Pazar, Haziran 01, 2014

işte böyle laz ismail...

ilerleyen aydınlığın içindeyim 
ellerim iştahlı, dünya güzel. 
gözlerim doyamıyor ağaçlara 
ağaçlar öyle ümitli, öyle yeşil. 
güneşli bir yol gidiyor dutlukların arkasından 
mapushane revirinde penceredeyim. 
duymuyorum ilaçların kokusunu, 
bir yerlerde karanfiller açmış olacak. 
işte böyle Laz İsmail, 
mesele esir düşmekte değil, 
teslim olmamakta bütün mesele! 

Nazım HİKMET - 1948 





Çarşamba, Mayıs 28, 2014

bir terapistin arka bahçesi- alper hasanoğlu

radikal gazetesinin pazar eki ile tanıyıp yazılarını severek takip ettiğim alper hasanoğlu'nun kitabını edinmiştim son kitap siparişimde.
kısa zamanda keyifle okuyup bitirdim.
kitap temelde 3 bölümden oluşuyor; ben, ikimiz, hepimiz. 
bu bölümlerde sırasıyla, kendimize, ikili ilişkilerimize ve topluma/dünyaya dair yarı bilimsel yarı öznel metinler yer alıyor.
ben okurken hem çok şey öğrendim hem önceki bilgilerimi tazeledim hem de zevk aldım.
belirtmekte yarar var ki; kitap terapistlikle alakalı değil. ve, bu anlamda, insana ilgi duyan ve psikolojiye az çok kafa yoran alan dışı okurlar da severek okuyabilirler.



Cuma, Mayıs 16, 2014

yaşıyor olmaktan utandıran günler...

yediğimizden, giydiğimizden, güldüğümüzden, gündelik sıradan "dert"lerimizden...
hepimiz gibiyim ben de... şaşkın, öfkeli, acılı...
kimsenin bize bunu yapmaya hakkı yok...
tüm ülke olarak delireceğiz bence bu gidişle...
zira kendini güvende hissetmek, en temel ihtiyaçlarımızdan biridir ve biz bunu bu ülkede hiç hissedemiyoruz...
toptan kaygı bozukluğu yaşayacağız, hep bir felaket olacakmış hissi...
ve yavaş yavaş aklımızı kaybedeceğiz, her gün birileri ihmal nedeniyle canını kaybederken...


Pazartesi, Mayıs 12, 2014

eskimeyenlerden...

"...
karışır hüzünlenirim, sen aldırma
susar dinlerim, yanarım ben aşkınla
...
yeter ki sen üzülme
kendine dert etme
..."



Pazar, Mayıs 11, 2014

başucu şarkılarından...



ben bal arısı gibiydim senden önce
bak pervanelere döndüm seni görünce
yana yana kül olsam her an
yine de senden ayrılamam
bin yıl yaşasam yine sana doyamam
sana gönlümü verdim nazlı güzel
seni almazsam gözlerim açık gider...

bana ellerini ver!
hayat seni sevince güzel!
...

Salı, Mayıs 06, 2014

korkmam artık...

http://www.dailymotion.com/video/xqa1i9_ayten-alpman-ben-varim_music

bir akşam gözünde aşk tüterse
geçmiş günler aklından geçerse
kalbin bomboş ümitler biterse
sen üzülme ben varım

neler geçti kim bilir başından
sevgi umdun hep başkalarından
ağlama gidenlerin ardından
o giderse ben varım

zaman durdu sanki
beklerken seni
ben bir tek sevgiye bağladım kalbimi

ayrılmam istersen hiç yanından
çağırsan gelirim çok uzaklardan
eskiden korkardım yalnızlıktan
korkmam artık sen varsın

Pazar, Nisan 27, 2014

Doğu Karadeniz Gezimiz

Aylaaar öncesinden uygun diye alınmış uçak biletlerimiz vardı başta. Bir de hayatımdakisevgiliinsanın arkadaşları ile izlediği belgeselde gördüklerini yaşama arzusu.
Sonra biletlerin günü yaklaştı. Zaman hiç uygun değildi esasen (iş güç evlilik hazırlıkları...). "Gitmesek mi" geçti aklımızdan bir an... Ama biliyorduk, koşullar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı... İnsanın yaşadığı yanına kar kalıyordu... Gezdiği, gördüğü, yediği, eğlendiği...
Böyle düşündük ve 23 nisan günü, dedik "gidelim"... Ve böylelikle çıktık yola.
Hayatımın en plansız gezisini anlatacağım size az sonra...

1. Gün-24 Nisan Perşembe
Gece 4'te uyanıp Sabiha Gökçen'den Trabzon'a hareket edecek sabah uçağına yetişmek üzere  yola çıktık. 9,5'ta Trabzon'daydık. Bir belediye otobüsü ile Maçka'ya giden dolmuşların kalktığı yere gittik ve oradan da dolmuşla Maçka'ya. Meydan Köfte Esnaf Lokantası'nda yemeğimizi yedikten sonra Lagana'ya ulaşmak üzere yürümeye başladık.


Normalde bölgeyi tanıyan rehberlerle yürünecek bir yol olduğundan ve biz de sadece içgüdülerimize güvendiğimizden yol olması gerekenden epey fazla sürdü (patikayı değil araç yolunu takip etmişiz!). 







Arada soluklana soluklana, Bakırcılar ve Yazlık köylerini geçerek Pilav Dağı'nın yamacına, Lagana'ya varmamız akşamüstünü buldu (1200 metre yükseklikte).
Oradaki tek tesis olan Yavuz Yılmaz Tesisleri'ne girdik.




Çok acıktığımız için hemen mangal başına attık kendimizi!
Doğa ile tamamen baş başa olarak ağaç evlerde uyuduk.  (yorgunluktan saat 8'de!!!)

Güne dair notlar:
En büyük şansımız gündüz bir damla bile yağmur yağmayışı ve gece biz uyurken yağışı.
Trabzon'da çay içilmez!!!
Tesis sanki biraz pahalı gibi? (kişi başı oda+kahvaltı 75 tl. Odalarda sıcak su yok ve kahvaltı öyle ahım şahım yöresel değil)

2.Gün-25 Nisan Cuma
Erkenden uyandık, kahvaltımızı yaptıktan sonra biraz dolaştık. Ve daha yukarılarda karlar hala erimediğinden daha yukarı çıkamayacağımıza, yeniden aşağı inmemizin daha uygun olacağına karar verdik. Bu sefer patikadan indik Maçka'ya. 



Trabzon'a gelmişken sümela'ya çıkmamak olmazdı. Yakın bir arkadaşımızın Maçka'da yaşayan babasını aradık ve sağolsun aracıyla bize yardımcı oldu. Yol hayli korkutucuydu. (milli parka araçla giriş 10 lira) Neyse ki sağsalim vardık milattan sonra 300'lü yıllarda yapıldığı varsayılan Yunan Ortodoks Manastırı&Kilisesi'ne. Giriş müzekartla, müzekart yoksa da 15 tl.




Aslında görkemli ve etkileyici olan yapının fresklerine verilen zararları görünce üzülmekten başka bir şey gelmedi elimden. Ve neden bizde tarihi, sanatsal ve kültürel değerlerin korunamadığı meselesi sinirlerimi hoplattı her zamanki gibi...
Sümela'dan geri Maçka'ya indik ve araba kiralayarak Uzungöl'e geçip orada konaklamaya karar verdik. Bunun için havaalanının içinde ve çevresinde pek çok ofis mevcut.
Aracımızı aldıktan sonra Uzungöl'e doğru yola çıktık. Uzungöl'e varınca pek çok konaklama tesisi olduğunu gördük. Biz Kuloğlu Otel'de kalmayı tercih ettik. Akşam yemeğimizi de Migron Restaurant'ta yedik. Ardından yine epey yorgun olduğumuzdan erkenden uyuduk.

Güne dair notlar:
Açıkçası Trabzon'da yediğim hiçbir şeyden çok da keyif alamadım.
Pide yeme fırsatım olmadı, hamsinin mevsimi olmadığından yiyemedim, alabalık (veya herhangi bir tatlı su balığı) zaten sevmiyorum, kuymak ve muhlama benim için fazla tereyağlı. Izgara köfte ya da tavuklar da vasattı maalesef... 
Hava yine güneşli!

3.Gün 26 Nisan2014 Cumartesi
Otelimizde yaptığımız alelade kahvaltının ardından (ne de olsa şehir değil; insan yöresel ve özenli bir şey bekliyor) Uzungöl ve çevresini gezmek üzere otelden ayrıldık. 
Uzungöl'ün eski halini görmediğimizden bu hali de çok fena görünmedi gözümüze; ama, eski fotoğraflarını görünce insan gerçekten de üzülüyor. İnsan elini değdirdiği her şeyi yapaylaştırıp çirkinleştiriyor... Biz olmasak dünya ve doğa daha güzel bir yer olacaktı sanırım...




Göl o kadar muhteşem olmasa da gölü besleyen su kaynağı oldukça etkileyiciydi.
Kısa bir köy (Uzungöl belediye aslında; ama bence köy) turundan sonra, yine ani bir kararla, olur mu olmaz mı derken Rize'ye gitmeye ve hava izin verirse Ayder'e çıkmaya karar verdik!


Rize şehir merkezine gelince bir çay kahve molası için mekan ararken tarihi bir binada "Evvel Zaman"ı gördük ve bu güzel mekana oturduk. Gerek ortam gerek ilgi alaka gerek lezzet açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu.


Daha sonra yolumuza devam ettik ve Çayeli'nde -tesadüfen- Hüsrev Kurufasülye'de yedik ve bayıldık!!! Meğer dünyaca ünlü bir yermiş zaten...






Oradan Çamlıhemşin'den, Fırtına Vadisi'nden geçe geçe muhteşem yoldan Kaçkar Dağları Milli Parkı'na vardık (araçla giriş 10 lira). Biraz daha ilerleyince de meşhur Ayder Yaylası'na! Böyle bir güzellik gerçekten de yok. Hiçbir fotoğrafla o güzellik yansıtılamıyor maalesef.





Kısa bir turladıktan sonra yoğun bir sis kapladı gökyüzünü ve ardından yağmur bıraktı. 



Biz de biraz hatıralık alışveriş yapıp gece kalacak yer ayarlamaya koyulduk. Yine burada da pek çok tesis var ve fiyatlar uygun. Ancak biz daha otantik olması açısından köy evinde kalmaya karar verdik. Evet, burada evi olan hemen herkes evine bir döşek atarak, gecelik konaklama imkanı sunuyor turistlere. Biz kaplıcaların hemen yanındaki "Bozacıoğlu Pansiyon" olarak geçen Ayşe Abla'nın evinde kaldık (gecelik 20 lira- sadece yatak). Öncesinde Bizum Mutfak'ta akşam yemeğimizi yedik. Turşu kavurmasını çok beğendim burada. İşletmecisinin oldukça keyifli sohbeti vardı, ayrıca yemek sonrası sınırsız taze çay ikram etti ve bize  kendiliğinden enfes mısır unu helvası kavurup ikram etti. Ayrıca yemek boyunca inceden çok güzel yöresel müzikler çalıyordu.
Yemekten sonra Ayşe Abla'nın evine geçtik. Odalarımızda soba olmadığından yatma saatine kadar salonda oturduk. Salon çok enterasan bir yer. Bir soba, bir masa, bir televizyon ve upuzun sedirler var ve köyün hemen hemen tüm kadınları burada toplanıp sohbet ediyor. Onlara eşlik etmek oldukça keyifliydi. fakat biz yine erkenden odalarımıza çekildik; çünkü sabah 11,5'ta Trabzon'dan uçağımız vardı.

Güne dair notlar:
Gittiğimiz dönem itibariyle çok kalabalık olmayışı bir avantajdı evet ama ben yine de yaz döneminde tekrar gelip horonlara eşlik etmek isterim açıkçası. 
Ya da, her yıl 1-2 şubatta olan kar şenliğine katılmak da oldukça keyifli olacaktır...
Rize, o hep gördüğümüz duyduğumuz Doğu Karadeniz'i birebir yaşattı bana; doğasıyla, insanıyla... Çok güzeldi.
Ve evet, çay Rize'de içilir!

4.Gün- 27 Nisan 2014 Pazar
Sabah 5'te Ayder'in tertemiz havasında uyanıp yola çıktık. Yol boyunca maalesef açık bir yol üstü kahvaltıcısı bulamadık. Son çare yeniden Rize merkeze girdik ve oradaki trafiğe kapalı caddede bir pastanede bir şeyler atıştırmak zorunda kaldık.
Trabzon'a vardığımızda henüz uçağımızın hareketine epey zaman olduğundan, Boztepe'ye çıktık. 


Manzara güzeldi ama erken bir saat olduğundan çay servisi başlamamıştı. Oradan inerken Kızlar Manastırı'na uğrayalım dedik ama maalesef tadilatta olduğundan sadece kapısını görebildik. Atatürk Köşkü'nü görmeye de vakit kalmadı ne yazık ki! Arabamızı teslim edip havaalanına geçtik.

Kısa ve çok güzel tatilimizin böylelikle sonuna geldik. 3,5  gün için fena değil doğrusu; siz ne dersiniz?

Çarşamba, Nisan 23, 2014

sergiler;)

picasso sergisi'ne gidemedik sonuç olarak:)
onun yerine jadore'a gittik ve salt beyoğlu'nu gezdik. 



salt beyoğlu'nun terasındaki bahçeyi gezmiş miydiniz;)


asıl anlatmak istediğim iki sergi var.
ilki, nişantaşı galeri eksen'deki çağdaş erçelik'e ait, dostoyevski eserlerindeki karakter ve sahnelerden oluşan müthiş heykel sergisi:





gerçekten etkileyiciydi!
benim için üzücü olansa, ne kadar az dostoyevski eseri okumuş olmamla yüzleşmekti....
neredeyse yaşıtım olan adam bunca eseri okumuş, anlamış, çözümlemiş, bir de sanatı ile karakterleri, somutlaştırıp sergiliyordu... ne diyim, takdire şayan!

ikincisi ise vialand'in içindeki alive museum/canlı müze. ilginçtir ki, ben hiç duymamıştım. (beni tanıyanlar bilir, gitmeseeemmm de görmeseemmm de şehirdeki pek çok aktiviteden çoğu zaman haberdarımdır. lisede ajanda taşıyan bir çocuktum zaar:))
velhasıl, ablam izmir'de duymuş ve buraya gelmişken muhakkak görmek istiyordu. ben de seve seve bir öğleden sonramızı bu etkinliğe ayırmaya karar verdim. iyi ki de gitmişiz. belki de yarım gün değil, tam bir gün bile ayrılabilirmiş.
bizim çekilirken çok keyif aldığımız fotoğraflardan bakarken sizin de keyif almanız dileğiyle;)







Pazartesi, Nisan 21, 2014

çeyizler&sergiler

annem ve ablam buradalar.
aslında amaç "çeyiz" yerleştirmek!
ama hazır bir aradayken, cuma, alive museum'a gittik ablamla.
cumartesi için de üçümüz pera müzesi'ndeki picasso sergisine gidelim, sonra eve gelip işe devam edelim, diye konuşuyorduk ablamla ki, annem de sonradan muhabbete katılınca şu komik diyalog yaşandı  :D

fotoğraf delisi annem: "picasso'da yorulmaz mıyız fotoğraf çektirirken?"
ablam: "picasso sergisinde fotoğraf yasaktır belki..."
pek sempatik annem: "picasso ne yaa?"

Pazar, Nisan 13, 2014

fransızca şarkıları hepimiz seviyoruz galiba...

bazı kadınlar sadece güzel olmakla kalmayıp, çok güzel bir sese de sahip olabiliyorlar...