memur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
memur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ocak 10, 2013

devlet hastanelerine muhtaç olanlara selam olsun!

bugün kontrollerim için şişli etfal'e gittim yine. orası gerçekten cehennem gibi bir yer, her gidişimde bir daha anlıyorum... bugün de o kadar çok üzüldüm ki.. doktorların, hemşirelerin ve dahi memurların hastalara karşı tavırlarındaki umursamazlık, kabalık ve öfke beni çok etkiledi.. öyle mutsuz ki hepsi ve tüm mutsuzluklarını halktan çıkarıyorlar sanki..  50-60 yaşındaki teyzeleri amcaları nasıl azarladıklarını görseniz şaşar kalırsınız, içiniz ezilir..
hani ben kendim için diyorum az çok okumuş, devlet kurumlarında işleyişi sistemi bilen bir tipim, ne dediklerini bir kerede anlayabiliyorum çoğu zaman.. ya da çok canımı sıkarlarsa "eeee" der en yakın özel hastaneye geçebilirim.. ama parası olmayan onların o tafralı suratlarına katlanmak zorunda..
o kadar acı ki..
ben de devlet memuruyum ve biz gelen her vatandaşa o kadar ilgili ve özenli davranıyoruz ki, başka kurumları bu şekilde görünce aklım almıyor.. 
evet bir doktor ya da memur olarak halinden memnun olmayabilir, iş yoğunluğu çok olabilir, mesleki tatmin yaşayamıyor olabilir... vs vs. bunların hepsini yürekten anlayabilirim.
ama bunların hiçbiri vatandaşa, hele ki hasta ve yardıma muhtaç bir vatandaşa, gereken ilgiyi göstermeme ya da kötü davranma hakkı tanıyamaz, tanımamalı...

Salı, Ocak 08, 2013

iş yerimden gülümseten anlar

çeşitli engel türleri olan bireylerle çalışıyorum ben. işim genel olarak, gelen bireyin performansını alıp eğitim ihtiyaçlarını belirleyerek ona yıllık eğitim planı hazırlamak üzerine. işbu performansta da çeşitli bölümler var; özbakım becerileri, toplumsal yaşam becerileri, matematik becerileri, sosyal hayat becerileri vs... bunların her birinin de alt amaçları var ve bu amaçlardan hangilerini ne düzeyde yapabildiğini ölçmeye çalışıyorum. 

bunu yaparken yaşadığım komik olaylardan biri:
hafif düzeyde zihinsel yetersizliği olan 9 yaşındaki bir çocuğa soruyorum:
"atatürk'ü biliyor musun?"
"evet biliyorum."
"hımm, ee bahsetsene, neler yapmış atatürk?"
"ölmüş"
:)

bir diğeri de aslında benim değil çalışma arkadaşlarımdan birinin başından geçti. şöyle ki:
toplumsal kurallara uyup uymadığını soruyor veliye, veli ne sorulduğunu anlamayınca örneklendirerek yardımcı olmaya çalışıyor arkadaşım:
"mesela bir alışveriş merkezine, sinemaya gittiğinizde o ortama uygun davranır mı?"
ve velinin naif cevabı:
"vallaha hocam, bizim başımıza hiç öyle şeyler gelmedi, bilmiyorum."

Çarşamba, Haziran 20, 2012

çalışmak çok zor (muş)

öyle garip ki iş hayatı!
hep derlerdi de bu kadarını beklemezdim ben..
"ne oluyor ki? öğrenciyken gayet mutlu, eğlenceli tipleriz de mezun olunca niye canavarlaşalım" diye düşünürdüm.
lakin, işin rengi öyle değil imiş maalesef..
kaldı ki, bildiğiniz üzere, devlet memuruyum ben. yani öyle "yükselme/ kariyer/ patronun gözüne girme/ yerini sağlama alma"  gibi özel sektör kaygılarından tamamen uzak bir iş yerinde görev yapıyorum..
öyle çok kalabalık da değil, 10 kişilik kurum. 
aman aman ağır ya da çok yoğun bir iş de değil..


ama görseniz, bir huzur bulamıyoruz...
çok canım sıkılıyor bu duruma...
"nedir yani? niye?" diye soruyorum, "ne derdimiz olabilir birbirimizle?"
cevap bulamıyorum, çözüm göremiyorum...
çalışan tüm insanlara kolaylıklar diliyorum.

Perşembe, Mayıs 17, 2012

"iş, avutur" derdim önceden.. gel gör ki...

bu da oldu...
3 yıllık çalışma hayatımda, nihayet dün sabah, işe gidip ağlaya zırlaya kendimi dışarı attım...
"kendimi var edemiyormuşum"
"bu iş beni tatmin etmiyormuş"
"çalışmak zorunda olan insanlardan olmak istemiyormuşum"
vs. vs.


ne "moderninsandertleri" yaşıyorum ben allahım!!
insanlar mesela "açlık"la mücadele ederken...

Salı, Mart 06, 2012

çalışmak değil beni bu telaş öldürecek...

bu hafta bir eğitim nedeniyle görevli izinliyim. eğitim 9:30- 12:30 saatleri arasında ve sonrasında serbestiz .
ne diyim, süper bir hafta;)
düşündüm de çalışmak günde 3 saatlik bir şey olsaydı, kimse şikayet etmezdi belki de..
temel sıkıntı, zamansızlık çünkü kanımca.
işten sonra ne eve ne dışarıda halledilmesi gereken işlere ne de hayata yetişebilmek.
oysa sabahtan çalışıp, öğleden sonra gün bize ait olsa mesela, her şeye yetişsek, koşturmasak, hep aklımız başka şeyde olmasa çok daha keyifli bir yer olur imiş dünya.
(2 günde kitap bitirdim mesela! biraz sindireyim, yazıcam yarın.)
bunu anladım ben bu hafta.

Çarşamba, Ocak 18, 2012

çağımızın hobisi; fotoğrafçılık


yeni değil benim bu hallerim.. çocukluğumdan bu yana hemen hemen her şeye (!) ilgi duyarım. fakat, ne yazık ki "ilgi" boyutundadır çoğu... ne bilgi ne beceri ne çaba...
son 15 yıldır gittiğim kurslardan an itibariyle aklıma gelenler:
badminton, gitar, tenis, pilates, dil konuşma terapistliği, resim, fotoğrafçılık, voleybol, basketbol, almanca, tiyatro, takı tasarımı...
hiçbirinde iyi bir aşamaya gelemedim.
şimdi fark ediyorum da, ne yeteneksizmişim meğersem:( ühüü, yazık bana:)

velhasıl, tam da bugün, 2005'te başlayıp yarım bıraktığım fotoğrafçılık kariyerim için bir adım attım:)
üniversitenin ilk yılının 2. döneminde EFOT'a (ege üniversitesi fotoğrafçılık topluluğu) giderdim. oradaki derslerin bana tek katkısı eğlenceli cunda ve şirince gezileri oldu. ve fotoğrafçılıkla alakam orada öylece kaldı.
bugün de BAKSAM'ın kursuna başladım. hadi hayırlısı;)
bahçelievler ilçesinde görev yapan öğretmenlere açılan ücretsiz kursları da duyurmuş olayım böylelikle:

Pazar, Aralık 11, 2011

ehliyet maceraları

hatırlarsanız eylül kararlarımdan biri ehliyet almaktı:


bakınca, bu kararım için, kendimden beklenmeyen bir hızla harekete geçtim sanırım.
çünkü yıllardır bana oldukça zor gelen ve bu nedenle sürekli ertelediğim bir şeydi.
ve nihayet bir ay içinde de ehliyetimi alabilicem.
yazılıları zaten geçmiştim ekimde. geçen hafta da direksiyon sınavım vardı ve başarıyla(!) verdim. şaka şaka, başarıyla veremedim:)
hayatımın ilk torpili oldu direksiyon sınavım. meb mensubu olduğumdan, pek hak etmesem de, zorlamayla (70 puanla) geçirmiş meslektaşlarım.
korkmayın, elbette bu halde trafiğe çıkmayacağım;)
zaten arabam da yok.

bu arada, iyki qashqai'm yok haa.
çünkü; olsa, herkesin gözü kalırdı bence. sonra, maazallah başına kötü şeyler gelebilirdi. mesela, ben içindeyken de gelebilirdi hem sonra.
o nedenle iyki yok. vallaha bak.

ühühüü.
çok güzel lan:(

Salı, Aralık 06, 2011

mim-2

mim'lere pek karışmadan yazan bir blog yazarı olarak, sevgili gugukkuşu http://gugukusu.blogspot.com/2011/12/odul-mimi.html ve sevgili milena http://ajivakas.blogspot.com/2011/12/cok-yonlu-blogger-odullerine.html beni değişik bir konuda mimleyince kayıtsız kalamadım. her ikisine de beni bu ödüle layık gördükleri için teşekkür ediyorum;)
bakıyorum da, kısa sürede epey yayılmış ve oldukça güzel yazılar ortaya çıkarmış başarılı bir mim olmuş.

mim şu şekilde:
öncelikle seni mimleyen bloga teşekkür ederek link paylaşılacak.
sonra, kendinle ilgili 7 gerçek yazılacak.
ve sonra da, çok yönlü bulduğun 10 bloga bu mim ödül verilerek kendisine haber verilecek.

benim aklıma gelen kendimle ilgili 7 gerçeğe gelince:
1) bloguma yeni yazı yazdıkça eskiler aşağıda kalıyor ve unutuluyor diye üzülüyorum :)
2) izmir’i de istanbul’u da çok seviyorum. ve izmire ailemin yanına dönmekle burada hayatımdakisevgiliinsan'ın yanında kalmak konusunda karar veremiyorum.
3) herhangi bir yeteneğim yok (ya da henüz keşfetmedim:)) ve bu beni üzüyor. oysa ben, iyi resim yapmayı, iyi şarkı söylemeyi ya da iyi dans etmeyi öyle isterdim ki…
4) uysalım, tepkilerim kontrollüdür. biraz daha baskın, cevval ve iş halleden biri olmayı çok isterdim.
5) devlet memuru olmaktan nefret ediyorum. yine de, alternatif bulamadığım için, istifa edecek cesaretim yok. hala mesleğimle ilgili yön çizebilmiş değilim. bu beni üzüyor. ama, bir gün iyi yerlere geleceğime dair bir inanç da içimde bir yerlerde öylece duruyor.
6) beni en çok öfkelendiren şeylerden biri, insanların fütursuz davranışları. katlanamıyorum. çok yüksek seste ve nedense hep saçmasapan müzik açan komşu, kaba davranışlar, yere çöp atanlar, patavatsızca konuşanlar vs... ben, biri herhangi bir davranışımdan/ sözümden rahatsız olur mu diye kendimi bunca kontrol ederken, diğerlerini rahatsız etme hakkını kendinde görenleri anlamakta zorlanıyorum.
7) mükemmel gitmiyor, biliyorum; yine de kendimi ve hayatımı çok seviyorum.
şairin dediği gibi, "yaşadığım iyi kötü günleri değişmem hiçbir cennet masalına". :)


unutmadan,
bir de kedileri çok seviyorum;)

*dediğim gibi, bu mim benim izlediğim bloglarda öylesine yaygın ki, sanırım mimlenmeyen kalmadı:) yine de bilin ki, hepinizi seviyorum&beğeniyorum.

Pazar, Kasım 20, 2011

ah yurdum

dün sabah haşimato kontrolüm için şişli etfal'deydim yine. bir kez daha fark ettim ki;

halkım, sıraya kaynak yapanlara gösterdiği tepkiyi, yaşadığı diğer haksızlıklara gösterse adaletin işlediği bir toplum olurduk ve kalkınırdık. çok ciddiyim! o amcalar, o teyzeler şahin gibi takipteler, yamuk gördükleri anda da müdahale ediyorlar. ah be amcam ah be teyzem, hayatta yaşadığımız en büyük haksızlık bu mu yani, nedir?

@@@

işim bitince çok sevdiğim osmanbey'de gezdim yine.. çok hoşuma gidiyor o semt. ve fark ettim ki, gündüzü gönlünce yaşamak gerçekten çok güzel! çünkü çalışırken, uyanır uyanmaz kendini sokağa, trafiğe atıyorsun, işyerine gidiyorsun ve hava kararınca çıkıyorsun ancak.. gün geçip gidiyor anlamadan, yaşamadan..

@@@

hazır yarım gün doktor iznim varken, koşa koşa açıköğretim'e de kaydoldum! üniversiteye başladım başlayalı, 2. üniversite hayalim vardı; lakin, 8 yıldır bir şekilde erteliyordum. nihayet başvurdum, hadi hayırlısı:)

ilgilenenler için çarşamba son tarih!

Cuma, Eylül 23, 2011

faşizan zihniyet her yerde

ne zaman bunca acımasız ve bencil oluyor insanlar.
ne zaman bir kalemde silip atmaya başlıyorlar "kendinden olmayan"ı...

ilgili bakan, öğretmenlerin yaz aylarındaki çalışma saatleri ile ilgili açıklamayı yapalı beri (1 haftadır) basını izliyorum da (sadece sözlükteki entry'lere bakmanız yeterli), ne çok kini varmış herkesin öğretmenlere...
öğretmenlerin kendilerine verilmiş hakkın alınıyor olmasına verdikleri doğal tepki kadar, onların bu tepkisine tepki verdi insanlar... adeta sevindi. alay etti resmen... bir başka meslek mensubunun iş saatlerinin artması/ azalması, kendi iş yüküne etki edecekmiş gibi.. anlamsızca...
(burda tartışmak istediğim; eğitim/ öğretmen kalitesi vs. değildir. eğitim sektörünün ortasında bir psikolojik danışman olarak, hepsinin ziyadesiyle farkında olduğumu düşünüyorum. fakat, bu çok çok başka, ve sanıyorum ki çözümsüz bir mevzudur...)
benim anlatmak istediğim, öğretmene ve hatta -genel anlamda bakacak olursak- memura, yöneltilen "sus otur, yeterince hakkın var, daha ne istiyorsun" tavrının, hiçbirimizi daha iyiye taşıyamayacağıdır.
yani, insani çalışma koşulları herkes için gereklidir. ve herkes bunun mücadelesini vermelidir. "madem ben kötü şartlarda çalışıyorum, o halde herkes it gibi çalışsın" zihniyeti hiç kimseye daha iyi şartları getirmez. başkalarının alınan haklarına sevinmek yerine, kendi haklarımız için mücadele etmek, sanırım daha yerinde bir davranış olacaktır...

not: yazıda "faşizan" kelimesi "kendinden olmayana tahammülü olmayan" anlamında kullanılmıştır.

Pazar, Eylül 04, 2011

MFÖ - Mecburen


pazartesi pekçoğumuz için zor bir gün olacak sanırım.
yarın işe başlayacak tüm kullarına güç ver yarabbim:)

Perşembe, Ağustos 25, 2011

uykuya hasret modern insanlarız

21. yüzyıl insanları olarak "uykuya hasret" gidicez bu hayattan, yemin ederim.
şimdi biraz araştırdım da "yeterli uyumamak" nelere nelere yol açıyormuş meğersem. "bu konuya biraz dikkat edelim" derim ben şahsen.

(Glaskow Üniversitesi, Fizyoloji Bölümü Şefi Profesör Colin Espie'nin röportajından alıntıdır: "24 saat yaşam kavramı yerleştikçe ve gece vardiyası yaygınlaştıkça uyku süresinden çalma alışkanlığı yerleşti. Evlerde video, televizyon izlemek, internet ile uğraşmak, geceleri dışarı çıkma olanaklarının ve eğlence türlerinin artması bu süreci iyice hızlandırdı.
....
Son yapılan bir araştırma, gelişmiş ülkelerde insanların bilinçli bir şekilde uyku sürelerini azalttığını ortaya koydu. Bilim adamlarına göre yetersiz uyku, yanlış beslenme ve hareketsizlik gibi insan sağlığını ciddi bir biçimde tehdit ediyor. Ayrıca zamanında uyumamak da uykusuzluk kadar zararlı.
...
Bir araştırmaya göre, uykusuzluk sorunu arttıkça merkezi sinir sisteminin ana içeriği olan gri maddenin miktarının azaldığını da gözlemledi.
...
Aşırı kilo kaybı, kronik yorgunluk ve daha bir çok yaşamı felç edecek düzeydeki hastalık uykusuzluğa bağlı olarak görülebilmektedir.
....)

Cumartesi, Mayıs 28, 2011

memuriyet zırvalıkları

sevgili özel sektör çalışanları,
evet memuriyet rahat. kendini güvende hissedebilmek, düzenli maaş, uygun çalışma saatleri gibi avantajları var. ama, tüm bu avantajlar bir yerden sonra dezavantaja dönüşebiliyor.
nasıl mı? durun, anlatayim:
insanın temel ihtiyaçlarından biri "takdir edilmek"tir bana göre. ve kamu çalışanıysanız terfi ya da zam gibi, işe motivasyonunuzu artırabilecek faktörlerden mahrumsunuzdur.
çalışanla çalışmayanın ayrımı yoktur. bu nedenle, bir süre sonra "milletin enayisi ben miyim la?" diye sorgulamalara başlamak, öfkelenmek ve nihayetinde çabalamaya son vermek kuvvetle muhtemeldir.
işe başlayabilmek için gerekli olan lisans eğitimini tamamlamak dışında kendininizi geliştirmek için yaptığınız tüm o faaliyetlerin devletin gözünde hiçbir değeri yoktur (yabancı dil bilgisi, yüksek lisans, edindiğiniz sertifikalar, deneyimleriniz...)
örneğin, aralıktaki kpds'den 83 aldım, yani B gurubundayım. ve devletimizin bana verdiği dil tazminatı aylık 32 tl ! yüksek lisans yapmış arkadaşlarımın da aylık 50 tl ekleniyor maaşlarına!
oysa, şirketlerde çalışan arkadaşlarımın aldığı dil tazminatını, gittiği tango kursunun şirket tarafından karşılandığını, tky kapsamında yapılan etkinlikleri, şirketin alt katında spor salonlarının olduğunu duyuyorum...
toplumu eğitmek görevini üstlenen bir meslek mensubu olarak öğretmenler ve topluma hizmet eden memurlar, amann sakınn kendini geliştirmesin, niteliklerini artırmasın! ne gerek var ki!
inanın, artık her gidişimizde sinirlendiğimiz devlet dairelerinde çalışanların kazuletliğini anlıyorum artık!

Salı, Temmuz 06, 2010

benim bir gözlemim var

özel sektörde ve dolayısıyla yoğun çalışanlar kamu çalışanlarından pek hazzetmezken, kamu çalışanları da kendi aralarında öğretmenlerden pek hoşlanmazlar (tatilleri çok diye) ve nihayet öğretmenler de okulda çalışan psikolojik danışmanları (milli eğitim bakanlığının verdiği -çok da anlamlı olmayan- ünvanla "rehber öğretmen"leri) pek çekemezler.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

üniforma


karşı olduğum dönemler oldu benim de. anlam veremediğim zamanlar...
gerekliliğini anladım sonra.

gelir dağılımının böylesine adaletsiz olduğu topraklarda, en azından okul saatlerinde tüm çocukları eşitlemekti bir anlamda.
insanların zenginliği de fakirliği de aslında yüzlerinden okunsa da...

iş hayatında giyime getirilen sınırlılıklar da başta hoşuma gitmese de, sonradan anladım ki ciddi bir zaman tasarrufuymuş meğersem. giyim çok seçenekli bir mevzuu olduğundan, seçeneklerin 4 kumaş pantolon, 3 resmi etek, 10 gömleğe inmesi insanı gerçekten rahatlatıyor.

benzer şekilde öğrenciler için de zaman tasarrufu tabi. o yaşlarda ziyadesiyle yaşanan "off ne giycem ben!" sendromu önlenmiş oluyor üniforma sayesinde.

bir de yine iş hayatındakiler için insanları ciddi, standart ve özenli giyinmeye teşvik etmek önemli aslında. çalışan ve vatandaş/ müşteri ayrımı olması gerekli birşey bence. bir de çalışanların saçmasapan, bilinçsiz giyinmesi de önlenmiş oluyor. zira, insanların ne giyeceği belli olmayabilir.

"iyi de ne demek, kendi seçemez mi, kim belirliyor, ne hakla" diyenlere katılmıyorum.
bu konuda "laissez faire" diyemiyorum.

Salı, Mayıs 11, 2010

tüm sıkıntıların kaynağı: nüfus.



tespit bana ait değil ama duydum duyalı "hakikatten ya, ben bunu nasıl düşünememişim daha önce" deyip anında benimsemişimdir. ablamla beraberdik duyduğumuzda. izmir'de mutsuz bir okul müdüresiydi söyleyen. ablamla da tespit üzerine konuştuk sonra. o da benimle aynı fikirde. bana attığı bir mesajdan alıntı yapayım hatta:

"kalabalık bir şehirdeyiz yahu, aynı gün doktora gidemeyecek kadar. insan seli her yer. nüfus kötü şey vesselam, insanın rahatı kaçıyor."

insanlarımız öfkeli, stresli, telaşlı. çünkü; yetişmiyor hiçbir şey. sağlık, eğitim ve diğer alanlarda yeterli hizmet alınamıyor.

bir de vatandaşın da kural tanımazlığı, kentleşememiş gelenekleriyle (kentlilik iyi/kötü diye birşey demiyorum; sadece uyum gösterememek burda kastettiğim) sıra beklemeye tahammülsüzlüğü, araya adam sokma, hatır- gönülle işleri çabucak halletme arzusu, geldiği dairede işi hemen hallolmazsa memuru gözleriyle- sözleriyle rahatsız etmesi...

4200 mevcutlu bir okulda çalışıyorum ben de. haliyle iş yükü fazla. elimden geldiğince planlıyorum, yetiştirmeye gayret ediyorum ama çok imkanlı değil her öğrenciye ulaşmak/ yararlı olmak.

yaptığım planlar da sürekli bozuluyor maalesef. kontrol edemediğim pekçok değişken var çünkü; aniden gelen yazılar ve yazılarda talep edilenler, okulda ya da ilçede ani toplantılar, salonun dolu olması nedeniyle vereceğim seminerin pat diye ertelenmesi, patlak veren krizimsi olaylar (öğrencilerden birinin tuvalette katatoni yaşaması, öğrencilerden birinin bally kullandığından şüphe edilmesi, öğrencilerin ciddi davranış problemi gösterip davranış değerlendirme kuruluna yönlendirilmesi...) vs.

aslında artık oldukça hızlı uyum gösterebiliyorum programımın bozulmasına, hemen alternatif program oluşturabiliyorum.

ancak, anlayamadığım nokta şu; -özellikle velilerin- geldiklerinde sanki işim yok da onları bekliyormuşum gibi bir muamele beklemeleri.
öyle mi sanıyorlar acaba? hergün oturup "biri gelse de görüşme yapsam" dediğimi mi düşünüyorlar? bir hafta içinde hergün ne yapacağımı, her hafta cuma mesai bitimine kadar tamamlamam gereken işleri belirlediğim, yetiştirmem gereken işlerim ve bir tempom olduğu hiç akıllarına gelmiyor mu, çok merak ediyorum.

dün mesela, velinin biri geliyor, müdür yardımcımıza derdini anlatıyor, bir öğrenci görüşmemin ortasında bu bana haber veriliyor, görüşmemin ortasında çıkmak zorunda kalıyorum, veliye 15 dakika sonra kendisini alacağımı söylüyorum (bir sonraki görümemi de ertelemiş oluyorum böylece), onun tepkisi "ben çok bekleyemem ama hemen alamaz mısınız?" oluyor. nasıl ya?
gün içinde, daha sonra,bir başka öğrenci 11:30-12:20 görüşmesi için tam gelmişken, aynı anda bir başka öğrencinin kriz durumunun patlak vermesi ve 12:30 randevulu velinin gelip "beni hemen alamaz mısın, çocuk evde" demesi?
sonra, kriz durumundaki öğrenci ile görüşürken, öğrencinin ağladığını da görmesine rağmen, bir başka velinin kapıyı açıp "girebilir miyim" derken masama kadar gelmesi ve biraz beklemesini söylediğimde "çok kısa görüşmek istiyorum ama" diye diretmesi.
kendinin (kendi derdinin) herkesten (herkesinkinden) önemli olduğunu düşünmek de ne oluyor? nasıl böyle beklentileri oluyor insanların?

yanısıra bir de öğretmenlerden alınan geribildirimler var tabi beni deli eden.
rehberlik saatine girmememizden şikayetçiler. 96 şube ve yılda 18 rehberlik saati var, iki ps. dan. ve rehber öğretmeniz, yarılanıyor yani, 48 şube diyelim. yine de mantık olarak mümkün olmuyor. bunu kendileri nasıl düşünemiyor, ona şaşıyorum bu konuda da.
ayrıca o bir saatlik dersin ücretlerini de kendileri alıyorlar. ücretini aldıkları bir derse girmeyi istememek nasıl bir düşünce biçimi?

öğrencilere kızamıyorum, onların söylediklerinden baskı hissetmiyorum.
üzülüyorum sadece "bir ay önce listeye adımızı yazdırdık, hala görüşmeye çağırmadınız" dediklerinde...



Pazartesi, Mayıs 10, 2010

zorunlu hizmet affı gerçekten saçmalık, çünkü sadece şans faktörü rol oynuyor.

bana kalırsa, zorunlu hizmet uygulamasının mantıklı yönleri olmakla beraber mantıksız yönleri de var.
yani şehirler/ bölgeler arası şartların çok farklı olduğu bir coğrafyada, tercih edilmeyesi yerlerin de tercih edilmesini sağlaması iyi tabi. ama, sadece puan üstünlüğüne bağlı tercih yapılması da bunu sağlar gibi geliyor aslında. yüksek puanı alan istediği yere gider, daha düşük alan mecburen az tercih edilen yere gider (ya kendi düşünüp oraları yazar tercihine ya da 21. tercihi işaretler).
başarıya göre bir sınıflama kabul edilebilir birşey bence, herkes puanının el verdiği ölçüde istediği yere yaklaşır.
bu anlamda, zorunlu hizmet mutlaka olması gereken bir uygulama değil aslında.
ama böyle bir uygulama varken, sadece belli tarih aralıklarında atananların af hakkı tam bir haksızlık ve saçmalık. bir de "müjde" diye ilan ediliyor. kim için müjde?
biliniyor ki, pekçok insan bir an önce zorunlu hizmeti aradan çıkarma isteğiyle ilk atamalarında o yönde tercih yapıyor. ve bu şekilde hareket etmiş o kadar insan, şu anda bunu boşu boşuna yaptıkları için kızgın ve haksızlığa uğramış hissediyor, daha iyi yerlerde olmayı hak ettiklerini, çektikleri zorlukların karşılığını alamadığını düşünüyor.
kısacası, bir kısım öğretmeni sevindirirken bir kısım öğretmeni kızdıran adillikten çok uzak saçma bir değişiklik.