Pazar, Ocak 20, 2013

rahmi koç sanayi müzesi


ilk,10 yıl önce, lisedeyken, okul gezisi ile istanbul'a geldiğimde gezme fırsatım olmuştu.. hem de istanbul'a ilk gelişimdi! (bu arada o gezi de ne geziymiş arkadaş, 3 günde görmediğimiz yer kalmamış!)

daha sonra, rehber öğretmen olarak istanbul'a atanınca, çalıştığım ilköğretim okulu öğrencileri ile gezmeye gitmiştim 2 sene üst üste.. her seferinde bir mutluluk bir mutluluk bende! sanırsınız fen, teknoloji, bilim ve sanayii benden sorulur :)
hayatımdakisevgiliinsan'ın da bayılacağını bildiğimden hep onunla da birgün gitme isteği vardı içimde; ama, bir türlü fırsat olmamıştı 4 yıldır. 


nihayet, dün, ona bir sürpriz yaparak, yağışlı bir cumartesiyi orada geçirme kararı aldım! çok da iyi yaptım;) 
tavsiyem, bu kapalı ve soğuk havalarda alışveriş merkezlerinin sıkıcı kalabalığına teslim olacağınıza, eşinizle dostunuzla, çocuğunuzla böyle bir plan yapın! pişman olmayacaksınız;)

Cumartesi, Ocak 19, 2013

naked- mike leigh

geçtiğimiz aylarda another year'ı izleyip pek sevince yönetmenin diğer filmlerini de merak edip listeme almıştım.. 
1993 yapımı "naked"ini izledim geçenlerde..
film son derece karamsar ve etkileyici.. 
diyaloglar sağlam ve hatta zaman zaman anlaşılması zor..
kaçırdığım çok şey olduğuna eminim.. 
açık bir kafayla çok kere izlenebilecek sağlam bir film..


Çarşamba, Ocak 16, 2013

decathlon

ilk ne zaman keşfettiğimi hatırlamıyorum; ama şunu biliyorum ki o ilk günden beri belli aralıklarla gidip gezme isteği duyuyorum ve ne zaman gitsem de her şeyi alasım geliyor...
zira burası, benim gibi "gerçek hobisi -ve maalesef yeteneği- olmayan ve hayattaki pek çok şeye heves eden" biri için biçilmiş kaftan adeta :)
görmelisiniz beni orada!


biniciliğe özeniyor 
"hiç dalış yapmadım" diye hayıflanıyor 
hayatımdakisevgiliinsan'a balığa çıkmak için baskı yapıyor 
"evet evet yüzmeyi çok iyi öğrenmeliyim" diye kararlar alıyor
bisikletimi çalanlara bir kez daha okkalı bi küfür savuruyor
"tenise mi başlasam" diye sorguluyor 
çok özlediğim masa tenisini deniyor
çocukluğumda paten kayışımı hatırlıyor
"arada çıkıp sitenin sahasında basketbol oynanabilir" aslında diye hevesleniyor
"yaaa ben niye hala bir trekking grubuna yazılmadım" diye üzülüyor 
kış bitmeden bi yerlere kayağa gitmeye söz veriyorum
:)
kısacası gerçek bir spor delisine dönüveriyorum orada gezdikçe.
biliyorum ki, bu konuda yalnız da değilim! öyle değil mi? ;) 

devlet hastanelerine muhtaç olanlara selam olsun-2

sürekli hastalık ve doktor macerası anlatıp dertlenen teyze gibi oldum; ama, söz bu son! (en azından bir süreliğine;))

neyse efendim, şurada anlattığım üzere, geçen perşembe şişli etfal endokrin bölümüne gidip doktorun istediği tahlilleri yaptırdım. 
doktora tahlil sonuçlarımı alınca kendisine hemen gelip gelemeyeceğimi sorunca bana "1 hafta- 10 gün içinde öğleden sonra randevusuz gelebilirsiniz" dedi, ben randevusuz kabule şaşırınca "bankodakiler sorun çıkarabilir, öyle olursa direkt bana gelin" dedi.
velhasıl "1 hafta 10 gün" muğlak bir zaman birimi olduğundan ve işimi şansa bırakamayacağımdan, 1 hafta dolmadan gitmekten yanaydım. 
bugün nihayet erken çıkabildim ve koşa koşa gittim hastaneye. 
3,5'ta gişedeydim, durumumu anlattım, şak yeni bir bilgi: 
"yalnız kontrol muayeneleri için 1de gelip barkod alınıyor, barkodsuz alamayız". 
biraz açıklamaya çalıştım ama baktım insani bir pırıltı yok memurda, doktorun kapısına gittim, odaya gelmesini bekledim 15 dk. 
geldikten sonra allahtan sırada hastası yoktu da, hemen giriverdim.
durumu ona da anlattım, barkod sordu o da, dedim: 
"vermediler, 1'de gelmem gerekiyormuş ama siz o gün öğleden sonra gelebileceğimi söylediniz, ben de anca gelebildim işten izin alıp"
"tamam gelin o zaman" dedi!

nasıl ya, nasıl yani? madem olabiliyor, neden o gişedeki memur benim 1 günümü daha almaktan yana tavır sergiliyor?

neyse, sevindim ben, sonuçlarımı gösterdim. ve doktorumuz elbette ki asla göz teması kurmayarak:
"ne kullanıyordun sen?" dedi
"....... 50 mg" dedim
"devam et" dedi.
"eee, reçete?" dedim
"artık reçete verilmiyor zaten, ama şu an sisteme de işleyemiyorum arızalı" dedi
"ee sgk karşılamayacak yani" dedim
"zaten çok ucuz ilaç" dedi
"ben bir de kansızlık ve b12 eksikliği ilaçları kullanıyorum, o gün de söylemiştim, onları da yazdıracaktım ama?" dedim
"onların benimle alakası yok" dedi
"iyi" dedim..

ve lanet ettim bir kez daha..
adı da "eğitim araştırma hastanesi" bir de!
özele güvenilmiyor ota boka tahlil tetkik çıkarıyorlar diye, devlete de güvenilmiyor ilgisizlikten ölecekler diye...
ne diyim, allah herkese sağlık nasip etsin, kimseleri düşürmesin hastanelere..

o kadar kırgın çıktım ki yine hastaneden, çok sevdiğim osmanbey bile kötü göründü gözüme.. daha da genelleyip, yere göğe sığdıramadığım istanbul'dan soğudum bir anda.. öyle küçük öyle değersiziz ki her birimiz burda, çünkü ölümüne kalabalık, herkes yaşam mücadelesinde..

"yaşanmaz burada, gidelim" dedim kendime..

Pazar, Ocak 13, 2013

parça parça olmuş gönlüm...



...
"can cana
şerefe"
...

Cuma, Ocak 11, 2013

eski günler..

biz 3 yakın kız arkadaştık ilk gençliğimizde..
(hala da öyleyiz, maşaallah!)

(2007-zeytinli)

yaşıtlarımızın tüm komplekslerine karşın, her hafta pazarı gezmek ve bir şeyler almak en büyük zevklerimizdendi 3ümüzün...
bir de 10-15 halley alıp çimlerde oturup yemek..
ya da koca kutu cartedor'ları :)

(bu arada, hala, çekilmiş şööyle sağlam güzel bir fotoğrafımız yokmuş, bir kez daha anladım! ;))

Perşembe, Ocak 10, 2013

devlet hastanelerine muhtaç olanlara selam olsun!

bugün kontrollerim için şişli etfal'e gittim yine. orası gerçekten cehennem gibi bir yer, her gidişimde bir daha anlıyorum... bugün de o kadar çok üzüldüm ki.. doktorların, hemşirelerin ve dahi memurların hastalara karşı tavırlarındaki umursamazlık, kabalık ve öfke beni çok etkiledi.. öyle mutsuz ki hepsi ve tüm mutsuzluklarını halktan çıkarıyorlar sanki..  50-60 yaşındaki teyzeleri amcaları nasıl azarladıklarını görseniz şaşar kalırsınız, içiniz ezilir..
hani ben kendim için diyorum az çok okumuş, devlet kurumlarında işleyişi sistemi bilen bir tipim, ne dediklerini bir kerede anlayabiliyorum çoğu zaman.. ya da çok canımı sıkarlarsa "eeee" der en yakın özel hastaneye geçebilirim.. ama parası olmayan onların o tafralı suratlarına katlanmak zorunda..
o kadar acı ki..
ben de devlet memuruyum ve biz gelen her vatandaşa o kadar ilgili ve özenli davranıyoruz ki, başka kurumları bu şekilde görünce aklım almıyor.. 
evet bir doktor ya da memur olarak halinden memnun olmayabilir, iş yoğunluğu çok olabilir, mesleki tatmin yaşayamıyor olabilir... vs vs. bunların hepsini yürekten anlayabilirim.
ama bunların hiçbiri vatandaşa, hele ki hasta ve yardıma muhtaç bir vatandaşa, gereken ilgiyi göstermeme ya da kötü davranma hakkı tanıyamaz, tanımamalı...

bizi üzen neyse burda bitsin..




yarım kaldı sende kalsın kalsın yarım...
tadın kaldı bende kalsın bende tadın...
bir daha dokunursan bir kez daha bana dokunursan...
karışırız karışır dünle yarın..
bizi üzen neyse burda bitsin...

Salı, Ocak 08, 2013

iş yerimden gülümseten anlar

çeşitli engel türleri olan bireylerle çalışıyorum ben. işim genel olarak, gelen bireyin performansını alıp eğitim ihtiyaçlarını belirleyerek ona yıllık eğitim planı hazırlamak üzerine. işbu performansta da çeşitli bölümler var; özbakım becerileri, toplumsal yaşam becerileri, matematik becerileri, sosyal hayat becerileri vs... bunların her birinin de alt amaçları var ve bu amaçlardan hangilerini ne düzeyde yapabildiğini ölçmeye çalışıyorum. 

bunu yaparken yaşadığım komik olaylardan biri:
hafif düzeyde zihinsel yetersizliği olan 9 yaşındaki bir çocuğa soruyorum:
"atatürk'ü biliyor musun?"
"evet biliyorum."
"hımm, ee bahsetsene, neler yapmış atatürk?"
"ölmüş"
:)

bir diğeri de aslında benim değil çalışma arkadaşlarımdan birinin başından geçti. şöyle ki:
toplumsal kurallara uyup uymadığını soruyor veliye, veli ne sorulduğunu anlamayınca örneklendirerek yardımcı olmaya çalışıyor arkadaşım:
"mesela bir alışveriş merkezine, sinemaya gittiğinizde o ortama uygun davranır mı?"
ve velinin naif cevabı:
"vallaha hocam, bizim başımıza hiç öyle şeyler gelmedi, bilmiyorum."

Pazartesi, Ocak 07, 2013

yeni yılın 2. kitabı- şemspare

hızımı alamadım ve yeni yılın ilk haftasında ikinci kitabımı da bitirdim.
“amanın da amanın! yeni yılla beraber amma da gaza gelmiş bu kız” diye düşünmeyiniz efendim; şöyle diyelim “sadece epey fırsatım oldu.” 
zira, yılbaşı münasebeti ile geçtiğimiz haftayı bağlayıp yıllık izin kullandım ve memleketime (izmir) geldim. aslında, okumaya fırsatım olmaz diye yanımda hiç kitap getirmemiştim; ama, gelince, ablamın kitaplığından kısa kısa bölümlü, kolay okunabilir kitapları okumaya karar verdim. gezmelerin, sevdiklerimle buluşmaların yanı sıra, zaman buldukça da okudum.

gelelim “şemspare”ye:


daha önce de yazmıştım:
elif şafak, çok başarılı bir romancıdır benim nazarımda, ama konu gazete yazılarına gelince iş değişir.. emek verilerek ortaya çıkmış hiçbir ürünü bir kalemde silip atmak istemem elbette; ama, tüm romanlarını okumuş biri olarak insan soruyor “nerede romanlarındaki o söyleyiş güzelliği, dilin o enfes kullanımı?”…

her romanında son derece özgün, yeni ve yaratıcı olan elif şafak, maalesef deneme tarzı yazılarında ve hatta röportajlarında ve söyleşilerinde sürekli kendini tekrarlıyor bana kalırsa.. belli konular (yazma halleri, seyyah halleri..) ve hatta aynı kelimeler (katre, akide şekeri…) etrafında dönüyor..

bu konuları anlatmak istiyor olabilir tabi ki, herkes istediğini yazmakta özgür sonuçta. benim söylemek istediğim; “artık bana keyif vermiyor”.. yine de, yer yer oldukça değerli tespitlerde bulunmuş ve vurucu bir biçimde ifade etmiş elbette. ben her yazdığını okuduğumdan, gözümde biraz sıradanlaşmış olabilir.. kısacası beni pek sar(s)masa da, yazarla yeni tanışacaklar için keyifli bir buluşma olabilir bu kitap..