Salı, Ocak 24, 2012

değerliyiz biz, her birimiz.


'kendine iyi bak' deme/ denmez, saçma
kendime bakarım elbet / sen hiç korkma
kendine kalıyor insan eninde sonunda...

dediği gibi sevgili candan erçetin'in, "biz" varız esasen; her şeyden ve herkesten önce...
her şey biz'le anlamlı...

üstün dökmen'in benim de hak veridğim bir düşüncesi vardı. o geldi aklıma bu şarkıda. sizinle de paylaşayım:

her şeyden bağımsız olarak varoluşumuz "1" dir, onun yanına ekleyeceğimiz özelliklerimizin her biri de "0"dır.
yani ben 1'im. benim anne oluşum ile 1'in yanına bir "0" ekleriz ve 10 olurum. benim öğretmen oluşum için bir "0" ekleriz ve 100 olurum. vs. vs.
ama ben (yani 1) olmazsam hiçbiri olmaz...


gülmece güldürmece :)


Pazartesi, Ocak 23, 2012

bir kadın sevildiğini hissetmek uğruna muhteşem hatalar yapabilir


herkes için geçerli değil belki ama, benim naçizane gözlemlerim bu yönde...
ancak, ne zaman başlıyor bu "çoksevilmegereksinimi", onu tam kestiremiyorum..

cumartesi günü gözlemlediğim bir olay, küçük yaşlarda başladığının bir örneği oldu benim için.
anlatayım:

dolmuşta 4-5 yaşlarında küçük kız, annesinin oturduğu koltuğun başında ayakta duruyor... nasıl mutsuz, nasıl her şeyden şikayetçi. montunu çıkarmak istiyor, şapkasını düşürüyor, mızmızlanıyor vs vs.
evet, dolmuş kalabalık ve sıkıntılı. bu açıdan kızın mutsuzluğu anlaşılabilir görünüyor.
lakin, kanımca, kızın sıkıntısı fiziksel rahatsızlık değil esasen...
sorun şu ki, annesinin kucağında küçük kardeşi uyuyor.
çok sevdiği annesi, rahatlığı ve ilgiyi "bir başkası"na veriyor onun yerine...

Cumartesi, Ocak 21, 2012

paçalarımı kirletmenin dayanılmaz mutsuzluğu


hiçbir zaman "bakımlı" olamadım ben. bir yerimi düzeltirken bir yerim eksik kaldı hep.
yeterince önemsemediğimden sanırım... örneğin "şık" olmaktan başka önceliklerim var hep. "rahat" olmak mesela..
kış gelip havalar soğuduğunda ise, birinci önceliğim "üşümemek" oluveriyor. üstüste giyiyorum en ısıtan giysilerimi. ona rağmen üşüyorum çoğu zaman. bu nedenle ara ara "eee yeter! giyiyorum boynu bağrı açık. nasılsa her türlü üşüyorum" gibi tepkiler veriyorum. ardından, kısa bir süre yeniden ince giysilere dönüyorum. sonra daha çok üşüyor, yeniden aba gibi giysilere dönüyorum vs vs. böyle geçip gidiyor 3-4 ayım..

o değil de, aslında şunu diycektim; geçen kış da demişim hatta:

ben kışın her sabah ne giyeceğimi yağış olup olmamasına göre belirlerim. yağmur varsa etek ve uzun çizme ya da dar paça pantolon/tayt ve uzun çizme giyerim muhakkak. zira, eğer pantolonum botun dışında kalıyorsa çok fena kirlenir. ama bakıyorum da, bazıları ona hiç dikkat etmiyor. ve ona rağmen paçaları hep temiz kalıyor. nasıl başarıyorlar bunu?? söyleyin nolur!

Cuma, Ocak 20, 2012

kokoloji oynamak isteyen? ;)


elimdeki kitap biteli bir haftayı geçti ve hala yeni bir kitaba başlayamadım.
son yıllarda yaşadığım "az kitap okuma" sorunumun bir yönü de, biten kitabın ardından bir yenisini seçip başlamamın oldukça uzun zaman alması...
dün akşam, artık bir kitap seçmemin zaruretini hissederek, kendi kitaplığımın yanısıra ev arkadaşımın kitaplığını da gözden geçirdim.
bu arada "kokoloji" ye rastladım.
izmir'de 5-6 yıl önce ablam almıştı, eve misafirler geldikçe oynar ve epey eğlenirdik.
dün de evde 5 kişi olunca hemen oynamayı önerdim. bazılarımız sıkılsa da, değişik ve eğlenceli bir akşam oldu bence.
kitaptaki testlerin çok geçerli olduğunu düşünmüyorum elbette; en azından hepsinin.
zira, kültürel nedenlerle, nesneler ve olayların sembolize ettiklerinin farklılık göstermekte olduğunu iyi biliyorum.
yine de evrensel imgeler de olmalı ki, bazen gerçekten son derece çarpıcı sonuçlarla karşılaşılıyor. hem de hiç tahmin edilemeyen bir şekilde.
bilenler zaten seviyordur diye düşünüyorum; fakat bilmeyenlere farklı bir arkadaş sohbeti yaşamak için önerebilirim naçizane;)

Çarşamba, Ocak 18, 2012

çağımızın hobisi; fotoğrafçılık


yeni değil benim bu hallerim.. çocukluğumdan bu yana hemen hemen her şeye (!) ilgi duyarım. fakat, ne yazık ki "ilgi" boyutundadır çoğu... ne bilgi ne beceri ne çaba...
son 15 yıldır gittiğim kurslardan an itibariyle aklıma gelenler:
badminton, gitar, tenis, pilates, dil konuşma terapistliği, resim, fotoğrafçılık, voleybol, basketbol, almanca, tiyatro, takı tasarımı...
hiçbirinde iyi bir aşamaya gelemedim.
şimdi fark ediyorum da, ne yeteneksizmişim meğersem:( ühüü, yazık bana:)

velhasıl, tam da bugün, 2005'te başlayıp yarım bıraktığım fotoğrafçılık kariyerim için bir adım attım:)
üniversitenin ilk yılının 2. döneminde EFOT'a (ege üniversitesi fotoğrafçılık topluluğu) giderdim. oradaki derslerin bana tek katkısı eğlenceli cunda ve şirince gezileri oldu. ve fotoğrafçılıkla alakam orada öylece kaldı.
bugün de BAKSAM'ın kursuna başladım. hadi hayırlısı;)
bahçelievler ilçesinde görev yapan öğretmenlere açılan ücretsiz kursları da duyurmuş olayım böylelikle:

Pazar, Ocak 15, 2012

rosenbergler ölmemeli- alain decaux


yılın ilk oyunu, şehir tiyatrolarından rosenbergler ölmemeli oldu.
prömiyeri çarşamba günü olan oyunu, cuma günü 3. temsilinde izledik biz.
hem de ilk defa gitme fırsatı bulduğum muhsin ertuğrul sahnesi'nde. sahne gerçekten çok iyi! bundan sonra orada nice oyunlar izlemeyi diliyorum kendime;)

orhan alkaya'nın (öyle bir geçer zaman ki'nin balıkçısı) yönettiği oyun 2 perde ve yaklaşık 2 saat.
oyunun konusu, 1951'de yaşanmış gerçek bir hikaye. çok etkileyici ve acı...
fakat ne yazık ki, oyunda o ruhu hissedemedim ben...
oyunculardan mı, rejiden mi, dekordan mı, anlatımdan mı bilemiyorum..
yine de güzel oyun; ama, bu denli "ağır" bir hikaye daha vurucu olabilirdi diye düşünüyorum..

tirilye/ zeytinbağı



yılbaşının hafta sonuna gelişi talihsizlikti belki. ama, hafta sonunda kursları olan insanlar için bu kadarı da iyi geldi sanırım.
mesela, biz, şehir dışına çıkarak değerlendirdik o hafta sonunu. bir süredir aklımızda olan tirilye'ye gittik.
tirilye, istanbul'a sadece 2-3 saat mesafede. bursa'nın mudanya ilçesine bağlı eski bir rum köyü. zeytini ve zeytinyağıyla ünlü. bağcılık ve şarapçılık önceden varmış, şu an ise üretim yok. sadece bakus şarapları tadım ve satış merkezi var.

tirilye, ya da mübadele sonrası değiştirilen ismiyle zeytinbağı, tarihi yönü de güçlü bir köy. dünyanın ilk resimli kilisesi olan "kemerli kilise", taş mektep, fatih camii ve nice tarihi binalar...
köyün tepesindeki "çamlı kahve" ismindeki işletme müthiş bir manzaraya sahip ve kahvaltısı çok başarılı.



sahilde 3-5 tane balık lokantası var, biz savarona'yı tercih ettik, mezelerinden ve hizmetinden çok keyif aldık.
yine sahilde benim gördüğüm kadarıyla 3 tane pansiyon var.
sahile inerken "tirilye çarşısı" diye bir hediyelik eşya dükkanı var, içerisinde çok orijinal el yapımı ürünler var ve işletmecisi çok hoş bir insan.
sözün özü,
istanbul'dan ve "şehir"den biraz uzaklaşmak, sakin sessiz bir haftasonu geçirmek için oldukça tercih edilesi bir yer tirilye!

işe yarar notlar:
* biz bakırköy'den banliyö ile yenikapı'ya geldik ve deniz otobüsü ile güzelyalı'ya geçtik. bu yolculuk 2 saate yakın sürüyor. bilet fiyatları da 20-30 lira arasında değişiyor.
* iskeleden şehre doğru girince dakikada bir geçen dolmuşlara binip 20 dakikalık yolculukla (1 lira) mudanya merkeze ulaştık. oradan yarım saatte bir kalkan tirilye otobüslerine bindik (2,5 lira) ve yarım saat sonra tirilye'ye ulaştık.
* hemen otogarın dibindeki "hotel tirilye"de kaldık. ancak otelin son misafirleri olduğumuzdan olsagerek odaların temizliği olsun, hizmet kalitesi olsun hiç memnun kalmadık.
* fotoğraf çekmek için de oldukça müsait bir yer. ne yazık ki bizim yanımızda makine yoktu, telefonlarla idare ettik.

Salı, Ocak 10, 2012

tesadüfler- volume 8

bildiğiniz gibi geçen hafta "the skin i live in"i izleyip elena anaya'ya hayran olmuştum.
sonrasında kendisini araştırırken "room in rome" filmi de dikkatimi çekmişti.
(http://www.imdb.com/title/tt1263750/)

aynı günlerde bloglardan birinde "russian red- loving strangers" şarkısına rastlamış ve çok sevmiştim.

bugün de ocak ayı etkinliklerine bakarken bu cuma "garajistanbul"da "russian red" konseri olduğunu gördüm.

bunun üzerine "russian red"in "room in rome"un müziklerini yaptığını ve hatta bu müziklerle ödül aldığını öğrendim!

dinleyelim o halde;)



Pazartesi, Ocak 09, 2012

temple grandin- mick jackson



alandan olanlar (psikolojik danışman, psikolog, psikiyatrist, özel eğitim öğretmeni) kadar, alandan olmayanları da etkileyecek gerçek bir yaşam öyküsü...
insanların "farklı" olana tahammülsüzlüğü, önyargıları..
ve bunun, son derece başarılı bir oyunculukla (clarie danes) seyirciye aktarılması..
mutlaka izleyin!

http://tr.wikipedia.org/wiki/Temple_grandin