Pazar, Ekim 09, 2016

güzel artvin!- 2

bir önceki yazıdan devam ;)
gelelim gezimizin ikinci gününe...



yeşilin içine uyanıp, kahvaltımızı konakladığımız yerde yaptıktan sonra, vakit kaybetmeden yola çıktık. 



ilk istikamet macahel yaylasıydı. epey bir yol aldıktan sonra camili köyüne, tema vakfının konuk evine vardık.


aslında gezinin öncesinde bilgi almak için ve uygunsa konaklamak için pek çok defa aramış ama ulaşamamıştık. (telefonların zaman zaman çekmediğini söylediler. facebook en etkin iletişim kanallarıymış.)


konuk evinin işletmecisi ayşe hanım bize macahel hakkında bilgi verdi, bu bölgenin 6 köyünden bahsetti. macahel için ise, araçla çıkılamayacağını, yürüyerek ulaşmamızın 2-3 saat alacağını ve yayla sezonunun da kapanmış olduğunu söyledi. biz de, minik bir hesapla, "gidiş- biraz zaman geçirme- dönüş"ün 7 saate mal olacağı ve o kadar vaktimiz olmadığı sonucuna vardık. 




sadece bu köydeki tarihi ahşap camiyi görebildik. caminin özelliği içindeki süslemelerin kök boya ile renklendirilmiş olması imiş.


cami ziyaretimizden sonra, rotamızdaki diğer noktalar için geri döndük. borçka- hopa üzerinden arhavi'ye, mençuna şelalesine doğru yola çıktık. 
şelaleye ulaşmadan önce hopa'da bir mola verdik. zira, acıkmıştık ve methini duyduğumuz hızır dayı'nın pidelerinden yemek için sabırsızlanıyorduk! kıymalı ve kuşbaşılı pide sipariş ettik (ortasına yumurta kırılarak servis ediliyor- pide kenarlarından koparılıp yumurtaya banarak yeniliyor.) ve bayılarak yedik.
yemek molasından sonra yola devam ederken, şelaleye yaklaştığımızda, yol üzerinde tarihi çifte köprü vardı. durup fotoğraf çekilmeye değerdi;)


şelalenin yoluna girildiğinde ise yol kısa ama, hem oldukça dar hem de çift yön olduğundan çok yavaş gidilebiliyor. kısacası, karagöl'ün yolunu aratmayan cinsten...
bir yere kadar araçla gidilebiliyor. daha sonra araçlar bırakılıyor ve 1 kilometrelik bir yürüyüş parkuru başlıyor.


bazı kısımlarında yol/merdiven var, bazı kısımlar ise doğal. biz 2-3 minik mola ile çıkabildik. epey de yorulduk. ama varış noktasında gördüğümüz manzara tüm yorgunluğumuzu unutturdu. doğanın muhteşemliği ve azameti karşısında, hayranlık, acziyet ve şükür karışımı duygular hissettiğimiz zamanlar olur, bilirsiniz. tıpkı öyle bir andı. hiçbir doğa fotoğrafı gerçeğinin güzelliğini eksiksiz yansıtamasa da belki tercüman olur aşağıdaki görseller duygularıma.





buz gibi şelalede biraz zaman geçirdikten sonra, yeniden 1 kilometrelik yolu yürüyerek aşağı indik ve araçla hopa-rize yönünde yola çıktık. dönüş uçağımız akşam yine trabzon'dandı. çok zamanımız kalmamıştı.
trabzon'a varmadan rize çayeli'nde lale lokantası'nda mola verdik. akşam yemeği olarak çayeli kurufasülye ve turşu ile üzerine fırın sütlaç tatlısı yedik, hepsi de enfesti. böylece kısacık karadeniz gezimizi karadeniz lezzetleri ile kapamış olduk.
yemekten hemen sonra da trabzon havaalanına hızlıca giderek, istanbul'daki hayatlarımıza dönmek üzere uçağımızı beklemeye koyulduk...

Cuma, Ekim 07, 2016

güzel artvin!- 1

evet, sayın seyirciler, ekim ayı gezelim görelim programımızda bu sefer kuzeye çeviriyoruz rotamızı ve türkiye'nin kuzeydoğu sınırındaki şehrimiz, artvin'e gidiyoruz!
:)
evet -alıştığınız gibi- yine, önceden uyguna (ve elbette, sabiha gökçen'den!:/) alınmış uçak biletlerimiz, bir belgesel izleyip çarpan heyecanlı kalplerimiz ve gezmeyi seven dostlarımız vardı.
böylelikle "2 güne koca şehir sığar mı?" demeden çıktık yola. nefes almayı hafta sonuna sıkıştırmak zorunda kalan kentli zavallı beyaz yakalılardık zira, mecburduk 2 güne sığdırmaya...
batum'u katamadık planlarımıza bu nedenle. trabzon, rize ise zaten görülmüştü daha önce...

izlediğimiz belgesel -iz tv'de- macahel vadisine ilişkindi ve çıkış noktamız da o bölgeyi gezebilmekti. karar verip bileti almak ile seyahat tarihi arası süre uzun olunca, bir miktar daha araştırdık elbette ve görülecek yerler listemize yeni noktalar ekledik. sonra, o süre geçti, yolculuk günü geli çattı:)

şimdi, iki günlük kısa artvin gezimize ayrıntılarıyla bakalım beraber:)

1 ekim 2016 cumartesi
sabah 6 uçağına yetişme telaşı ile güne başladık. havaalanında, evde hazırladığımız sandviçlerle yaptığımız hızlı kahvaltının ardından, 1,5 saatlik uçuşumuz boyunca uyuduk.
trabzon havaalanına varıp, araç kiralama işlemlerini yaptırıp rize yönüne yola çıktığımızda saat 8'i gösteriyordu.(biz artvin'e trabzon üzerinden geçmeyi tercih ettik. kars ya da batum üzerinden de benzer sürede geçilebiliyor, diye biliyorum)
solda engin mavi deniz, sağda coşkun yeşil ve çay tarlaları manzaramızla 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra, ikinci kahvaltıyı yapmak üzere zümrüd-ü anka'da mola verdik. 





burası trabzon'u geçer geçmez başlayan rize'nin ilçesi derepazarı'nda, methini pek duyduğumuz bir butik oteldi. aman aman bayılmadık kahvaltısına, ama, manzarası güzeldi doğrusu. 


biz, çok zamanımız olmadığından kahvaltımız biter bitmez, yola devam etmek üzere kalktık oradan. yol üzerinde hopa'da molalar vererek borçka'ya ulaştık. 


bu molalarda foursquare üzerinden kalacak yer arayışına girdik ve 3-5 dağ evi ile görüştük- ki hepsi de klaskur köyünde idi-. en uygun fiyatı veren yerde kalacaktık:)
evet, rahatlığa bak ki, kalacak yer ayarlamadan gelmiştik:) 

borçka'da ilk durağımız, muratlı barajı ile sular altında kalan karşıköy oldu. daha önce halfeti'de benzer bir manzara ile karşılaşmıştım. burada da benzer şekilde baraj suyu altında kalan bir yerleşim yeri, ve oradan miras kalan suyun yüzeyinde görünen cami minaresi ile çay fabrikasının bacası...




sular altında kalmış karşıköy'ü gördükten sonra, aralık (klaskur) köyü'ne doğru yola devam ettik. klaskur köyünü geçince bir yol ayrımı çıkıyor karşınıza. sol taraf macahel, sağ taraf karagöl. bizim planımıza göre ilk görülecek yer karagöl'dü. sağdan devam ettik. gideceklerin bilmesinde yarar var ki, yol başta fena olmasa da, zamanla çok daralıyor ve bozuluyor. bizim şansımıza, hava açıktı, ancak yağmurlu bir havada daha da bir temkinli olmak gerekir diye düşünüyorum. bir de mümkünse arazi aracı ile çıkmanız çok daha kolay olacaktır (biz aslında bu hususu düşünerek arazi aracı için işlem yapmıştık araç kiralama firmasıyla; ama gittiğimizde ellerinde kalmadığı gerekçesiyle binek otomobil verdiler ne yazık ki:/).

(yol üstünde bardnala şelalesi)

zorlu yolculuktan sonra tek araç için 9 lira ödeme yaparak borçka karagöl tabiat parkı'na girdik. yine, gideceklerin bilmesinde yarar var ki, epey yüksekte olduğumuzdan, ısı bir anda düştü.




soğuğa rağmen, yürüdükçe güzelleşti gözümüzde karagöl. doğa tüm dokunulmamışlığıyla, (canım sonbaharın da katkılarıyla) renk cümbüşüyle güzelliğini sunuyordu.


göl kıyısında attığımız bir turdan sonra, saat epey ilerlemişti. 
yine gideceklerin bilmesinde yarar var ki, batılıysanız, doğuya yaptığınız seyahatlerde günbatımının bir saat daha erken olduğunu hesaba katmalısnız;). 
o nedenle oturup bir çay bile içemeden ayrıldık karagöl'den. yine o zorlu yolu, hem bu sefer uçurum değil de dağ tarafında olduğumuzdan hem de bilinmezliktense bildik yollar hep insana daha kolay geldiğinden, daha rahat bir şekilde aldık. 
macahel yol ayrımına geldiğimizde, "acaba yarın sabah değil de, bugün görebilir miyiz macahel'i" diye düşündük ve yola o şekilde devam ettik.


bir saat kadar bir yol almamıza rağmen, önümüzde epey yol olduğundan ve hava kararmaya başladığından geri dönmeye karar verdik. yolu geri dönüp klaskur'a geldik. aradığımız yerlerden en uygun fiyat veren lamazi yi görünce, odalara baktık ve gayet rahat kalabileceğimize karar verdik. girişimizi yapıp, akşam yemeği yemek üzere yine aynı köydeki klaskurulebi'ye gitmek üzere yola koyulduk. fakat, ne yazık ki, kapalıydı (daha çok kahvaltısı ile ünlü bir mekan). 
öyle olunca, duyduğumuz bir diğer yer olan meroli'yi tercih ettik. yemek olarak mantıdan yana kullandık tercihimizi ve oldukça lezzetliydi. tatlı olarak da yöresel silor tatlısını denedik. meroli çok sıcak bir aile işletmesi. yemeğimizi yerken ve sonrasında tatlımızı yiyip çay içerken aile üyeleriyle sohbet ettik. köy hakkında, yaşam- geçim hakkında bilgiler aldık. ayrılırken de ailenin en küçüğü ilgi'nin elleriyle yaptığı boncuk kolyelerden aldık hatıra niyetine...

güne çok erken başladığımızdan epey yorgunduk ve lamazi'ye geçerek odalarımıza çekilip dinlenerek kapattık ilk günü.
*odama geçip yatağa uzandığımda, fark ettim ki sağımda bir pencere var ve o pencereden yattığım yerden yıldızları izleyebiliyorum! bilen bilir, bu benim hayalimdi! ansızın gerçek oldu! muhteşemdi!

Perşembe, Ekim 06, 2016

lost on you

pek çoğumuz gibi ben de bağımlısıyım bu şarkının duyduğumdan beri.
burada da dursun, üzerinden yıllar geçince unutursam, anımsarım...
keyifli dinlemeler;)



Cumartesi, Eylül 10, 2016

her şeyimi al/ beni bana geri ver...




"Zamanın eli değdi bize
Çoktan değişti her şey
Aynı değiliz ikimiz de 

Zaaflarına bir gece
Hatalarına bir nilüfer
Sevgisizliğine bir kalp verdim

Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı
Yokluğuma emanet et
Sende benden kalanları
Her şeyi al
Bana beni geri ver
Bir şansım olsun
Başka yer, başka zaman
Sensiz ömrüm olsun"

Cumartesi, Eylül 03, 2016

ütopyalar güzeldir!

bu yaz güzel konserlerde bulundum.
ilki, temmuz sonunda, izmir'de (bostanlı açık hava), kış boyu istanbul'da bir türlü gidemediğim ceylan ertem.
çok sevdiğim şarkıları vardı.
konserde öğrenip çok sevdiklerim de oldu.
bunlardan biri -nasıl kaçırdığıma inanamadığım- "ütopyalar güzeldir".
konserde hikayesini anlattı şarkının. 8-10 yaşlarındayken ferhangi şeyler'i dinlemiş radyo tiyatrosunda babası ile. orada duyup sevmiş bu şarkıyı.
çok güzel bir şarkı ve çok güzel söylüyor bence.


ağustos sonunda, zeytinli rock festivali'ne gittim. 2007'de gitmiştim ilk kez. 9 yıl sonra ikinci defa gitmiş oldum bu sene.
güzel bir ortam, epey eğlendik, güzel müzikler dinledik.
deniz tekin, baba zula, cem adrian, athena, yüzyüzeyken konuşuruz, model, mor ve ötesi severek dinlediğim müzisyenlerdi festivalde.

30 ağustos itibariyle beylikdüzü'nde "barış ve sevgi buluşmaları" başladı. erol evgin ve yüksek sadakat'i dinleme fırsatım oldu. beylikdüzü'ndeki etkinliklerin en iyi yanı, sadece ilçenin sakinlerinin katılması ve çok kalabalık olmaması sayesinde etkinliklerde rahat edebilmek.
taksim, beşiktaş ya da ne bileyim mesela bakırköy'de, kadıköy'de bir etkinlik oldu mu, yakın uzak demeden her ilçeden insan geliveriyor. sıkışıklıktan hiç hazzetmediğim için çok rahat edemiyorum öyle durumlarda.
9 eylül'e kadar devam edecek. bakalım belki birkaç isim daha dinleme fırsatım olur;)

Cuma, Eylül 02, 2016

eylül'e methiyeler, 2016

geleneksel "eylülün gelişini kutlama yazımız"a hoş geldiniz efenim:)
yaz sevmezler için, hadi haziran geçer gider, temmuz da bir derece geçer de, ağustos artık uzar uzar uzar... o sıcaklar bitmek bilmez. her gün eylülün bir an önce gelmesi için dua edilir.
ve çok şükür ki, eylül, eninde onunda gelir...

eylül hüznü çağrıştırmaz bana, genel kanının aksine.
bana göre başlangıçtır eylül.
yeni (ve çok güzel) bir mevsimin başlangıcı değil sadece...
17 yıllık öğrencilik üstüne 8 yıllık öğretmenlik ile geçtiği için hayatım belki de, ocaktansa eylüldür yılın başı, eğitim-öğretim yılını baz alırım yılları ayırırken genelde...
bir önceki yılın değerlendirmelerini yapar, yeni kararlar alırım.

eylül, yazın miskinliğinden kurtulma zamanıdır bir de...
"aman nasılsa bütün gün evdeyim, sonra yaparım, bugün olmasa yarın yaparım" eğiliminden sıyrılma zorunluluğudur mesela...
yeniden, her sabah, aklı evinde, dönünce halledeceklerinde, hatta minicik minicik işler olsa da liste liste notlar yazarak düşmek demektir yollara... ("eti buzluktan çıkar" gibi, tanıdık geldi mi:p)
zamanla alışılır yeniden tempoya elbette...

sadece okula dönülmekle kalınmaz. okul/iş dışı bir etkinlik için araştırmalar başlar. kurslar, eğitimler için kollar sıvanır. halk oyunları, seramik...

yaz sıcağında gezilemeyen seyahat rotaları için planlar yapılır. iznik, amasra, eskişehir...

eylül, avlanma yasağının sona ermesi ile mis gibi balık yiyebilecek olmaktır biraz da...

bir deee, en sevdiğim çiçek, nergisin evleri mis gibi kokutmasına az kaldığını müjdeler!

bu liste uzar gider. 3 ay boyunca güzel sonbaharın hakkı verilmeye çalışılır:)

Perşembe, Eylül 01, 2016

2016 ağustos ayı kitaplar (2)

film yazımda da yazdığım üzere, ağustos ayının çoğunu izmir'de, annemde geçirdim ve, ev düzenim ve günlük rutinim kaçınca hiç okuyamıyorum.
ne? 
"aman ezgi, sana da okumamak için bahane gerek zaten" mi dediniz? 
haklı olabilirsiniz...
az okuyorum ama, düzenli okumaya çalışıyorum yine de... ağustos ayında 2 kitap bitirdim.

tek eşlilik- adam phillips
aslında, bu kitabı, temmuz başında, hayatımdakisevgiliinsan bir avm'de pokemon peşinde koşarken ben de kendimi kitapçıya atmış ve listemdeki kitaplardan, parça parça olması ve bu yönüyle avm kafeteryasında okumaya uygun olması hasebiyle seçip almıştım.
bir süredir listemdeydi; "kaçırdıklarımız" ile beraber.
sadakat ve ihanet üzere toplam 121 kısa aforizmadan oluşan kolay okunuyor görünen ama, yer yer insanı derin düşündürüp, idrak edene kadar bir daha bir daha okutturan bir kitap. belki de bazı yerleri idrak edemedim ve hiç idrak edemeyeceğim de elbette...
pek çok cümlenin altını çizdim. çarpıcı söylemleri var, dönüp dönüp karıştırılası bir kitap.


beni etkileyen cümlelerin bazıları:

"kendimizin belirli versiyonlarını başka insanların zihinlerinde tutmak için çok uğraşırız; tabi ki daha az çekici olan bazı versiyonlarımızın başkalarının zihnine girmemesi için de. ama gene de karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder."

"güvenin sorunu, sağlanmasının imkansız olmasındadır. güven, vaat kılığına girmiş bir risktir."

"yabancılık heyecan vericidir ama bizi düzenimizi bozmakla tehdit eder; rutin rahatlık vericidir ama bizi uyutmakla tehdit eder."


kahve- topraktan fincana

bu kitabın hikayesi şöyle.
kahveyi çok seven biri olarak, hakkında daha fazla bilgi edinme isteği düştü bir anda içime. ve o anda çok yakın iki arkadaşımdan oluşan whatsapp grubumuza yazıverdim "bana hediye almak istediğinizde kahve ile ilgili kitap alsanıza"  diye:)
şansa bak ki, ankara'da yaşayan arkadaşım o anda kahve festivalinde ve bu kitabın standının önündeymiş.
5 dk sonra kitabın yazar tarafından adıma imzaladığı ilk sayfasını gönderdi arkadaşım. pek mutlu oldum tabi.

nihayet ağustos ayında görüştüğümüzde verdi kitabımı, bir çırpıda okudum ben de. temel bilgiler içeren güzel bir kitap. kahve meraklılarına tavsiye ederim.

Çarşamba, Ağustos 31, 2016

2016 ağustos ayı filmler (2)

2 aylık yaz tatilimin ilkinde 7 film izlemiştim. bu ay ise sadece 2 film izleyebildim. zira ağustos ayının çoğunu izmir'de annemle, ablamla geçirdim. kendi ev düzenim olmayınca ne kitap okuyabiliyorum ne film izleyebiliyorum ben. ama olsun, bolca dinlenerek, gezerek ve yüzerek geçirdim bu ayı. az şey mi!?
hem sadece 2 film izledim evet, ama, 2'si de son derece önemli filmler bana kalırsa...

spotlight

film
"Tom McCarthy tarafından yönetilen ve McCarthy ve Josh Singer tarafından yazılan 2015 yapımı Amerikan drama filmi. Film ABD'deki en eski sürekli olarak kullanılan araştırmacı gazete birimi The Boston Globe'un "Spotlight" takımını konu ediniyor. Gerçek Spotlight Takımının hikayesinden uyarlanan filmde The Globe 2003 Halka Hizmet için Pulitzer Ödülünü kazanmıştı. Filmde Mark RuffaloMichael KeatonRachel McAdams, John Slattery, Stanley Tucci, Brian d'Arcy James, Liev Schreiber ve Billy Crudup gibi yıldızlar oynamaktadır."



diye tanıtılıyor.



katolik rahiplerin çocuklara yönelik cinsel tacizlerini ve 
bunun boston başpiskoposluğu tarafından gizlendiğini konu alıyor film. kilisenin el birliği ile nasıl da korunmaya çalışıldığını görmek, dünyanın her yerinde iktidar ve güce karşı savaşmanın ne denli meşakkatli bir yol olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
ve dünyanın neresinde olursak olalım, hiçe sayılanın hep yoksulların ve çocukların olduğu gerçeğini de...
çığlık atası, isyan edesi geliyor insanın filmi izlerken. tıpkı  Michael Rezendes in filmin sonlarına doğru yaptığı gibi...


"hemen şimdi haber yapmamız gerek!
ne var, neden tereddüt ediyoruz?
zamanı geldi!
haberleri vardı ve çocuklara bunun olmasına izin verdiler!
sen de olabilirdin, ben de olabilirdim, hepimiz olabilirdik!
bu şerefsizlerin tabutuna çivi çakmalıyız!
insanlara kimsenin bundan paçayı kurtaramayacağını göstermeliyiz!
ne bir rahibin ne kardinalin ne de papanın!"

abluka
dün akşam izledim.
iyi işleri, sanatı anlamak için zamana ihtiyaç duyuyorum ben. üzerinde düşünmeye, hakkında okumaya, konuşmaya, tartışmaya... henüz çok taze ve demlenmemiş bir film zihnimde, ruhumda. ama beni etkilediğini biliyorum.
insanı merakta bırakan, gerilim yaratan ve anlamaya zorlayan bir film. metaforlarla beraber hem karakterleri hem kendini hem ülkeyi düşünüyor insan izlerken... 
mehmet özgür (kadir) de berkay ateş (ahmet) de çok başarılı. 
tülin özen'de (meral) bir olmamışlık vardı, ozan akbaba'da (ali) da... fazla beyaz yakalı bir tipleri mi var nedir, yakışmamıştı o atmosfere. ayrıca yaratılan karakter olarak da doğal olmayan tavır ve davranışları vardı bence...
sonuç olarak, eksikleriyle beraber, sert ve çarpıcı bir film. izlediğime çok memnunum ben.


bitirirken, yönetmen emin alper'in röportajından minik bir kesiti de sizlerle paylaşmak istiyorum:

"ahmet’in hikayesini de metaforik düzeyde okumak lazım. orada eline silah tutuşturulup köpek itlafında görevlendirilmiş insanların yaptıkları aslında bir tür terörist avı. devlet sürekli sokakları temizlemek misyonu biçiyor kendisine ve o adamların dünyasını altüst eden bir şey yaşanıyor orada. düşmanına dost olan bir durumla karşılaşıyor ahmet. itlaf edilmiş köpeklerin çukura üst üste yığılması görüntüsünü, devletin kaybettiği insanlar olarak okumak lazım. açık bir şekilde, devlet otoritesi küçük insanları birtakım düşmanlar bulmaya itiyor. düşmanların kim olduğuyla ilgilenmiyorum. tepenin ardı’da da yörüklerin ne yaptığıyla ilgilenmiyorduk. örgüt, islamcı dışında herhangi bir örgüt. devrimci ya da etnik, hiç önemli değil. o konuda fikir versek filmin odağı kayardı. oysa biz devlet tarafından paranoyaya itilmiş, kullanılmış, iki zavallı insanın hikayesini anlattık." 

Perşembe, Ağustos 18, 2016

ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol

ben bu deyişteki tüm ruhaniliği bir kenara koyup, sadece dıştan bahsetmek istiyorum.
zira, son zamanlarda, görüntülerimizi, diğerlerince nasıl göründüğümüzü çok fazla önemsediğimizi fark ettim.. 

"genç görünmek istiyorum" 
"bu fotoğrafta burnum büyük görünmüş"
"aaa bu elbise seni zayıf göstermiş" 
"bu model saçını gür göstermiş"
"bu model belini ince göstermiş"
"push up sutyen göğüslerini büyük göstermiş" :)

gibi cümleleri sıklıkla hem kendimiz kuruyor hem de çevremizden duyuyor olmalıyız.

kameraların bunca hayatımıza girmesi ile her gün nasıl göründüğümüzü kaydedebiliyor ve bunu cümle alemle paylaşabiliyor oluşumuzun da bunda etkisi olmalı diye düşünüyorum.

"yaptığımız minik makyaj/ giyim/ fotoğraf hilelerinin kime ne zararı var ki kendimizi iyi hissetmekten başka" diye düşünülebilir elbette.
ama beni rahatsız eden bir şeyler var. 
güzel görünmek istiyoruz, çünkü beğenilmek ve arzulanmak en doğal ihtiyaçlarımızdan biri. bu, tabi ki, anlaşılır bir durum. 
ama sosyal medya ile tanıdık tanımadık herkesin hayatına tanıklık ettikçe "rakip"lerimiz artıyor ve bununla beraber kendimizden ve hayattan beklentilerimiz, isteklerimiz çoğalıyor galiba... dolayısı ile de kendimizden memnun olma düzeyimiz düşüyor sanki...
sosyal medyada gördüğümüz çoğu fotoğrafın benzer 20 tanesinin içindeki en başarılısı olduğunu ve filtrelerle daha da güzel görünür hale getirildiğini unutuyor gibiyiz...
gerçeğin, seçilmiş ve düzenlenmiş fotoğraflardan ibaret olduğu sanrısıyla gerek kendimizdeki gerek diğerlerindeki çirkinliğe tahammülümüz azaldı.
güzel görünmek bir zorunluluk gibi...

bir de matahmış gibi laf üretmişler bir zamanlar. 
neymiş "çirkin kadın yokmuş, bakımsız kadın varmış". belki de "güzel insan yok, çirkin herkes doğal haliyle, ama bakımlı insanlar var"...
velhasıl,
bu sahte, zorlama güzellik peşinde koşma hastalığı zorluyor, yoruyor hepimizi. çirkin görünme hakkımı istiyorum!

rızkımı veren hüdadır/ kula minnet eylemem

günceli, gündemi takip edememe sıkıntım olduğundan kaçırmışım.
çoğu kişi zaten biliyordur, ama, ben dün tesadüfen keşfettim.
ne güzel bir ses imiş...




"har içinde biten gonca güle minnet eylemem

arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
zalimin talim ettiği yola minnet eylemem

bir acaip derde düştüm herkes gider karına
bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
rizkimi veren huda dir kula minnet eylemem

oy nesimi, can nesimi ol gani mihman iken
yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem"