Pazar, Kasım 27, 2011

dedemin insanları


çağan ırmak filmlerini severek izlerim- prensesin uykusu hariç-.
yönetmenin en sevdiğim yanı, samimiyetidir. yani, büyük bütçelere dayanmadan kendi yakın tarihimizi, en iyi bildiği&ait olduğu yerleri ve olayları anlatışı hoşuma gider.
ve bence çağan ırmak'ın filmlerindeki en güçlü yönlerden biri, insan'ı çok iyi tanıyor ve anlatıyor oluşudur, insana dair çarpıcı gözlemleridir. sanırım, bu nedenle böylesine değiyor duygularımıza, içimize...
izmirli ve dolayısıyla muhacir (macır) olmamın da büyük etkisiyle yeni filmini merakla bekliyordum. zira, anneannesi girit, dedesi üsküp, babaannesi ve diğer dedesi ise selanik'ten göç eden mübadil bir aileden geliyorum ben. (hatırlarsınız geçen yaz, köklerime yolculuk yapmıştım: http://pinkket.blogspot.com/2011/07/balkan-gezisi-fotograflar-sevgili-nilin_27.html)

film vizyona girer girmez izledim. oyuncuların bir kısmı yine çağan ırmak'ın vazgeçilmezlerinden oluşuyor. çetin tekindor büyük oyunculuğunu yine sonuna kadar sergiliyor. hümeyra, yiğit özşener, gökçe bahadır, sacide taşaner, ezgi mola ve diğerleri de başarılı. yalnızca, ushan çakır dış ses olarak pek oturmamış gibi geldi bana.
film bitince insanda güzel bir tad bırakıyor. izlerken de güzel akıyor da, filmin eksiği kanımca şudur:
çok fazla şeyi bir arada anlatma çabası, bir filme sığamayacak kadar çok şeye sadece değinip geçme ve yarım bırakma.
yani, bu temelde bir mübadele filmiyse eğer;
bunun yanısıra, kıbrıs barış harekatı, 12 eylül, darbe günleri, ayrımcılık, faili meçhul anarşist ve dağılan karısı, eşcinsellik, dede- torun ilişkisi ve daha bir bir sürü şeyi de anlatmaya kalkışmak filmi biraz dağıtmış gibi geldi bana.
yine de, belki mübadil olduğumdan, içime değen ve gülümsetip& hüzünlendiren bir film oldu benim için.

Shivaree - Goodnight Moon

Cumartesi, Kasım 26, 2011

psiko analist


"bu tip kitaplar tarzım değil" diye diye macera& fiction okuyan insan oldum.
john katzenbach'ın 2002'de yazdığı, ülkemizde 2010'da basılan kitap sürükleyici, merak uyandırıcı.
bu tarz sevenler için tavsiye edilebilir. lakin, elbet, edebi değeri yüksek bir kitap değil kanımca.

pucca






blog olayının taş çatlasa 3 yıldır farkında olan ve 1,5 yıldır blog yazan biri olarak, ünlü "pucca"yı da öğrenmem çok eskilere dayanmamaktadır.
hatırlıyorum da, adını duyunca üzülmüştüm biraz.

çünkü, beni daha öncelerde, uzakdoğululara benzeyişim ve sevgimi saklayamayışım&coşkuyla gösterişim nedeniyle pucca'ya benzetenler çok olmuştur.

şimdi, tabi pucca bu kadar ünlüyken, gel de inandır:)


Cuma, Kasım 25, 2011

dokunmak... sevgiyle...

"bilmeyorum ne vardı saçlarında
rüzgar mı öyle eserdi
gözlerim mi öyle görürdü yoksa
saçlarının her hali hoşuma giderdi."

dediği gibi muhterem şairin,
benim de içimden geçiveriyor bazen:

ne var teninde bunca sıcak olan, nasıl bu kadar huzur verebiliyor sarılmak?
...

sanat ve güzelliklerle yaşamak istiyor o/ basit bir hayatı olmalı


iyi işleri seçen, bizleri orijinal etkinliklerden haberdar eden bir arkadaşım sayesinde "ağaç irfan"ı izledik çarşamba günü. oyun atölyesi'nde, kadıköy'de.

yeni bir tiyatro topluluğu olan "oynayan insan tiyatrosu"nun tek perdelik oyunu. değişik tekniklerle ve samimiyetle sergilenen etkileyici bir oyun.
o samimi ve muhalif ruhu seviyorum en çok da... hiç olamadığım.. zira, düzene ayak uydururken (uyduruyor görünürken ya da) ben, özgün kalabilenlere imrenmişimdir hep...
oynayacakları yeni oyunları merakla bekliyorum.

oyunu izlerken, sabahattin ali'yi tanımadığımı fark ettim üzülerek... oysa, hayatımda en çok etkilendiğim kitaptır kürk mantolu madonna... şaibeli ölümünden, marko paşa'dan bile habersizmişim...

ben çok utanırım bir şeyleri bilmeyince... oysa "bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp" der hep annem...

tiyatrodan dönerken de yolda hayatımdakisevgiliinsan'la kendiliğinden gelişen "şiir testi oyunu" oynadık (taraflardan biri sevdiği bir şiirden birkaç dize okur, karşı taraf şiiri ve şairi bilmeye çalışır:)).
şiir konusunda da epey zayıflamış olduğumu fark ettim. hiç hoşuma gitmedi.
şiir, çok güzel oysa... kısa, öz, çarpıcı.

o halde, bu yazıyı çok sevdiğim cemal süreya ile sonlandırmak lazım gelir şimdi...

"böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
en uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
bütün kara parçalarında
afrika dahil
...."

Perşembe, Kasım 24, 2011

Children See Children Do


yeni olmadığını biliyorum.
ancak, gerçekten etkileyici. kısa ve net.
bugün bir toplantıda yeniden karşılaşınca etkilendim yine, paylaşmak istedim.
gelecek nesiller için daha iyi bir dünya diliyorum...

Pazartesi, Kasım 21, 2011

celal tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi

hayatımdakisevgiliinsan kadar olmasa da onur ünlü'nün yaptığı işleri severim. denediklerini, yapmak istediklerini, farklı çalışan kafasını.
altın koza'da "en iyi film", "en iyi senaryo" ve "jüri özel ödülü"nü alan bu filmini de ilk duyduğumdan beri merak ediyordum. bildiğiniz gibi, cuma vizyona girdi ve biz de hemen izledik.
öncelikle, oyuncular seçmece; selçuk yöntem, güler ökten, köksal engür, bülent emin yarar, cengiz bozkurt, türkü turan, ezgi mola, tansu biçer, tuğra kaftancıoğlu... takdir edersiniz ki, hepsi oldukça başarılı bu filmde de.
senaryo -absürd/ kara komedi ne derseniz deyin- ilginç, değişik ve beklenmedik.
zaman zaman güldürse de komik bir film değil.
onur ünlü'nün karışık ve durmadan çalışan kafasından kaynaklı olacak ki, akış da biraz dağınık.
ve ne yazık ki çok etkileyici ve çok "olmuş" bir film olduğunu düşünmüyorum ben.
yine de, böyle değişik denemeleri, fikirleri destekliyorum, naçizane;)

(timburtonvari afişi harbi başarılı ama;))

onur ünlü'nün yazıp yönettiği filmi güzelce özetleyişini okumak için:http://www.celaltanveailesininasiriaciklihikayesi.com/#sinopsis

(sonradan eklenen bilgi:) !!!
çarşamba afm fitaş beyoğlu'nda 19:00'da filmi yönetmeni ile izlemece ve ardından söyleşi var:
http://www.sinefesto.com/onur-unluyle-soylesiyi-kacirmayin.html)

Pazar, Kasım 20, 2011

ah yurdum

dün sabah haşimato kontrolüm için şişli etfal'deydim yine. bir kez daha fark ettim ki;

halkım, sıraya kaynak yapanlara gösterdiği tepkiyi, yaşadığı diğer haksızlıklara gösterse adaletin işlediği bir toplum olurduk ve kalkınırdık. çok ciddiyim! o amcalar, o teyzeler şahin gibi takipteler, yamuk gördükleri anda da müdahale ediyorlar. ah be amcam ah be teyzem, hayatta yaşadığımız en büyük haksızlık bu mu yani, nedir?

@@@

işim bitince çok sevdiğim osmanbey'de gezdim yine.. çok hoşuma gidiyor o semt. ve fark ettim ki, gündüzü gönlünce yaşamak gerçekten çok güzel! çünkü çalışırken, uyanır uyanmaz kendini sokağa, trafiğe atıyorsun, işyerine gidiyorsun ve hava kararınca çıkıyorsun ancak.. gün geçip gidiyor anlamadan, yaşamadan..

@@@

hazır yarım gün doktor iznim varken, koşa koşa açıköğretim'e de kaydoldum! üniversiteye başladım başlayalı, 2. üniversite hayalim vardı; lakin, 8 yıldır bir şekilde erteliyordum. nihayet başvurdum, hadi hayırlısı:)

ilgilenenler için çarşamba son tarih!

Perşembe, Kasım 17, 2011

moderninsan dertleri


zaman önemli... ölümlüyüz zira... yani, zaman'ımız kısıtlı.
lakin, sanıyorum ki, "modern zaman"da değeri iyice arttı zaman'ın...
istisnasız herkes koşuşturuyor, bir şeylere yetişmeye çalışıyor.
teknolojik gelişmeler, dönemimizin nimetleri bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, bir yandan da başka yükler getiriyor... insanoğlundan beklenenler artıyor. bir şey olmak yetmiyor, çok şey olmak gerekiyor...
her şey daha ulaşılabilir, bu nedenle her şeye el atmak, her şeyi denemek istiyoruz sanırım.. hiçbir şeyi kaçırmamak..


@@@
tüm bu her şeyi yakalama telaşının yanısıra, buna engel olan fiziksel yorgunluk var bir de... işe gidip çalışmak yoruyor tek başına. işyerinde gün boyunca "çıkışta şuraya uğrayayım, bunu yapayım" diye planlar yapıyorum mesela, ama işten sonra tek isteğim bir an önce eve gidip rahatlamak oluyor, hiçbir şeye halim kalmıyor. saat 5'te hava kararıveriyor zaten, gün bitmiş gibi oluyor güneş olmayınca...

velhasıl, bol güneş, bol enerji, bol zaman diliyorum cümlemize!

not: kitap fuarı da kaçtı:(