Çarşamba, Mayıs 19, 2010

temiz olduğunu sıklıkla dile getiren insanlara itimadım pek yoktur


"insan en çok reddettiği şeye yakındır" ya da " eksiğini tamamlıyor, kendi de farkında" gibi genelleme ya da klişeler telaffuz etmeyeceğim bu yazıda.

genellemelerin yanıltıcı olabileceğini biliyorum, sadece gözlemlerimden bahsedeceğim biraz.

sanırım, bu konuda güvenimi ilk sarsan, lisede çok da tatlı bir kız arkadaşımın periyodik olarak "çok temiz" olduğunu iddia edip, kanıt olarak da hergün iç çamaşırını değiştirmesini örnek vermesi olmuştur.

daha sonra, farklı farklı zaman ve yerlerde "çok temiz" olduğunu iddia eden farklı insanlar tanıdım. kimi günlerce banyo yapmıyordu, kimi tuvaleti pis bırakıyordu...

gel zaman git zaman, artık nerede biri "çok temiz" olduğunu iddia etse şüpheyle yaklaşırım.

ayrıca, iddialaşmak neden?

iddiacı insanlara da şüpheyle bakarım zaten, çok anlamlı gelmez bana birine birşeyi kabul ettirmek için diretmek. hele ki bir insanın diğer insanlara temiz olduğunu kanıtlamaya çalışması ziyadesiyle gereksiz bir uğraştır bana göre.

bir de bunların "asla ter kokmadığını" ya da "ayaklarının asla kokmadığını" iddia eden cinsleri vardır ki; yüzleştirilesidirler.

atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı


haftasonu izmir'den arkadaşım aradı, çok yakınlarımdan... (ahbap mı deniyor ona?)

çarşamba sabahtan cunda'ya gidiyorlarmış, günibirlik, benim de burdan gelip, orada buluşup, birlikte zaman geçirmemizi önerdi.

iyi fikirdi, nasılsa perşembe tatildi (nedense), çarşamba da törene gitmeme imkanım olursa, neden olmasındı?

hatta, oldu olacak, cuma da rapor neyin ayarlanıp, haftasonu tatili ile birleştirilip izmir'e gidilebilirdi! (bu noktada, "gidilebilirdi" yerine "kaçılabilirdi" diyecek türden pekçok insan var bence. bense hiç mi hiç hoşlanmıyorum "kaçmak" tabirini kullanmaktan. "kaçmak" denilince daha bi çılgın/ kafasını eseni yapan süsü verilmiş gibi geliyor sanırım)

velhasıl, bu düşünce kafama yatınca, dün dedim "iş çıkışı doktora gideyim". zaten soğukalgınlığım var, bir de ne zamandır ertelediğim kontrollerim.

gittim, muayanemi oldum, üsye tanısı koyup 3 gün istirahat verdi doktor.

tıbbi sekreterlik bölümünde raporumu yazdırırken sormak aklıma geldi, bu rapor çarşamba- perşembe- cumayı kapsıyordu öyle değil mi. cevapsa, raporun giriş yapılan tarihten başladığı, ve bu nedenle salı- çarşamba- perşembeyi kapsadığıydı.

iyi de ben zaten salı iş çıkışı geldim, raporun o günden başlaması anlamsız değil mi, çarşamba ise sadece tören var, perşembe zaten tatil milli eğitime. yani bu 3 günlük rapor benim için o kadar anlamsız ki!

o zaman doktoruma raporu 4 güne çıkarmasını rica etmem söylendi.

denileni yaptım.

doktorsa, durumumu izah etmeme rağmen, benim çok ağır hasta olmadığım ve bu nedenle 4 günlük rapor veremeyeceği konusunda diretti. 3 günlük raporluk bir halim varmış gibi...

raporumu almadan çıktım hastaneden. (resmi işlerimi halledememek gibi bir özelliğim var benim)

velhasıl, sabah törendeydim. 15 dakika sürdü. 20 civarı görevli öğrenci, istiklal marşı- saygı duruşu, bando, 2 şiir, 3 konuşma.
9:15'te görevim bitmişti; arkadaşlarımsa cunda'ya varmak üzereydiler.


Pazar, Mayıs 16, 2010

sigara içmeyenlerin yanında sigara içilmesi fütursuzca bir davranıştır.


bu kadar takık değildim bu konuya eskiden.

3 seneyi geçti sigarayı bırakalı ama bu kadar tahammülsüz değildim yakın zamana kadar.

hoşlanmıyorum sigara dumanı ve kokusundan. "hoşlanmamak" yeterli bir ifade değil sanırım artık benim için.

"sigara diye birşey kalmasın yeryüzünde, tamamen kalksın" gibi ütopyalar düşlüyorum bu günlerde.

çok rahatsız oluyorum ortamda sigara dumanı olunca. saçım, yüzüm, giysilerime koku siniyor ya, deli oluyorum o zaman.

rahatsızlığım konusunda "sen de içmiyor muydun ne oldu böyle birden, düşman kesildin sigaraya" gibi yorumlar yapanlar da ayrı bir durum. o nasıl bir yorum ya! sevseydim, memnun olsaydım niye bırakayım ki zaten?

bıraktım; çünkü boğazımı tahriş ediyordu, kokusu dayanılmazdı, sabah ağzımda acı tatla uyanıyordum ve çevremde insanlar sigara içtikleri için ölüyorlardı...

tüm bunlardan da ziyade, bir anda anlamsızlığını fark ettim. çok saçma birşey ya, gerçekten. ne alaka, günde 10-15 kere pis kokan birşeyi ağzına sokup, içine duman çekmek? kafa da yapan birşey değil, tadı da güzel değil. çok saçma, gereksiz!
"eğitimli" diye tabir edebildiğimiz insanlarda hele hiç dayanamıyorum bu saçmalığa.

duman sadece içen kişinin içinde kalsa daha katlanılır birşey olurdu tabi, ama ortamı kokutması ve buna rağmen sigara içenlerin her ortamda sigara içmenin kendi hakları olduğunu düşünmeleri ilginç geliyor.

Salı, Mayıs 11, 2010

tüm sıkıntıların kaynağı: nüfus.



tespit bana ait değil ama duydum duyalı "hakikatten ya, ben bunu nasıl düşünememişim daha önce" deyip anında benimsemişimdir. ablamla beraberdik duyduğumuzda. izmir'de mutsuz bir okul müdüresiydi söyleyen. ablamla da tespit üzerine konuştuk sonra. o da benimle aynı fikirde. bana attığı bir mesajdan alıntı yapayım hatta:

"kalabalık bir şehirdeyiz yahu, aynı gün doktora gidemeyecek kadar. insan seli her yer. nüfus kötü şey vesselam, insanın rahatı kaçıyor."

insanlarımız öfkeli, stresli, telaşlı. çünkü; yetişmiyor hiçbir şey. sağlık, eğitim ve diğer alanlarda yeterli hizmet alınamıyor.

bir de vatandaşın da kural tanımazlığı, kentleşememiş gelenekleriyle (kentlilik iyi/kötü diye birşey demiyorum; sadece uyum gösterememek burda kastettiğim) sıra beklemeye tahammülsüzlüğü, araya adam sokma, hatır- gönülle işleri çabucak halletme arzusu, geldiği dairede işi hemen hallolmazsa memuru gözleriyle- sözleriyle rahatsız etmesi...

4200 mevcutlu bir okulda çalışıyorum ben de. haliyle iş yükü fazla. elimden geldiğince planlıyorum, yetiştirmeye gayret ediyorum ama çok imkanlı değil her öğrenciye ulaşmak/ yararlı olmak.

yaptığım planlar da sürekli bozuluyor maalesef. kontrol edemediğim pekçok değişken var çünkü; aniden gelen yazılar ve yazılarda talep edilenler, okulda ya da ilçede ani toplantılar, salonun dolu olması nedeniyle vereceğim seminerin pat diye ertelenmesi, patlak veren krizimsi olaylar (öğrencilerden birinin tuvalette katatoni yaşaması, öğrencilerden birinin bally kullandığından şüphe edilmesi, öğrencilerin ciddi davranış problemi gösterip davranış değerlendirme kuruluna yönlendirilmesi...) vs.

aslında artık oldukça hızlı uyum gösterebiliyorum programımın bozulmasına, hemen alternatif program oluşturabiliyorum.

ancak, anlayamadığım nokta şu; -özellikle velilerin- geldiklerinde sanki işim yok da onları bekliyormuşum gibi bir muamele beklemeleri.
öyle mi sanıyorlar acaba? hergün oturup "biri gelse de görüşme yapsam" dediğimi mi düşünüyorlar? bir hafta içinde hergün ne yapacağımı, her hafta cuma mesai bitimine kadar tamamlamam gereken işleri belirlediğim, yetiştirmem gereken işlerim ve bir tempom olduğu hiç akıllarına gelmiyor mu, çok merak ediyorum.

dün mesela, velinin biri geliyor, müdür yardımcımıza derdini anlatıyor, bir öğrenci görüşmemin ortasında bu bana haber veriliyor, görüşmemin ortasında çıkmak zorunda kalıyorum, veliye 15 dakika sonra kendisini alacağımı söylüyorum (bir sonraki görümemi de ertelemiş oluyorum böylece), onun tepkisi "ben çok bekleyemem ama hemen alamaz mısınız?" oluyor. nasıl ya?
gün içinde, daha sonra,bir başka öğrenci 11:30-12:20 görüşmesi için tam gelmişken, aynı anda bir başka öğrencinin kriz durumunun patlak vermesi ve 12:30 randevulu velinin gelip "beni hemen alamaz mısın, çocuk evde" demesi?
sonra, kriz durumundaki öğrenci ile görüşürken, öğrencinin ağladığını da görmesine rağmen, bir başka velinin kapıyı açıp "girebilir miyim" derken masama kadar gelmesi ve biraz beklemesini söylediğimde "çok kısa görüşmek istiyorum ama" diye diretmesi.
kendinin (kendi derdinin) herkesten (herkesinkinden) önemli olduğunu düşünmek de ne oluyor? nasıl böyle beklentileri oluyor insanların?

yanısıra bir de öğretmenlerden alınan geribildirimler var tabi beni deli eden.
rehberlik saatine girmememizden şikayetçiler. 96 şube ve yılda 18 rehberlik saati var, iki ps. dan. ve rehber öğretmeniz, yarılanıyor yani, 48 şube diyelim. yine de mantık olarak mümkün olmuyor. bunu kendileri nasıl düşünemiyor, ona şaşıyorum bu konuda da.
ayrıca o bir saatlik dersin ücretlerini de kendileri alıyorlar. ücretini aldıkları bir derse girmeyi istememek nasıl bir düşünce biçimi?

öğrencilere kızamıyorum, onların söylediklerinden baskı hissetmiyorum.
üzülüyorum sadece "bir ay önce listeye adımızı yazdırdık, hala görüşmeye çağırmadınız" dediklerinde...



Pazartesi, Mayıs 10, 2010

bence hak ettiği ilgiyi, beğeniyi kazanamamış bir film


film, somerset maugham'ın aynı adlı eserinden uyarlanmış, yönetmenliğini john curran yapmıştır.

ben ilk defa bir tiyatronun arasında evime gittim


oyun, film, söyleşi, seminer... ne olursa olsun. beğenmesem de sıkılsam da yarım bırakıp hiç çıkmam/ çıkamam ben. merak ederim.

ama dün ilk defa, arada çıkıp eve geldim.

oyun oldukça iyi gidiyordu oysa. hem de görmek istediğim bir oyundu. brecht'in "kafkas tebeşir dairesi" (oyunun konusu; nazi almanyası döneminde hitler'in işgalci orduları tarafından Gürcistan'ın kuşatılması, keçi yetiştirmekle geçinen yerel halkın bu işgale direnişi ve sonrası. sanırım oyuniçindeoyun tekniği idi, tam emin değilim).

fakat ben çok uykusuzdum ve yorgundum, ve sadece 1,5 saatlik ilk yarıya dayanabildim.

aslında burda bahsetmek istediğim, oyunların uzunluğu. bence çok uzun oluyor. ben izlediğim hemen her oyunda hissettim bunu. bir yerden sonra "tamam, anladık, haydi sonuçlansın artık" diyorum hep. sıkılıyorum, yoruluyorum.

çok uzun film de sevmem.

bir de şu var; yerli oyunları izlemeyi tercih ediyorum. yabancı oyunlarda, anlatılan konjuktüre uzak hissediyorum çünkü; anlamakta da zorlanıyorum bu anlamda. türkçe olarak "aman allahım amanda mangarius!" ya da "düş, kont..." gibi kelime/ cümleler duymak da garip geliyor.


zorunlu hizmet affı gerçekten saçmalık, çünkü sadece şans faktörü rol oynuyor.

bana kalırsa, zorunlu hizmet uygulamasının mantıklı yönleri olmakla beraber mantıksız yönleri de var.
yani şehirler/ bölgeler arası şartların çok farklı olduğu bir coğrafyada, tercih edilmeyesi yerlerin de tercih edilmesini sağlaması iyi tabi. ama, sadece puan üstünlüğüne bağlı tercih yapılması da bunu sağlar gibi geliyor aslında. yüksek puanı alan istediği yere gider, daha düşük alan mecburen az tercih edilen yere gider (ya kendi düşünüp oraları yazar tercihine ya da 21. tercihi işaretler).
başarıya göre bir sınıflama kabul edilebilir birşey bence, herkes puanının el verdiği ölçüde istediği yere yaklaşır.
bu anlamda, zorunlu hizmet mutlaka olması gereken bir uygulama değil aslında.
ama böyle bir uygulama varken, sadece belli tarih aralıklarında atananların af hakkı tam bir haksızlık ve saçmalık. bir de "müjde" diye ilan ediliyor. kim için müjde?
biliniyor ki, pekçok insan bir an önce zorunlu hizmeti aradan çıkarma isteğiyle ilk atamalarında o yönde tercih yapıyor. ve bu şekilde hareket etmiş o kadar insan, şu anda bunu boşu boşuna yaptıkları için kızgın ve haksızlığa uğramış hissediyor, daha iyi yerlerde olmayı hak ettiklerini, çektikleri zorlukların karşılığını alamadığını düşünüyor.
kısacası, bir kısım öğretmeni sevindirirken bir kısım öğretmeni kızdıran adillikten çok uzak saçma bir değişiklik.

Pazar, Mayıs 09, 2010

ankara'da 24 saat

kafasına eseni yapan biri değilim sanırım. ani karar vermekte zorlanırım. çoğu zaman düşünür, kararsızlıklar yaşarım, pekçok faktörü göz önünde tutmaya çalışırım; sonra çok zaman geçer, hevesim kaçar ya da geç kalırım aslında genelde.


ama cuma günü öyle olmadı.


tam dişçide işim bitmiş ödememi yaparken (evet, 21 mayısı beklemedim, özel diş hastanesine gidip tedavimi oldum) telefonum çaldı. arayan, ankara'daki yakın arkadaşımdı. bir arkadaşının istanbul'dan ankara'ya aracıyla geleceğini söyleyerek benim de ona katılmam fikrinden bahsetti. kısa sürede olup olmayacağını kafamda muhakeme edip "neden olmasın" fikrine ulaştım.


elimdeki tek engelimsi koşul pilatese gidemeyecek olmamdı (zaten pazartesi diş hastanesi, çarşamba da ahırkapı hıdrellez şenlikleri nedeniyle aksatmıştım).
bir de pazar sabahı toplantı nedeniyle işte olmam gerekiyordu. ama biliyordum ki "koşullar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı".


bu düşünceyle çıktım yola ve tam 24 saat geçirdim ankara'da. oldukça keyifliydi.


ulus'ta tarihi yerleri, kaleyi, antikacıları gezdik. sonra mülkiyenin ünlü "inek bayramı"na katılma ve orada fasılla eğlenme fırsatım oldu. ve bir de cebeci'de yoğurtlu soslu patlıcanlı nefis gözleme yeme şansım!


velhasıl, güzel 1 gün geçirdim ve oldukça ani bir şekilde, istanbul'a geldim geleli 7,5 aydır ertelenen "bir haftasonu ankara'ya gitme" isteğimi de gerçekleştirmiş oldum.


zaman kısıtlılığı nedeniyle anıtkabir, anadolu medeniyetleri müzesi, rahmi koç müzesini gezmek ise bir sonraki ani kararıma ertelenmiş oldu.


iyi pazarlar.

Perşembe, Mayıs 06, 2010

bunca çabama, aldığım tüm önlemlere rağmen benim de hatırlayamadığım oluyor!

evet evet, tüm bu listeleme, herşeyi anında not alma bi yere kadar işe yarasa da, bazen yetersiz kalabiliyor.
bilinçakışım sırasında düşünceler akarken zihnimden, bir öncekine ya da başladığım yere(düşünceye) dönemeyince deliriyorum.
dönmek ne işime yarayacak, onu da bilmiyorum; yani, o an onu hatırlamak gerekli olduğundan değil, sadece hatırlayabilmek istediğimden...
sonra, alakasız bir zamanda, ben hatırlamak istediğimi bile unutmuşken aklıma geliveriyor. iyice sinir oluyorum. basit buluyorum, "bunu mu hatırlamaya çalışmıştım" diye aşağılıyorum hatta.
sonra diyorum "eninde sonunda hatırlanıyor, öyle anlarda bu kadar kasma". ama, yok, olmuyor.
hatırlamakla derdim var benim.

aslı erdoğan



daha önce de duydum adını, ama, daha önce çok ilgimi çekmemiş demek ki.

dün ekşisözlükte denk geldi, sonra biraz okudum yazar ve kitapları hakkında ve en yakın zamanda bir romanını edinip okumak için sabırsızlanıyorum şimdilerde. yayınlanmış 7 kitabı var bildiğim kadarıyla. kabuk adam, mucizevi mandarin, kırmızı pelerinli kent, hayatın sessizliğinde diye romanları var dört tane.

bir de beni oldukça etkileyen bir cümlesi var:

"belki de yazmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayanlardır".