Perşembe, Ekim 01, 2015

eylül ayı filmleri (2) ve kitapları (2)

hungry hearts:
kesinlikle farklı. kesinlikle etkileyici. kesinlikle düşündürücü.
bana biraz kevin hakkında konuşmalıyız ı anımsattı...
34. istanbul film festivali'nin "aile bağları" bölümünde gösterilen 2014 yapımı bir italyan filmi.
aile olmak, güven, sevgi, koşulsuz sevgi, sevilebilir olmak, sevgiye aç olmak, doymak, anne olmak, beslemek mevzularını sorguladım film boyunca...
başka sinema kapsamında izleme fırsatı bulabildiğimiz filmin tanıtım yazısı:

"Venedik Film Festivali’nde Adam Driver’a En İyi Erkek Oyuncu; filmin diğer başrol oyuncusu Alba Rohrwacher’a En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin hikayesini etkili bir dille anlatıyor. Jude ve Mina, New York’ta bir tesadüf eseri tanışıp ilk görüşte aşık olurlar. Jude’un sosyal ve girişken kişiliğini Mina sakinliği ve çekingenliği ile tamamlayınca ilişkileri evliliğe kadar gider. Kısa süre sonra bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından, çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina pek çok ilaç almakta, ağır bir diyet yapmaktadır ve bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, bu duruma müdahale etmeye çalışınca büyük bir aşk ile başlayan ilişkileri kırılma noktasına gelecektir."



minyonlar:
canım eylülde de vizyon son derece verimsiz geçti. gidecek film olmayınca, canım da çok sinema çekince tercihimi bu animasyondan yana kullandım. bir yetişkin olarak, ara ara o renkli, sesli ve fantastik dünyalara girmek iyi oluyor diye düşünüyorum. film olarak şahane olmasa da 3 minyonu da, ama en çok da bob'u, pek sevdim ben yahu;)



deli duman
ismi lazım olmayan bir kargo şirketinin işini iyi yapmaması nedeniyle, bütün bir günümü evde "acaba bugün getirecekler mi?" diye bekleyerek geçirmek zorundaydım eylülde bir gün. hakikaten herkes işini en iyi şekilde yapmaya çalışsa sorun kalmazdı sanırım dünyada! heyhat, kimse yapmıyordu...
ben de koca gün sinirden kendi kendimi yiyeceğime, kahvaltımı eder etmez, elime bir kitap alıp günümü verimli geçirmeye karar verdim. deli duman'ı 2014'te edinmiş ve hemen hevesle okumaya başlamıştım. ancak 30 sayfa okuduktan sonra kimbilir hangi başka kitaba gönlüm kaydığından öylece bırakmışım.
son yıllarda, böyle bir huy peydah oldu bende. önceden katiyen yarım bırakamazdım kitapları. ama şimdilerde hunharca kitap alıyorum; ne acı ki, belki de hiç okuyamayacağım kadar... sahi, kitaplarım kime kalacak, benden sonra kimin olacak...


neyse, okuduğum kısmını gayet iyi hatırladığımdan 30uncu sayfadan başladım ve ihtiyaç molaları haricinde, aralıksız 200 sayfa okuyuverdim. bunda telefonumun bir başka odada şarjda olmasının katkısı yadsınamaz elbette. zira, "5 dakikada bir whatsapp, instagram, twitter vs kontrol etmezse ölecek" hastalığından muzdaribim ben de... hakikaten ne kadar fazla zamanımı alıyordu akıllı telefon, sosyal medya!
velhasıl, kitap öyle akıcı, öyle güzel gitti.
yine erken kaybedenlerin hikayesi bir nevi. 2013 yılında istanbul'a yakın bir taşrada başlıyor hikaye. sonlara doğru istanbul'a gezi parkı'na geliyor. yakından tanıklık ettiğimiz olay, mekan ve kişileri okumak büyük bir keyifti şahsım adına. bir de çok severek izlemiş olduğum little miss sunshine'ı anımsattı ara ara.
bir yemek molası verip devam ettim okumaya. eşim geldi sonra. kitabı görünce "emrah serbes pek sevilmiyor bu ara" dedi. haberim yoktu, öğrenmek de istemedim. halkımız aniden birilerini yüceltmeyi aniden de itin g.tüne sokmayı çok sever zaar... kesin bir şeye beklenen tepkiyi vermemiştir sosyal medyada, bu da hemen onu "duyarsız" olarak nitelemeye yetmiştir diye düşündüm. alışkınız bu durumlara.
kitabı bitirdim o gece. "eskiden ne çok olurdu" diye düşündüm sonra, ortaokuldayken mesela çok olurdu. yaz tatillerinde oturur çalıkuşu'nu, iki yeşil susamuru'nu, şeker portakalı'nı ve daha pek çok güzel eseri bir iki günde bitirirdim... özlem duydum o günlere.

ben değeri tiryakiliği
çarpıtılmış ve işlevsel olmayan düşünce hatalarımızı konu alan mesleki bir kitap. alan dışındakilere biraz teknik gelebilir belki, ama, insan psikolojisine ilgi duyan okurların sevebileceği ve yararlanabileceği bir kaynak. 


önce adım adım aksak düşünceler tanıtılıyor, bunların nelere neden olduğu anlatılıyor ve sonra kendimizde hangilerinin mevcut olduğuna dair alıştırmalar ve bunlardan nasıl kurtulabileceğimize dair çözüm önerileri yer alıyor. 
beni kitapla ilgili rahatsız eden bir nokta, örneklerde "kadın" yerine "bayan" kelimesinin kullanılmış olması oldu. özellikle mi kullanıldı, gözden mi kaçtı bilmiyorum; ama benim kulağımı çok tırmaladı...

Salı, Eylül 22, 2015

mim 8- blogger life:)

sevgili colukcocuk mimlemiş beni. ne zamandır olmuyordu mim. hem de böyle güzel bir konuda olunca kendilerine teşekkür ediyor, hemen cevaplıyorum;)

1. Blogger denilince aklınıza gelen 3 şey nedir?
paylaşmak, okumak ve yazmak:)


2. Kişisel bloglar mı yoksa gezi, güzellik, moda bloglarını mı tercih ediyorsunuz?
sanıyorum en çok kişisel blogları okuyorum. onun dışında gezi yazıları, film eleştirileri/önerileri yazanları, sanatsal paylaşımlar yapanları, kitaplar hakkında yazanları, yemek bloglarını da çok seviyorum ve onlardan da çok faydalanıyorum. sadece moda, güzellik ve kozmetik blogları pek bana göre değil.

3. Blogger olmanızda etkili 3 şey nedir?
ilk neden; yazmayı, anlatmayı, paylaşmayı seviyorum. oldum olası not alan, duygularımı, düşüncelerimi, yaşantılarımı not almazsam, unutursam sanki elimden kaçacakmış gibi hisseden bir yapım var. belki bir nevi ölüm korkusu, içten içe geleceğe kalma, kendinden bir iz bırakabilme çabası... bu nedenle kendi kendime yazmakla yetinmedim, yazdıklarımın insanlara ulaşmasını tercih ettim.
ikinci neden; aldıklarımın karşılığını verme isteğim:) şöyle ki, aslında benim hikayem böyle başladı:
hayatımdakisevgiliinsan'ın hayatıma yeni yeni girdiği dönemlerdi. o zaman böyle cayır cayır sosyal medya, anlık paylaşımlar da yoktu. blog yazdığını öğrendim, böylece blog diye bir şeyin varlığını da:) okudukça çok hoşuma gitti. "aslında ben de ne kadar severek yazarım" diye düşündüm ve kendisiyle paylaştım. ama kaygılarım da vardı. okunmaya değer bir şeyler yazabilecek miydim? o da şöyle dedi "her gün herhangi bir şey yapmadan, almadan, okumadan, izlemeden internetteki yorumlara bakıyor, onlardan faydalanıyorsun değil mi? her gün bir şeyleri araştırıyorsun değil mi internetten? işte tüm o bilgiler senin benim gibi insanlar yazdığı için var. sen de yaz ki, senin de faydan dokunsun. hem böylelikle aldığın bilgilerin karşılığını verebilirsin."
ben de çok etkilendim bu sözlerden:) mantıklı buldum yani ve başladım.
üçüncü neden; başladıktan sonra çok güzel insanlar tanıdım. bana benzeyen ya da benzemeyen... düşünceler, bilgiler, ilgi alanları vs. hergün herkesten yeni şeyler öğrenmeyi çok sevdim açıkçası ve 5 yıldır devam etmemi sağlayan da bu.

4. Örnek aldığınız bloggerlar var mı?
çok var. beğendiğim, takdir ettiğim. ilk aklıma gelenleri yazıyorum hemen, unuttuklarım olacaktır, affola.
mine tozanlıoğlu nezaketine, seyahatlerine, marifetli ellerine, okuduğu kitaplara imreniyorum;)
lulu seyahatlerini uzun uzun, ayrıntılı, okuyanlara faydalı olacak şekilde anlatması çok hoşuma gidiyor;)
deeptone çalışkanlığını, sanat zevkini, bloggerlara samimi ilgisini alkışlıyorum;)
pelinpembesi seyahatleri, çok fazla kitap okuyor oluşu, kitaplardan yaptığı çarpıcı alıntılar yıllardır severek okuduğum bir blogger yapıyor onu;)
elif. film ve müzik zevkine bayılıyorum;)


5. Şu anki mesleğiniz ne ya da ne seçeceksiniz?
psikolojik danışmanım. meslekte 7 yılı bitirdim. çok severek okudum, severek de çalışıyorum. alanımı çok sevdiğim için, eğitimlere devam ediyorum, mesleğimde kendimi geliştirmeye gayret ediyorum. bu konuda şanslıyım sanırım;)


*evet, şimdi, bu mimi kimler yapmak ister;)

Pazar, Eylül 20, 2015

14. istanbul bienali

en güzel şeyler, kendiliğinden gelişenler;)
dün sabah hayatımdakisevgiliinsan'ın sınavı vardı taaa marmara üniversitesi göztepe kampüsü'nde. sınav 9,5'ta başlayıp 10'da bitecekti. hemen sonrasında bir şeyler yapalım diye ben de onunla beraber sınav yerine gitmeye karar veriverdim. böylelikle 7'de yollara düşmüş olduk:)
sınav bitince plansızdık. aslında, taşınalı 4 ay olmuş ve hala avizeler alınmamıştı. yani kocaman bir işimiz vardı yapılacak. ama, olsun. canım eylülde hepi topu kaç cumartesi günü vardı ki! velhasıl, gönlümüzce geçirmeliydik bu güzel günü...
rıhtıma gidip vapura binmek güzel fikirdi mesela;)


karaköy'e geçtik vapurla, o güzel sokaklarında gezdik. tarihi galata simitçisinden simit, seyyar satıcıdan sıkma portakal suyu alıp kahvaltı yaptık.


tophane'ye doğru yürüyüp çok sevdiğimiz istanbul modern'e girdik. burası kendimi avrupa'daymışım gibi güvende, özgür ve rahat hissettiren bir yer. bahçesinde oturduk önce. kocaman cruise gemisi denizi görmemizi engellese de güzeldi orada olmak. 


sonra, ben kahveiçmedenayılamayangiller'den olduğumdan, bienali gezmeye başlamadan önce cafe'sine oturduk. o kadar masadan çat diye oturuverdiğim masanın yanındaki masada bir baktım ki, ceyda düvenci oturuyor! ki kendisini çok seviyorum! yine nasıl doğal nasıl güzel! rahatsız ederim endişesiyle konuşamadım kendisiyle, ama kanlı canlı görmek çok hoşuma gitti.

kahvemiz bitince bienali gezmeye girdik. 



bu yıl bienal pek çok mekana yayılmış şekilde sunuluyor izleyicilere. bu durum beni çok memnun etti. çünkü ben müzelerde uzun süre gezince fiziksel ve zihinsel olarak çok yoruluyorum. gördüklerimi sindirmek için zamana ihtiyaç duyuyorum belki de... bu nedenle bölerek gezebilmek benim için çok uygun oldu.
sergide en çok etkilendiğim eserlerse;
paul guiragossian'ın tablolarındaki renkler ve çizgiler:


brezilyalı sanatçı cildo meireles'in "sahtekar politikacıları atmak için proje deliği" tablosu:


"hayalet uzuv sendromu" deneyi:


gezimiz bitince müzenin bahçesinde oturduk yine. kum ve şezlonglardan oluşan çok güzel bir ortam yapmışlardı.


bir de sprey boya ile tablo boyama etkinliği vardı. onu izledik şezlonglarda uzanarak.


sonra, yine plansızca, çukurcuma'ya yöneldik tophane-i amire'nin yanından. 


karşımıza italyan lisesi çıktı ve oraya giriverdik.
lisenin bahçesine ve farklı katlarına dağılmış olarak görebileceğiniz ve seyredebileceğiniz çeşitli eserler var. buradaki özel tema da "suyu kim taşır?". hemen girişte çok güzel bir kısa film izledik bulgaristan ile ilgili, ne yazık ki ismini hatırlayamıyorum. onun dışında yine kısa filmler var, saat başı sergilenen ve yarım saat süren bir performans var, veee 9 saatlik bir film var!!

(liseden bir manzara)

sonra, "bir günde bu kadar sanatsal bilgi yeterli" diyerek liseden çıktık ve rotamızı istiklal caddesine çevirdik.

(istiklal'e çıkarken aniden karşımıza çıkan güzel merdivenler)

malum, yorulup acıkmıştık ve bu sanatsal günü türk usulü sonlandırmaya karar verdik:) asmalı mescit'teki canım ciğerim'de soğana, acıya, ete doyduk:)

ek bilgi
hakkındaki bilgileri resmi web sitesi nden alabileceğiniz 14. istanbul bienali hakkında temel bilgileri paylaşmak isterim ben de.
*iki hafta önce, yani 5 eylül'de başladı ve 1 kasım'a kadar ziyaret edilebilir.
*ziyaret edilecek mekanlar:
istanbul modern sanat müzesi (tophane)
rumeli feneri
riva kumsalı
hrant dink vakfı ve agos (osmanbey)
hrant dink vakfı ve agos parrhesia merkezi (osmanbey)
adahan otel (asmalı mescit)
adahan sarnıcı (asmalı mescit)
arter -sanat için alan 
casa garibaldi
cezayir binası (cihangir)
dükkan (boğazkesen caddesi)
balıkçı teknesi (boğaz)
küçük mustafa paşa hamamı (fatih)
tunca subaşı&çağrı saray atölyesi (kadıköy)
sivriada (büyükada) 
masumiyet müzesi (çukurcuma)

*bineal bu yıl ücretsiz, ancak sadece masumiyet müzesi'ne giriş indirimli 10, tam 15 tl.

*bienal'in bu yılki teması "tuzlu su- düşünce biçimleri üzerine bir teori". 
bienali şekillendiren amerikalı küratör carolyn christov bakargiev temayı şöyle anlatıyor:

"bir materyalin –tuzlu su– ve düğümlerle dalgaların çelişen imge-biçimlerinin etrafında dönüyor.
Çizginin nereye çekileceğini, nerede geri çekileceğini, nerede yaklaşıp nerede uzaklaşacağını araştırıyor. Bunu, açık denizlerde, düz yüzeyler üzerinde parmak uçlarımızla yaptığı gibi, sualtının derinliklerinde, kat kat şifrelemeler açılmadan önce de yapıyor.
Boğaziçi ekseninde kentin geneline yayılan bu sergi, dünyayı şiirsel ve politik olarak şekillendiren ve dönüştüren, görünür ve görünmez farklı dalga örüntülerini ve frekanslarını, su akıntılarını ve yoğunluklarını ele alıyor. Sanatla birlikte ve sanat aracılığıyla yas tutuyor, hatırlıyor, kınıyor, iyileşmeye çalışıyoruz ve kendimizi bu mekânda beraber yaşamış birçok topluluğun neşe ve canlılık olasılıklarına adıyor, formdan yeşeren yaşama sıçrıyoruz.
14. İstanbul Bienali’ni ziyaret ettiğinizde tuzlu suyun üstünde epey zaman geçireceksiniz. Mekânlar arasında, özellikle de vapurlarla yapılacak seyahatlerle, ziyaretçilerin sanatı deneyimleme süreleri yavaşlayacak. Bu da çok sağlıklı, çünkü tuzlu su solunum problemleriyle pek çok başka hastalığın iyileşmesine yardımcı olduğu gibi sinirleri de yatıştırıyor."

Perşembe, Eylül 17, 2015

evlilik nasıl gidiyor?

"evlilik nasıl gidiyor?" diye soruyorlar.
"güzel." diyorum dışımdan.
"mucize gibi!" diye düşünüyorum içimden.


hem aşk hem güven, hem eğlence hem aidiyet, hem aile olmak ve şefkat...
her şey aynı evde, bir arada; daha ne olsun?!
bir sarılmasıyla ruhumu onarabilen adam; güne başlarken ilk ve gün biterken son gördüğüm, dahası uykumu teslim ettiğim kişi...
daha ne olsun!

Cumartesi, Eylül 12, 2015

korkma, aşktan ölmez insan!

"korkma, ölmez aşktan insan
ben böyle aşk görmedim!"


nasıl güzel haykırıyor pek sevgili Nazan Öncel:

"sinende eller yatar
ben asıl bunun derdindeyim!"

Pazartesi, Eylül 07, 2015

ağustos ayı filmleri (1) ve kitapları (1)

baya baya yatıp dinlendiğim ve bolca gezdiğim bir aydı ağustos. film ve kitap konusunda ise tembellik ettiğim...

the longest ride:
normalde hiç tercihim olmayan romantik komedi diyebileceğimiz tarzda bir film esasen. ama birkaç yerde oldukça olumlu yorumlara rastlayınca merak etmiştim. bir akşam, hafif bir şeyler izleyip keyifli vakit geçirmek üzere izledim. ve öyle de oldu. sıkmayan, akan bir film. iki hikaye var. ben günümüzdekini pek sevmesem de yaşlı amcanın hikayesini severek izledim.


bir de behzat ç izliyorum, yayında olduğu dönem izlememiştim. izler izlemez erdal beşikçioğlu hayranı oldum elbette.
bir akşam da fakat müzeyyen bu derin bir tutku'yu izlemeye niyet ettim. ve fakat, çok bayık geldi. ilk 40 dakikasında yarım bıraktım. bilmem doğru mu yaptım?


sırça köşk:
sabahattin ali'nin üç romanını da epey zaman önce okumuş olan bir hayranıyım. ama öykülerinin tadına bakmamıştım hiç. ağustos ayında sırça köşk'teki öykülerini okudum.
ben roman sever olarak, sabahattin ali'nin de romanlarını tercih ederim ama, öyküleri de oldukça güzel elbette.


onun dışında canım aliye ruhum filiz ve gerçek özgürlük'ü elimde dolaştırdım ama okuyamadım. eylülde inşallah;)



Pazar, Ağustos 30, 2015

burgazada

ortaokuldan bu yana devam eden bir dostluk ilişkim var. üç kişiyiz. taa aliağa'da başladı, zamanla önce farklı ilçelere sonra farklı şehirlere, ülkelere dağıttı hayat bizi. şimdi 3-4 yıldır ikimiz istanbul'da birimiz ankara'dayız. her yaz iki üç günlüğüne de olsa beraber zaman geçirmeye özen gösteriyoruz. 
bu zamanların vazgeçilmezi, bir akşam mutlaka rakı sofrasına oturmak. anlatmak, paylaşmak, düşünmek, sorgulamak, ağlamak ve gülmek. 
insanın neredeyse çocukluğundan bu yana yaşamına tanıklık eden birilerinin hala hayatında olması çok kıymetli. tüm süreçlerini, badirelerini, güçlüklerini, başarılarını bilen birilerinin olması; sen unutsan da onların hatırlatması...
bu yazın buluşması için, geçtiğimiz pazar ayarlayıp burgazada'ya gittik.
burgazada, prens adaları içinde tek gitmediğim adaydı ve görmeyi çok istiyordum. hep sessiz sakinliğinden bahsedilmesi, sait faik'in evinin/müzesinin olması görmek istemek için yeterli sebepler sanırım;)


biz şanslı ada ziyaretçileriydik. çünkü, pazar öğleden sonra gidip pazartesi akşamı döndük. biliyorsunuz adaları hafta sonu insan basıyor ve biz ona maruz kalmadık. bu rahatlık daha şehir hatları vapurunda kendini hissettirdi. ve adaya ayağımızı basınca da devam etti. ilk olarak iskelenin solundaki çay bahçelerinden birine oturduk ve adanın havasını koklamaya başladık. sonra havayı koklamaya adayı biraz turlayarak devam ettik. 


turlarken yer ayırttığımız villa adrea butik oteli gördük, fakat bahçesindeki 60 yaş üstü profil "acaba rahatsızlık verir miyiz?" kaygısına sürükledi bizi. biz de bildiğimiz bir diğer konaklama seçeneği olan mehtap otel'e bakmaya karar verdik. 


mehtap otel'e vardığımızda öğretmen evine çok yakın olduğumuzu fark ettik ve  telefonla "yer yok" cevabını aldığımız öğretmen evi ile bir de yüz yüze görüşerek şansımızı denemeye karar verdik. ve şans eseri, gerçekten de bir oda sürpriz bir biçimde boşa çıkmıştı! hemen o odayı tutup yerleştik. öğretmen evi, hem uygun fiyata kalma felsefemize oldukça uyuyordu hem çok güzel eski bir konaktı ve manzaralıydı, yeri de gayet iyiydi. fakat ne yazık ki, özel bir işletmeye verilen çay bahçesi/restoranın çalışanları hiç nazik değildi... hatta, ne acı ki, üç kadın için biraz rahatsız ediciydi...
bunları kafamıza takmamaya kararlıydık. ne de olsa sadece uyumak için kullanacaktık.


yeniden adayı dolaşmaya çıktık. bir yandan da akşam için mekan baktık. genelde barba ve fincan öneriliyor internet araştırmalarım sonuçlarında. ama biz iç içe değil, daha ferah bir yer aradığımızdan yasemin'e oturmayı düşündük. sonra taa vapurla yanaşırken gördüğümüz mavi binayı arayasımız tuttu. iyi ki de tuttu; çünkü o mavi mekan gerçekten de rakı balık restoranıydı. hem de adanın bir köşesinde, sakince bir yerdeydi. hemen oturduk.
ismi pyrgos, rumca'da kule demek. balık ve meze seçiminde kendimizi bizle ilgilenen garsona bıraktık. iyi ki de öyle yapmışız. alıştığımız tadların dışına çıkmış ve pek çok lezzet bombası ile tanışmış olduk. balık olarak dülger önerildi, biz de kabul ettik. 
klasik bir balık tadı olmamakla birlikte, baharat ve sebzeler ile sotelenen dülger çok lezzetliydi. 


deniz börülcesi, çoban salata, patlıcan, atom, semizotu da son derece kaliteli, özenli ve lezzetliydi. yine garsonun önerisiyle ilk defa denediğimiz ermeni usulü fasülye pilaki ve fesleğenli peynirli girit ezmesi enfesti! bu lezzetler, denize karşı rakı ve çalışanların dozunda ilgisi ile son derece keyifli bir akşam geçirdik. mekanın tek eksiği, müzik idi.
oradan kalkıp, adayı bir de gece turladıktan sonra odamıza gittik.
ertesi gün öğretmen evinden çıkıp kahvaltı için iskele yakınındaki mekanlardan biri olan ergün pastanesi'ni tercih ettik. hamur işi, kahvaltı tabağı, omlet gibi farklı seçenekler vardı ve her biri oldukça lezzetliydi. 
kahvaltıdan sonra sait faik müzesi'ni ziyaret edelim istiyorduk; ama müze pazartesi ve salı günleri ziyarete kapalıydı. biz de sahilden dolaştık bu sefer adayı. denize girmedik (egeliler olarak, marmara denizi sevmiyoruz;)) ama izledik, içimize çektik bolca.


adada çok fazla köpek, kedi, martı, karga var ve çoğu da insana çok alışkın. ayrıca bitki örtüsü de çok güzel, çok zengin.


adadan ayrılmadan akşam yemeği için burgaz cafe'ye oturduk. bir aile işletmesi havasındaki bu sıcak mekanda burgaz kebabı denedik. kaşarlı et dürüm dönerin iskender gibi yoğurt ve sosla servis edildiğini düşünebilirsiniz. gayet lezzetliydi. ayrıca burada kısık tonda öyle güzel müzikler çalıyor ki, denize karşı dinlemeye doyamıyorsunuz.


yemekten sonra bu güzel doğayı, sakinliği geride bırakıp yeniden istanbul'un keşmekeşine doğru yola çıktık.




Cumartesi, Ağustos 29, 2015

son zamanlarda ben ve istanbul

bir ayın daha sonuna gelirken, bir mevsimin de sonuna geliyoruz.
yaz sonunda gecelerin serinlemesiyle, sonbaharın yaklaştığının müjdeleniyor oluşu beni ziyadesiyle mutlu ediyor.
ve fakat, bir yandan da, iki gün sonra iki aylık iznimin bitiyor oluşunun ve yeni bir işe başlayacak olmamın yarattığı kaygıyı taşıyorum.
bakalım, nasıl olacak...
biraz da bu nedenle gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım şehr-i istanbul'u ağustos ayında.
geçtiğimiz hafta sonu ömrümde ilk kez burgazada'ya gittim mesela! bir başka yazıda ayrıntılı anlatacağım onu.


bir önceki hafta sonu da iğneada ve kıyıköy'e gittim. yine ilk defa. onu da uzunca anlatacağım daha sonra.


şimdi günübirlikleri anlatma vakti...
dün akşam arkadaş grubumuzdan iki kişinin doğumgünüydü. malum, cuma akşamı kalabalık bir grupsanız rahatça uzun uzun oturabileceğiniz çok fazla mekan yok istanbul'da. biz de öyle bir mekan ararken kemal'in yeri'nden haberdar olduk. son zamanların en popüler mekanlarından akın balık'ı biliyorsunuzdur. onu geçip biraz daha yürüyünce karşınıza çıkan salaş bir balıkçı kemal'in yeri. salaş, rahat, sakin. inceden çalan zeki müren, rakı balığa en çok yakışan şüphesiz. belki arada biraz müzeyyen senar da olabilirdi. fiyatlar uygun; ancak, ne yazık ki, lezzetler vasat. balıklar da mezeler de iyi değildi. yine de keyifle ve rahatça muhabbet edebildiğimiz bir akşam oldu bizim için.
ben biraz erken varmıştım karaköy'e. bilirsiniz, ne de güzeldir karaköy! hele akşam üstleri...
mest ola ola dolaşıp bolca fotoğraf çektim.




sonra halis bekrizade efendi'de oturup ney, kanun sesleri eşliğinde sade bir türk kahvesi içerek bekledim arkadaşlarımı. nasıl büyük keyifti... her şey nasıl güzeldi...


bir önceki gün (semtimiz kartal semti:)) beşiktaş'tan başlayıp vapur sefasıyla üsküdar'a uzanan, avcılar sahilde noktalanan uzun bir tur yapmıştık annemle. yine istanbul'a aniden hayran olunuverilen bol fotoğraflı bir gündü;)




geçtiğimiz haftalarda bir başka gün maltepe'de gold country park'ta doğanın içindeydim. eski iş yerim olan bahçelievler rehberlik ve araştırma merkezi, kurumdan ayrılışım anısına veda günü tertip etmişti bana. paintball oynayıp çam kokusu ile mangal keyfi yaptık. doğada ve sevdiklerinle olmak çok güzeldi. ancak, ilk paintball oynayışımdı (oynayamayışım da denebilir) ve şiddetten ne denli uzak bir insan olduğumu bir defa daha anladım. boyadan mermilerin sesi bile gerçek bir çatışmadaymışımcasına nasıl rahatsız etti beni, anlatamam.


bir başka akşam caddebostan sahilinde çimlerde oturma güzelliğine nail oldum. zira liseden arkadaşım uğur saatçi'nin yazmış olduğu istibdat kumpanyası'nı izleyecektik özgürlük parkı'nda yine liseden çok sevdiğim bir arkadaşımla. gel gör ki, yoğun talep nedeniyle oyuna giremedik. biz de hemen sahile attık kendimizi. deniz kokusu ile mutlu olduk.



yine yakın zamanda, meslektaşım da olan bir arkadaşım ile bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi'nde görüştük. bu şehirde sevdiğim bir yer mazhar osman'ın bahçesi. görüştüğümüz günün hemen öncesinde, bahçedeki rodin'in düşünen adam heykeli hakkında yazı okumuş olmam da tamamen tesadüftü. sahi siz biliyor muydunuz hikayesini?