan ve en ağır yaşam olaylarını bile yüzeysellik ve umutla anlatan hollywood tarzı filmlerden hiç hazzetmediğimi bilenler bilir.. 

maalesef pek sağlam bir film izleyemiyorum bir süredir...

Perşembe, Nisan 18, 2013

bağında bahçende pınarlarında/ içimi yıkamaya geliyorum



pazartesi memleketime gidiyorum ben!
şimdiden kıpır kıpır içim! 
ablamla ve izmir'le baharı yaşayacağım tam bir hafta!

"kirazlar olmadan tez vakitte
asmanın sürgün veren dallarında
nergisin zerenin taç yapraklarında
seninle baharı kutlamaya geliyorum
başımı omzuna yaslamaya
hayata yeniden başlamaya
bağında bahçende pınarlarında içimi yıkamaya
geliyorum!"

Perşembe, Kasım 15, 2012

yarim istanbul/ gel öpeyim gerdanından



son zamanlarda, bir süredir görüşemediğim eski arkadaşlarımdan "izmir'e dönme çaban ne oldu?",  yeni tanıdıklarımdan da "burada 4. yılın demek, peki izmir'e dönmeyi düşünüyor musun?" sorularını pek sık duyar oldum..
ilginç olan bu değil de, pek de düşünmeden ağzımdan dökülüveren "sanırım buradayım bir süre daha" cümlesi!
böyle bir karar verdiğimi ben bile bilmezken,  içim bu yöne meyyal demek ki..

madem bu yönde bir adım atıyorum, yaşayacağım yere artık geçici değil, biraz daha sürecek gözüyle bakmalı ve istediğim yerde yaşamalıyım sanırım..
gel gör ki, karakterimin en sağlam özelliği olan "kararsızlığım" beni bu konuda da yalnız bırakmıyor elbette!
bir yandan istiyorum ki kendimi güvende hissedeceğim bir siteye taşınayım... 
bir yandan da diyorum "yuhh ezgi, yaşlı mısın sen la? çoluk çocuklu insan mısın? yooo yooo! gençsin, hayata karışmalısın!" beşiktaş'ta fındıklı'da oturasım geliyor... 
sonra karşı taraf hem deniz kenarı hem sakin diye "oraya mı geçsem?" diyorum...
vs vs...


sonra kariyer planımla ilgili karmakarışık düşüncelerime dönüyorum, ev işini geçici süre unutuyorum. :) 
(kariyer planı karmaşam, bir başka yazının konusu olacaktır)