ablam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ablam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ağustos 10, 2017

sosyal medyada "iyilik illüzyonu"

sosyal medyada gördüklerimizin bir illüzyon olduğunu konuşuyoruz sürekli. ama yine de unutuyoruz zaman zaman bu gerçeği. oysa, eminim ben artık:
kimse ne gerçekten o kadar mutlu ne gerçekten o kadar güzel ne o kadar varlıklı ne o kadar nazik ne o kadar duyarlı ne o kadar kitap kurdu ne o kadar aşık...
seçtiğimiz anları seçtiğimiz düzenleme ve filtreler ile süslediğimiz, hayatımızın istediğimiz kadarını/ yanlarını gösterdiğimiz yapay bir zemin... sadece "estetik an"lardan ibaret. 
kendi instagram hesabımdan biliyorum en çok da...


mesela, bu fotoğrafa bakıp "ne şanslılar" diyebilirsiniz pekala... "ne güzel, ne kadar bağlılar" diye düşünebilirsiniz. ama pek azınız ardını görebilir...
evet, gerçekten de şanslıyız elbette. binlerce şükür annem ve ablam hayatımda olduğu için! (bu gerçekten de her gün defalarca tekrarladığım bir dua)
ve fakat, 
3ümüz çok bağlıyız da neden hep 3ümüzüz... 
eksikliği nasıl tamamladık yıllarca, nasıl birbirimize dayanarak ayakta dimdik durduk bugüne dek... nasıl mücadele ettik hayatta, hızla toparlanıp devam ettik... nasıl sardık kaybın yarasını...
kaybetme korkusuyla ne sert biçimde tanıştık da nasıl bir sevdiklerini kaybetme korkusu sardı hepimizi... nasıl sarıldık bu korku ile birbirimize...

ardındaki acıyı, yaşanmışlığı, emeği;
pek çok yaşıtımın aileyi reddettiği yaşta -ergenlikte- ailenin en kıymetli şey olduğunu deneyimleyerek idrak etmiş olduğumu kaç kişi anlayabilir sahi...

Çarşamba, Mart 11, 2015

istanbul, finlandiya ve daha bir sürü şey

vuhuu, 10 gün olmuş yine yazmayalı. 
avm'lerin küçük esnafı bitirdiği gibi bitirdi blog yazarlarını instagram.
paylaşım ihtiyacı instagramda kolay ve hızlıca giderilince bloglar eskisi kadar uğrak yeri olamıyor. ve fakat bendeki yeri ayrı...

bakalım, neler oldu peki bu zaman diliminde:
gri pasaportum geldi!!! iki hafta kaldı finlandiya'ya! bu sırada, önümüzdeki yıl için de bir proje daha yazdık; bu sefer isteğimiz portekiz ve almanya;)


annem istanbul'a geldi ziyaretimize. bunu duyan ablam da eklendi sonradan. hava koşulları el verdiği ölçüde gezdik biz de.
hava güzelken, pek sevdiğimiz boğaz hattını yürüyerek gezdik. ortaköy'den rumelihisarı'na... milyonuncu defa saygı duyduk yine şehr-i istanbul'a...
bu arada, bir şehri öğrenmenin en iyi yolunun onu yürüyerek kat etmek olduğunu söylemiş miydim;)


hava kötüyken ise, sevdiğim tek avm olan aqua florya'ya gidip manzaranın tadını çıkardık. 


istanbul akvaryum'u gezdik. turkuazzo'ya gitmiştik 5 yıl önce. istanbul akvaryum daha büyük, gez gez bitmiyor, bir koca gün geçirilebilir orada. yine de belli bir süre sonra, öyle yapay, kapalı yerlerde boğuluyormuşum hissi geliveriyor bana. size de olur mu hiç?


bir başka gün, rahmi koç sanayi müzesi'ne gittik. benim 5. gidişimdi. ama yine keyifle gezdim. müzenin ilk yapısı olan lengerhane binasını gezmemiştim daha önce, bu sefer orayı da gezdim ve o kısmı da çok sevdim.
yağmurlu ve/ya soğuk günlerde müze gezmenin harika bir fikir olduğunu söylemiş miydim peki;)


sonra hayatımdakisevgiliinsanın doğumgünüydü 4 mart. babamın da ölüm günü...
hayatımdaki en zor günün bile bendeki anlamını değiştirebilen bir hediye olduğunu düşünüyorum onun...  
evde mütavazi bir biçimde kutladık bu süper karizmatik yeni yaşını:) ellerimle pasta yaptım, sevdiği gibi, bisküvili.


kendisi 30 oldu! tanıdığımda 21, ilişkimiz başladığında 23'tü... 
en büyük dileğim, sağlığımızın, aşkımızın, sevgimizin, huzurumuzun, ağız tadımızın yerinde olduğu nice yıllar beraberce, e hadi, inşallah:)

Çarşamba, Şubat 04, 2015

oriflamebidunya.blogspot.com.tr

sevgili ablam peacelilyozge'nin yeni blogu ile tanıştırmak isterim sizleri.
bir süredir içinde yer almakta olduğu oriflame dünyası ile ilgili bir blog bu sefer.
onun sayesinde, kısa süre önce, ben de oriflame'e dahil oldum elbette :) 
hem ürünlerini hem de çalışma sistemini gayet iyi buluyorum.
ve bu doğal isveç kozmetiği dünyasına sizleri de davet ediyorum:
http://oriflamebidunya.blogspot.com.tr/2015/02/yeni-yeni-yeni.html
henüz ilk yazı; bakalım, heyecanla bekleyip göreceğiz devamını ;)


Pazar, Mart 17, 2013

kelebeğin rüyası- yılmaz erdoğan

nihayet 4 hafta sonra bilet bulup izleyebildim filmi..
güzel film.. 
görüntüler çok güzel öncelikle; gökhan tiryaki imzasını atmış yine.. dönemi yansıtan renkler, kıyafetler, evler çok hoşuma gitti benim..
acı bi hikaye ama ajitasyon yok; ki bu çok değerli bence..
mert fırat da kıvanç tatlıtuğ da gayet iyi oynuyorlar; ve diğer herkes de.. ama belçim bilgin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef.. ayrıca koca kadına liseli rolü de sırıtmış hakikaten..

onun dışında, filmde en çok sevdiğim şey, beni ilk gençliğime götürmesi oldu.. (bir filmi bize değiyorsa, içimizde bazı duyguları harekete geçiriyorsa severiz, bana kalırsa...)
sene 2000, ne feysbuk var ne msn ve hatta ne de cep telefonum..
14 yaşındayım, yeni yeni genç kız oluyorum, kendimi tanımaya çalışıyorum, yazarları şairleri keşfediyorum.. ablamın bir kitabı var, sık sık açıp açıp onu okuyorum.. 


bir de şiir defterim var elbette beğendiklerimi yazdığım..
seviyorum şiir okumayı.. zaman ayırıyorum şiir okumaya..
muzaffer tayyip uslu'yu da rüştü onur'u da behçet necatigil'i de o kitapta tanıdım ben..
muzaffer t. uslu ve rüştü onur'u unutmuşum bir daha karşıma çıkmadıklarından..
sonra filmi izlerken tanıdık geldi şiirler, gözümün önüne geldi şiir defterime kaydettiklerim...
ne ılık olur insanın içi böyle zamanlarda!

ne güzel zamanlardı be o zamanlar.. 
öyle şanslı hissediyorum ki kendimi, ilk gençliğimi, liseyi ve üniversiteyi dijital çağda yaşamadığım için.. 14-15 yaşlarımda şiir kitapları okuduğum için..

bir şiirle bitirmek yaraşır şimdi bu yazıyı:

öldükten sonra

diyecekler ki arkamdan

ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan



Salı, Aralık 25, 2012

biraz ablama, biraz çocukluğuma, ilk gençliğime...

evin ikinci (ya da daha kalabalık ailelerde küçük) çocuğu olmak belki çoğu insan için güzeldir; ama, benim için hayatımı çok büyük ölçüde etkileyen bir hoş tesadüf..
çok değerli bir ablam var çünkü benim.. 
annemden ve babamdan çok öte, çok başka.. 

hayatımı ilmek ilmek örerken ben, her anımda, her kararımda etkili olan bir insan o.. 
şu anki duyarlı, olgun karakterimin (:)) oluşmasında en büyük payın sahibi o.. 
çünkü ben çevreyi korumaktan, kağıtları ve aslında her şeyi tutumlu kullanmayı ondan öğrendim mesela.
iyi filmleri, iyi müzikleri, iyi kitapları, şiirleri, şairleri sonra...
onun sayesinde pek çok şeyle akranlarımdan önce tanıştım..
ilk gençlik bunalımlarımı onunla paylaştım, küçücük yaşta varoluşsal tartışmalar yaptım onunla...
ülkemde neler olduğunu anlamadığım zamanlarda ona sordum..
aa evet, en önemlisi de kitap okumayı sevmeyi öğrendim ondan.... 

sonra, sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, resim yapmayı, kompozisyon yazmayı, yemek yapmayı, takı yapmayı, giyinmeyi, hediye almayı ve daha nice yaşamsal beceriyi ondan öğrendim...

kendimi bu açıdan çok şanslı sayıyor ve herkese kendiminki gibi bir abla diliyorum;)

Cumartesi, Haziran 23, 2012

günaydın sayın seyirciler:)

sizlerle bu ara, her nedense, sıklıkla aklıma gelen bir çocukluk anımı paylaşmak istiyorum.
ablam ve ben küçükken bir kuşumuz vardı. adı da "mavican"dı, annem "tony" derdi, biz de "anne o köpek değil, kuş" derdik. cevap olarak "o zaman tüylücan diyim" derdi, yine "tony" demeye devam ederdi :)


neyse,
işbu ismi meçhul kuşumuz son derece evcildi, kafesinin kapısını hiç kapatmazdık, canı ne zaman isterse çıkar uçardı evde, hafta sonları aile kahvaltılarımıza eşlik ederdi masada, omzumuzda takılırdı saatlerce vs vs.
aaa, tabi bir de elbette konuşurdu! "canım, tony, mavikuş, kuşum" gibi kelimelerin yanı sıra en çok da ve en güzel şekilde "ezgi" derdi.

fakat kuşun ablamı daha çok sevdiğine dair çeşitli bulgular söz konusuydu. 
misal, kendimizce bulduğumuz bir oyun vardı:

kuşu sandıklı divanın sandığının tam ortasına bırakır, ablamla ikimiz de divanın bir kenarına geçer kuşu öpücüklerle çağırırdık. o da her zaman ablama doğru koşardı:)

tüm bu ilginç anıların içinde en saçma olanı ise şuydu:

ablam kuşun kendisini daha çok sevmesine rağmen, kendi ismini söylememesine bozulur "bence beni ezgi sanıyor" diye yorum yapardı :D

Çarşamba, Mart 21, 2012

işte öyle bir şey...

12 yaşındayım... babam yeni emekli olmuş. emekli olmuş dedimse yaşlı sanmayın, henüz 44 yaşında genç adam. yeni iş kurmuş, çok çalışıyor, 10-11'den önce dönemiyor eve. ama hep eli kolu dolu... özsüt yeni açılmış bizim ilçemize. profiterol alıyor, dondurma alıyor...
bazı geceler ablamla ben uyumuş oluyoruz o geldiğinde. öperek uyandırıyor bizi öyle durumlarda. uyanıp tatlımızı yiyoruz. konuşup gülüşüp öyle uyuyoruz...
....

11 yıl oldu babam aramızdan ayrılalı.
yaşam garip.. insan, bir süre sonra, hayatın akışı içinde yokluğunu hissetmiyormuş gibi oluyor.
sonra birden, bir akşam böyle bir anı geliyor gözümün önüne, boğazıma bir yumru oturuyor, evime giderken otobüste ağlatıyor zamansızca ...
...

anlıyorum o an; böyle bir adamla evlenmek, mutlu bir aile olmak istiyorum.

Perşembe, Ocak 26, 2012

bir evim olsun


"sömestr'sız olmaz" dedim ve yıllık iznimi kullanarak izmir'e geldim. dile kolay, 19 yıllık alışkanlık :) ablam da benden özenip, iznini kullanmaya karar verdi.
3 gündür, birlikte karşıyaka'mı gezdikten sonra, bugün evde oturup en sevdiğim şeylerden birini yapıyoruz: örgü örmek!
yalnızken hiç öresim gelmiyor, ama ne vakit annemi görsem canım istiyor.

ve, tahmin edeceğiniz gibi, ben yine izmir- istanbul ikilemindeyim :)
o değil de, sanırım "düzen" özlemindeyim ben. artık bir "yer"e "evim" diyeyim, gönlümce dekore edeyim vs..
en çok da, kitaplarımın yarısını annemin evinde öyle eğreti bir şekilde dururken görünce içim acıyor. benim evdekiler de benzer şekilde; sığmaya çalışıyorlar bir küçük dolaba..
her odasının bana ait olduğu ve birinin güzel bir kütüphaneyle çalışma odası olarak kullanıldığı güzel bir ev istiyorum ben...
kendimi ait hissettiğim, kendime ait hissettiğim..

Cuma, Ocak 20, 2012

kokoloji oynamak isteyen? ;)


elimdeki kitap biteli bir haftayı geçti ve hala yeni bir kitaba başlayamadım.
son yıllarda yaşadığım "az kitap okuma" sorunumun bir yönü de, biten kitabın ardından bir yenisini seçip başlamamın oldukça uzun zaman alması...
dün akşam, artık bir kitap seçmemin zaruretini hissederek, kendi kitaplığımın yanısıra ev arkadaşımın kitaplığını da gözden geçirdim.
bu arada "kokoloji" ye rastladım.
izmir'de 5-6 yıl önce ablam almıştı, eve misafirler geldikçe oynar ve epey eğlenirdik.
dün de evde 5 kişi olunca hemen oynamayı önerdim. bazılarımız sıkılsa da, değişik ve eğlenceli bir akşam oldu bence.
kitaptaki testlerin çok geçerli olduğunu düşünmüyorum elbette; en azından hepsinin.
zira, kültürel nedenlerle, nesneler ve olayların sembolize ettiklerinin farklılık göstermekte olduğunu iyi biliyorum.
yine de evrensel imgeler de olmalı ki, bazen gerçekten son derece çarpıcı sonuçlarla karşılaşılıyor. hem de hiç tahmin edilemeyen bir şekilde.
bilenler zaten seviyordur diye düşünüyorum; fakat bilmeyenlere farklı bir arkadaş sohbeti yaşamak için önerebilirim naçizane;)

Perşembe, Kasım 10, 2011

çoksevilmegereksinimim- volume onbinkırk

sanırım en çok bu konuda yazıyorum.
bu konuda değilmiş gibi görünenlerin altında da ekseriya bu tarz duygular var.
bugün bi anda fark ettim de, yeni değilmiş bu özelliğim. zira, bi anı geldi buldu beni 17-18 yıl öncesinden...
anlatayım, siz de görün;




bizim evde öğlen ve akşam babam geldiğinde "ona kapıyı açmak ve terliklerini getirmek" ablam ve benim çok önemsediğimiz bir şeydi. yarışırdık adeta.
bir öğlen, yine babam geldi yemeğe. tam hatırlayamıyorum, sıra bendeydi de ablam mı bozmuştu ne. kapıyı o açmıştı babama, babam da teşekkür etmişti ona...
o kadar üzüldüm ve ablama o kadar kinlendim ki, babam gidince, ilk işim yeni alınan barbibebeklerimizden ablama ait olanın zarif ayakkabısını koparmak oldu.
öcümü almıştım...

Çarşamba, Eylül 21, 2011

sahaf festivali





"kaçırdım, kaçırıcam" kaygılarıyla sahaf festivali'ne koştum cumartesi günü. daha doğrusu koştuk. haftasonu ablam gelmişti şehir dışından. çok güzel denk geldi. zira, sahaf festivali'ni beraber gezmek için daha uygun bir insan yok hayatımda...
(bu arada yeni öğrendim: pazar son değilmiş, bu haftasonuna uzatılmış meğersem!)

standları gezerken, bildiğimiz, duyduğumuz, okumak istediğimiz yüzlerce kitabın yanısıra, varlığından bile bihaber olduğumuz ne kadar da çok kitap olduğunu yeniden fark ettik...
bu rahatsız edici düşünceden kurtulmak için hemen festivalin dibindeki TRT binasının önündeki çay bahçesine oturup içeceklerimizi yudumlayarak istanbul'u seyrettik ;)
daha fazla bilgi için:

tek bir kitap aldım festivalden. remzi kitabevi- 93 basımlı yankı yazgan kitabı:




Pazartesi, Haziran 20, 2011

kelime kökeni aşkına!

sözcükleri, dili hep sevdim. sözcüklerin kökenini araştırmayı, eski kelimeleri yaşatmayı, kelimelere yeni anlamlar katmayı. (bkz: murathan mungan, elif şafak)
lakin, bir dönem iyiden iyiye kafayı takmıştım kelimelere. bir fihristim vardı bir de tdk sözlüğüm (o dönem internetle aram pek yoktu zaar...). mütemadiyen notlar alırdım o fihriste alfabetik sırayla.
işte o günlerden bir gün çılgınlarca "zerd" kelimesinin anlamını araştırdığımı bilirim.
nedeni şuydu:
şarkıların sözlerini anlamak konusunda bazen zorlanıyorum. hep ablama sorarım, o hemen anlar tüm şarkıyı.
o dönem de cem karaca'nın resimdeki gözyaşları şarkısına takmışım. "bu zerd-i beni yaşasaydın da görseydin" diye söyleyip duruyorum. ardından merak ediyorum tabi; " 'zerd' ne demek la?"
tabi araştırmalarım sonuçsuz kalıyor ve ablam koşuyor yardımıma yine, doğrusunu öğretiyor. ben de "zerd" diye bir kelimenin olmadığını öğreniyorum böylelikle...
not: buradan duman'ın belki alışman lazım şarkısını "eyni başı patlaar" şeklinde söyleyen sevgili alişim'e de selam olsun:)
("alişim eyn/ eyin ne?" diye sormuştum da kalakalmıştı canım benim.)

link de vereyim, tam olsun:

Çarşamba, Mayıs 25, 2011

maviş'in bebeği


çocukluğumda okuduğum bir kitap vardı... ablamdan bana kalan...

hikayesi şöyleydi:

"maviş adında bir köylü kızı annesiyle beraber bez bebekler diker ve satar. bir tane bebeğini çok sahiplenir ve onu köylerini ziyarete gelen bir turist kıza satarken çok zorlanır."

çok sevdiğim ve okurken hüzünlendiğim bir kitaptı. ancak sahaflarda o kadar aramama rağmen, o kitaba bir türlü ulaşamıyorum. sahafları geçtim, öyle bir kitabı internette bile bulamıyorum. adını yanlış hatırlıyor olabilirim. hikayeyi tanıyıp bana yardımcı olabilecek birileri varsa çok mutlu olacağım!

Cuma, Aralık 31, 2010

anne kafamda bit var


ben anaokulundayken ablam 4. sınıftaydı; ikimiz de sabahçıydık ve o beni sınıfıma bırakır ve sınıfımdan alırdı. bu süreçte diğer çocuklarla muhattap olurdu, çocuklar da onu severdi. birgün yine okul çıkışında yakın arkadaşlarımdan biri "abla, öğretmen bana not yazdı, ne yazmış, okur musun" dedi. ablam da kağıdı aldı ve "yarın yerli malı için fındık ceviz getircekmişsin, öyle yazmış öğretmenin" dedi. arkadaştan ayrıldıktan sonra da bana "sakın onunla oynama, öğretmen kafasında bit olduğunu yazmış" dedi. o zaman bu hikayeden çok etkilendiğimi sanmıyorum ama şu an ablamın ne kadar olgun ve düşünceli davranmış olduğunu oldukça iyi kavrıyorum.

*****

ablam bunu yaşamayı hiç hak etmemişti; çünkü, hem hassastı hem de kafasındaki bitin kaynağı kesin bendim:)

8-9 yaşındaydım sanırım.

annem, ablam ve ben kuafördeydik.

sıra ablama geldiğinde, saçı kesim öncesi taranırken, kuaför bir anda "ay ben bu saçı kesemem, bit var!" diye bağırdı.

ablam kızardı, annem utandı, bense hala bitten niye utanıldığını ve korkulduğunu anlayacak yaşta değildim.

bunu duyan bir başka müşteri de ayaklanıp "ay bir bakabilir miyim, hiç bit görmedim de" dedi.

bunun üzerine annem:

-hanfendi sizin kızınız var mı?

kadın:

-evet.

annem:

-okula gidiyor mu?

kadın:

-evet.

annem:

- o zaman görmüşsünüzdür.

neyse ki annem mahçubiyetini atıp, gereken şekilde davranmıştı;)

Pazartesi, Ekim 25, 2010

sürgün

şimdilerde şaşıyorum ben kendime...
soruyorum kendime:
"izmir'i bırakmayı nasıl göze alabildim ben?
nasıl düşündüm izmirsiz, ailemsiz yaşayabileceğimi?"...

Perşembe, Ekim 07, 2010

bi de müzik/ video koyabilmeyi öğrensem şu bloguma (tesadüfler-3)


"şebnem paker- dinle"yi dinlemek geldi dün içimden. yazdım youtube'a, dinledim.

sonra, bundan 13 yıl önce, o şarkıya eurrovision gecesinden sonra, bir kez daha ulaşmanın ne kadar zor olduğu geldi hatırıma.

epey çabalamıştık ablamla, şarkıyı bir kez daha dinlemek istiyorduk, sözlerini öğrenmek, şarkı ve solisti hakkında bilgi edinmek...

gel gör ki, istediğin an istediğin bilgiyi/ veriyi önüne getiren bir kaynak vardıysa da halktan uzaktı henüz.
-yazıyı klişeleştirmek isteseydim, tam da bu noktada "analog ve dijital fotoğraflar" üzerine düşünce paylaşımıyla devam ederdim. iyi giderdi belki.
fakat, niyetim o değil.-

niyetim yine, tesadüflerin insanı olduğumu göstermek.
bugün, bir öğrencim için istanbul'daki güzel sanatlar liselerini araştırırken, kadıköy avni akyol anadolu güzel sanatlar lisesi müzik bölümü öğretmenlerinden birinin şebnem paker olduğunu öğrendim.


Çarşamba, Ağustos 25, 2010

dama'yı yeniden keşfetmek


dün akşam 9 yaşındaki kuzenime "dama" öğretmeye kalkışınca; işbu oyunu, bizzat kendimin de en son onun yaşlarındayken oynamış olduğumu ve aslında oyunu pek de bilmediğimi fark ettim.

(ablamla oynardık, ben hep yenilirdim. bilgimiz temel kurallardan ibaretti, stratejilerden bihaberdik. )

derken, dedem dayanamayıp müdahale etti. dedem yıllardır -en azından ben kendimi bildi bileli- ilgilenmiyor olsa da, kendisinin gençliğinde bu konuda mahir olduğunu annemden duyardım.

dedemim müdahaleleriyle anladım ki, dama -gerçekten bilince- oldukça keyifli bir oyun ve sanırım yeni iptilam olacak.


15 yıl sonra yeniden tadına vardığım bu oyunu çevremdeki herkesle oynamadan rahat edemeyeceğimi buradan belirtir, bugüne dek "tavla oynayalım" diye baskı yaptığım herkesi "dama oynayalım" baskıma hazırlığa davet ederim.



Salı, Temmuz 06, 2010

annem ilginç bir karakter, vesselam.


gecekuşu, televizyon çocuğu'ndan bu yana okan bayülgen'in yaptığı tüm programları hiç kaçırmadan takip eden bir annem var benim.

ayrıca kendisi birol ünel ve fatih akın hayranı.

bir de filme başlar başlamaz filmin içine girebilme ve hatta sonunu kestirebilme yeteneği var.

bir de şu var:

10-15 yıl önceydi. aliağa'da yaşarkendi. ablam, annem ve ben bir yaz sabahı yürüyüşe çıkmıştık sahile. biraz ilerledikten sonra, denize düşmüş ve yüksek duvar (duvar da değil de, ne denir ona, deniz kenarına koruma amaçlı yapılan yükselti) nedeniyle kurtulamayan, çırpınan bir sokak köpeği gördük. "ah yazık, kıyamam" gibi doğal tepkilerden sonra, ablam ve ben, yolumuza devam etmek üzere adım atınca fark ettik ki annem köpeği bırakıp gidemeyecek. öylece bakıyor köpeğe, içi el vermiyor bırakıp gitmeye. bir anda kafasında lamba yandı sonra. beline bağladığı hırkasını çıkarıp denize savurdu ve köpeğin ona tutunmasını sağlayıp köpeği karaya çekti! köpek kurtulmuştu. hoplayıp zıplayarak, yol boyu bize eşlik ederek teşekkür etti. ablam ve ben ise hayret içindeydik, annemizin yeni bir yönüyle tanışmıştık o gün, annemiz bir kahramandı.

Salı, Mayıs 11, 2010

tüm sıkıntıların kaynağı: nüfus.



tespit bana ait değil ama duydum duyalı "hakikatten ya, ben bunu nasıl düşünememişim daha önce" deyip anında benimsemişimdir. ablamla beraberdik duyduğumuzda. izmir'de mutsuz bir okul müdüresiydi söyleyen. ablamla da tespit üzerine konuştuk sonra. o da benimle aynı fikirde. bana attığı bir mesajdan alıntı yapayım hatta:

"kalabalık bir şehirdeyiz yahu, aynı gün doktora gidemeyecek kadar. insan seli her yer. nüfus kötü şey vesselam, insanın rahatı kaçıyor."

insanlarımız öfkeli, stresli, telaşlı. çünkü; yetişmiyor hiçbir şey. sağlık, eğitim ve diğer alanlarda yeterli hizmet alınamıyor.

bir de vatandaşın da kural tanımazlığı, kentleşememiş gelenekleriyle (kentlilik iyi/kötü diye birşey demiyorum; sadece uyum gösterememek burda kastettiğim) sıra beklemeye tahammülsüzlüğü, araya adam sokma, hatır- gönülle işleri çabucak halletme arzusu, geldiği dairede işi hemen hallolmazsa memuru gözleriyle- sözleriyle rahatsız etmesi...

4200 mevcutlu bir okulda çalışıyorum ben de. haliyle iş yükü fazla. elimden geldiğince planlıyorum, yetiştirmeye gayret ediyorum ama çok imkanlı değil her öğrenciye ulaşmak/ yararlı olmak.

yaptığım planlar da sürekli bozuluyor maalesef. kontrol edemediğim pekçok değişken var çünkü; aniden gelen yazılar ve yazılarda talep edilenler, okulda ya da ilçede ani toplantılar, salonun dolu olması nedeniyle vereceğim seminerin pat diye ertelenmesi, patlak veren krizimsi olaylar (öğrencilerden birinin tuvalette katatoni yaşaması, öğrencilerden birinin bally kullandığından şüphe edilmesi, öğrencilerin ciddi davranış problemi gösterip davranış değerlendirme kuruluna yönlendirilmesi...) vs.

aslında artık oldukça hızlı uyum gösterebiliyorum programımın bozulmasına, hemen alternatif program oluşturabiliyorum.

ancak, anlayamadığım nokta şu; -özellikle velilerin- geldiklerinde sanki işim yok da onları bekliyormuşum gibi bir muamele beklemeleri.
öyle mi sanıyorlar acaba? hergün oturup "biri gelse de görüşme yapsam" dediğimi mi düşünüyorlar? bir hafta içinde hergün ne yapacağımı, her hafta cuma mesai bitimine kadar tamamlamam gereken işleri belirlediğim, yetiştirmem gereken işlerim ve bir tempom olduğu hiç akıllarına gelmiyor mu, çok merak ediyorum.

dün mesela, velinin biri geliyor, müdür yardımcımıza derdini anlatıyor, bir öğrenci görüşmemin ortasında bu bana haber veriliyor, görüşmemin ortasında çıkmak zorunda kalıyorum, veliye 15 dakika sonra kendisini alacağımı söylüyorum (bir sonraki görümemi de ertelemiş oluyorum böylece), onun tepkisi "ben çok bekleyemem ama hemen alamaz mısınız?" oluyor. nasıl ya?
gün içinde, daha sonra,bir başka öğrenci 11:30-12:20 görüşmesi için tam gelmişken, aynı anda bir başka öğrencinin kriz durumunun patlak vermesi ve 12:30 randevulu velinin gelip "beni hemen alamaz mısın, çocuk evde" demesi?
sonra, kriz durumundaki öğrenci ile görüşürken, öğrencinin ağladığını da görmesine rağmen, bir başka velinin kapıyı açıp "girebilir miyim" derken masama kadar gelmesi ve biraz beklemesini söylediğimde "çok kısa görüşmek istiyorum ama" diye diretmesi.
kendinin (kendi derdinin) herkesten (herkesinkinden) önemli olduğunu düşünmek de ne oluyor? nasıl böyle beklentileri oluyor insanların?

yanısıra bir de öğretmenlerden alınan geribildirimler var tabi beni deli eden.
rehberlik saatine girmememizden şikayetçiler. 96 şube ve yılda 18 rehberlik saati var, iki ps. dan. ve rehber öğretmeniz, yarılanıyor yani, 48 şube diyelim. yine de mantık olarak mümkün olmuyor. bunu kendileri nasıl düşünemiyor, ona şaşıyorum bu konuda da.
ayrıca o bir saatlik dersin ücretlerini de kendileri alıyorlar. ücretini aldıkları bir derse girmeyi istememek nasıl bir düşünce biçimi?

öğrencilere kızamıyorum, onların söylediklerinden baskı hissetmiyorum.
üzülüyorum sadece "bir ay önce listeye adımızı yazdırdık, hala görüşmeye çağırmadınız" dediklerinde...