leyla erbil, okumamış olduğum için hayıflandığım değerli türk yazarlardandı bir süredir.
nereden başlasam, neyi okusam kararsızlığını yaşarken, yakın zamanda oluşturduğumuz "okuma grubu"mda "kalan"ı okuma fikri çıkınca başlama noktamı bulmuş oldum.
bir haftada okudum kitabı, ama, aslında akıp giderdi bir gecede...
bense sindirerek, pek çok sayfanın defalarca üstünden geçerek okumayı tercih ettim. gerçek bir edebiyat hazzı yaşattı zira bana.
belki kimilerine karışık gelebilir ama bilinçakışı yöntemini çok seviyorum ben. çağrışımları severim... gündelik hayatımda da zihnimin bir yerden başlayıp bambaşka bir düşünceye atlamasını gülümseyerek karşılarım hep...
leyla erbil'in bu romanını 80 yaşındayken yazmış olması, ekstra etkileyici bence.
bu arada, ben çok beğendiği şeyleri pek iyi anlatamayanlardanım sanırım. ama sizi duygularıma tercüman olan iki anlatımla başbaşa bırakabilirim;)
'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını' diyor birileri, katılıyorum o sabahlara öğleler kaba yaşanır, kalındır akşamüstleri ince hüzünlü çiçekler alınıp verilebilir sabahtır yalnızlık nasıl sabah nasıl yalnızlık ve şiirsel hiçbir yanı yok sayılır var mıdır, vardır vardır, ama çiçeklerle değil kendi başına zımpara taşı gibi acımasız. (...) 'her şeyden biraz kalır' diyor birileri, çoğulluk haklılıktır kavanozda biraz kahve kutuda biraz ekmek insanda biraz acı insanda biraz mutluluk. ama en geçerli söz 'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını' türkiye'de ve dünyada.
geçtiğimiz hafta sonu, çok ayrıntılı olamasa da sahaf festivalini gezme fırsatım oldu.
aradığım, bulması güç olan pek çok kitap vardı aslında; ama, maalesef standlarda bulamadım onları. sanırım satma ihtimali yüksek kitaplardan ziyade, elden çıkarması güç olan kitapları getirmişlerdi ağırlıklı olarak...
ben de yaşar kemal- ince memed 1 ile leyla navaro- bir cadı masalı'nı alabildim sadece.
ince memed serisinin 4 kitabını da okumak hayalim vardı 2013 bitmeden ama; yıl dönmeden sadece ilkini okuyabilmiş olacağım gibi görünüyor...
sahaf festivalinde, daha önceden listeme almış olduğum bir cadı masalı'nı görünce hemen aldım. akıcı anlatım sayesinde hızlıca okudum kitabı. psikoloji alanında okuyan/ çalışanlar kadar, alan dışından olanların da keyifle okuyabileceğini düşündüğüm bir kitap.
naçizane tavsiye ederim;) günün şarkısı: loving strangers- russian red
çok sevdiğimiz, dinleye dinleye sıkılmadığımız, dönem dönem geri dönüp dinlediğimiz şarkılar, şarkıcılar, albümler vardır... ben de bu ara yine zuhal olcay'ın başucu şarkıları dönemimdeyim. iki albümü de pek başarılı bulmakla birlikte, ikincideki şarkıları çok daha fazla seviyorum. adım kadın, sana doğru, unutulur, pervane, sus duymasın, ben varım...
iki gündür de dilimde adım kadın yine.
"adem'in yediği elma/ hep benden mi sorulur
çünkü adım kadın/ kadınım hükmüm yoktur"
canımı fena halde yakıyor bu dizeler...
erkek egemen kültürün bunca baskın olduğu bir toplumda yaşıyor olmaktan nefret ediyorum!
çok çok ağır konular olan tecavüz, çocuk istismarı, töre cinayetleri, çocuk gelinlere girmeyeceğim. kentli, görece eğitimli ve ekonomik olarak fena durumda olmayan kendim ve kendim gibi kadınların dertlerinden dem vurmakla yetineceğim.
aslında hepimiz her gün tacize uğruyoruz!
metrobüste, sokakta, mahallede...
o kadar kanıksamış durumdayız ki, bu taciz elle ya da çok ağır bir sözle olmadıkça, görmezden, duymazdan gelip geçiyoruz resmen.
ve bu durum artık beni gerçekten çileden çıkarıyor.
geçenlerde bir akşam hayatımdakisevgiliinsan'la buluşmak üzere evden biraz erken çıkıp dolaşa dolaşa giderken rahatsız olup şöyle yazmıştım mesela:
bir kadın olarak alelade bir semtte alelade bir saatte, bir meydanda ya da parkta bir banka oturabilme özgürlüğümü istiyorum... çok şey mi!?
gerçekten, niye bu bu kadar zor?
en fenası da onunla buluştuğum an hiçbir adamın bana rahatsız edici bir biçimde davranamıyor oluşuydu. gerçekten kendimi öyle değersiz hissettim ki... sadece yanında bir adam varsa taciz edilmeyen ama yalnızken tacizi hak eden bir bireydim ben onların gözünde...
toplum olarak temel sıkıntımız "ahlak gelişimindeki güdüklüğümüz" bence.
ahlak, öyle "büyük adam"ların sandığı gibi herkesin bir an önce evlenip aile kurması ve muhafazakar bir hayat sürmesiyle olmuyor zira. herkes için iyi olanı istemekle oluyor mesela, adil olmakla, haksız kazanç sağlamamakla oluyor, insan ilişkileri ve toplumsal yaşam içerisinde saygıyı düstur edinmekle oluyor!
merak eden lütfen baksın kohlberg'e; ben çok kısa bir biçimde bahsedeceğim.
bence biz toplum olarak büyük oranda 1. düzeydeyiz maalesef. yani sadece ceza varsa kurala uyma, doğru olanı yapma eğilimindeyiz; aksi durumda işimize geldiği gibi davranmayı tercih ediyoruz. yani kuralları ve doğruları "içselleştirememiş" durumdayız.
hal böyle olunca, aslında sadece kadın olarak değil, herkes için yaşamak zor bu topraklarda... peki biz neden medenileşemiyoruz?pek çok defa yazdım, korna sesinin olmadığı şehirler var mesela!
ya da trafik kurallarının tıkır tıkır işlediği, ya da tramvayda sokakta bira içilmesinin aşırı karşılanmadığı ve asla da olay çıkmayan şehirler var! parklarda kızlı erkekli (!) sere serpe kitap okunabilen şehirler var... insanların ne desen patlamadığı, birbirine saygılı davrandığı, bir adam düştüğünde mesela bir kadının gidip kaldırabildiği "iyi misiniz?" diyebildiği...
hepimizin daha medeni, daha güvenli ve daha müreffeh yaşamlara ihtiyacı yok mu sizce de?
bir "mephisto" değil elbette ama "inkılap kitabevi" de sevdiğim kitabevlerindendir. evime yakın oluşu nedeniyle metroport'takine sıklıkla uğrarım.
bugün de epey zaman geçirdim orada. pek çok şeye baktım, baktıklarımın hepsini satın almak istedim ama maalesef hiçbir şey alamadan çıktım. sebebi ise oldukça yoğun bir dönemde olmam ve keyfi okumalarım dışında, tez zamanda bitirmem gereken en az 4 mesleki kitabın bulunuyor olması...
gözüme takılanları paylaşmak isterim sizinle:
depresyon tedavisinde etkililiği bilimsel olarak kanıtlanmış "iyi hissetmek" indirimde ve 15 lira.
psikoloji alanında çalışanlarda zaten vardır diye tahmin ediyorum;) ama psikoloji alanında çalışan çalışmayan ve evinde bu kitap olmayan herkese öneririm naçizane.
sonra "psikeart"ta gözüm kaldı! bu sayının konusu "uzlaşma". maalesef elimde hala bitirmediğim sayılar olduğundan alamadım.
aynı şekilde "milliyet sanat"ta da gözüm kaldı. bilirsiniz, dopdoludur eylül ayı; bir sürü önemli konu vardır. ama bu ara okumaya fırsat bulamayacağımı ve elimde sürüneceğini bildiğimden almadım...
freud'un "totem ve tabu"su elimde yok ve okumayı istediğim kitaplarından. araf yayınları çok güzel bir baskı yapmış. en yakın zamanda edinmeli!
vedat türkali romanlarını hep çok beğenerek okudum... 10 liralık cep boyda özel bir baskı yapmış. bir tarafta romanı "tek kişilik ölüm" arkasında anılarını yazdığı "komünist". bundan da en yakın zamanda edinmeli!
sonraa patti smith'in "çoluk çocuk" ile "hayalperestler"ine bakıp bakıp iç geçirdim.
son olarak raflarda boy boy yerini almıştı "çalıkuşu"; malum, dizisi çekiliyor;)
güzel bir şey tabi aslında, diziler ve televizyon vasıtasıyla değerli yapıtların kitlelere ulaşabilmesi.
gel gör ki, ben yakın zamanda, "aaa daha dizi başlamadan kitabı çıkmış" şeklinde yorumları duyma ihtimalimizin yüksek olduğunu düşündüğümden biraz acıklı buluyorum bu hali...