Cumartesi, Kasım 20, 2010

alaçatı'dan şirinevler'e DÜŞMEK.

bayram tatili münasebetiyle izmir'deydim bir haftadır. ca'nım şehrimin en sevdiğim yerlerine gitmeye çalıştım. kapanışı da alaçatı'yla yaptım dün. -bilenler bilir- mimarisi ve kendine has dokusuyla çeşme'nin çok hoş bir bölgesidir alaçatı.


alaçatı'da yakınımızın bir ahbabının "mudejar" isimli butiğini ziyaret ettik bir de. ilk etapta "müjde ar" olarak okudum butiğin adını ben. pekçok kişi benzer durumu yaşıyor olmalı. aşinalıkla ilgili sanırım. bir de bir araştırma vardı hani; "harflerin yerleri ne kadar değişik olursa olsun, ilk ve son harfler doğru ise, insan beyni bunu doğru algılıyor" diye..


butik sahibi müjgan hanım'dan öğrendiğime göre; mudejar ispanyolca "ahşap oyma ve süsleme sanatı" demekmiş.
uyanmadığımdan, kendisi için feribotta bir çay içemedim ama, bir kişinin bile bu yazıyı okuması onu memnun ederdi sanırım.
okuyucuya not: izmir'den istanbul'a her dönüşümde şöyle bir afallasam da, alaçatı'dan sonra gördüğüm ilk yerin şirinevler olması, bünyemde ciddi bir şok etkisi yaratmış olabilir, kanımca.

Pazartesi, Kasım 08, 2010

küçükmemure

il yahut ilçe milli eğitim müdürlüklerindeki şube müdürlüğü "çohönemlibimevkii" de, ben mi bilmiyorum acaba?
nedir bu fors, bu hava, bu salt mevkiden kaynaklanacak saygı beklentisi...
"karşımızda şube müdürü varken nasıl davranmamız gerektiğini (!)" acilen hepimiz öğrenmeliyiz onlara göre. insana gösterilecek saygı, o kişinin mevkiisine göre değişmeliymiş gibi...

Perşembe, Kasım 04, 2010

anne...


çocuklar çok güzel, çok değerli. onlarla olmak çok keyifli. onlar yaşam enerjisi...

ama sanırım, "ya yeterince iyi bir anne olamazsam" kaygısıyla, hiçbir zaman bir çocuğu dünyaya getirmeye cesaret edemeyeceğim...
bir de, sevdiklerime zarar gelmesine dayanamadığımdan, böylesine bir sevgiyi kaldırabileceğimden emin değilim...

bu şarkı da canım anneme gelsin:

ah ne hayatlar ümidiyle
zamansız yollara düştük
ilk yenilen biz degildik elbet
gün oldu dünyaya küstük
ağlama anne benim için ağlama
ben de herkes kadar aldım acılardan
ağlama anne benim için ağlama
ben de herkes kadar yandım
sen ne olur çocukluğumu sakla
tek kalan bu elimde avucumda
ağlama anne benim için ağlama
her birimiz başka bir hikaye
anne bu ayrılıklar niye
sen yine bir ninni söyle bana
yavrum uyusunda büyüsün diye



Salı, Kasım 02, 2010

bir kitap daha...


psikoloji ile ilgilenenler kadar ilgilenmeyenlerin de yararlanabileceği sade ve bilgilendirici bir kitap.

iyi okumalar;)

Perşembe, Ekim 28, 2010

hiçbir şey değişmiyor, tam bir kısırdöngü hayat...

"bir insan vardır olmak istediğin, bir de kahrolası kök salmış huyların" benzeri bir cümle okumuştum bloglardan birinde, bir zaman...
değişmenin, kendini üzen/ işlevsiz davranış kalıplarını değiştirebilmenin ne kadar zor olduğunu deneyimliyorum ben de sıklıkla...
aldığım kararları -ne ara yaptığımı bile bilmeden- defalarca bozduğuma tanık oldukça hayal kırıklığına uğruyorum...
özünü, dayanağını "değişim'e olan inanç"tan alan bir mesleğim var oysa...
kendime yardımcı olamıyorum...

pinkket nihayet google'da ;)

google'a "pinkket" yazınca ilk sayfada çıkması mutlu etti beni!

Pazartesi, Ekim 25, 2010

dolmuş maceralarım- bilmem kaç

(allah muhafaza) ben şişman olsam;
dolmuşta, otobüste vs. yanımdakini cama yapıştırıp sıkıştırmak yerine, yarım oturmayı tercih ederdim bence.
şişmanlığımın bedelini yanımdaki zayıfa ödetmezdim sanırım.

sürgün

şimdilerde şaşıyorum ben kendime...
soruyorum kendime:
"izmir'i bırakmayı nasıl göze alabildim ben?
nasıl düşündüm izmirsiz, ailemsiz yaşayabileceğimi?"...

Pazar, Ekim 24, 2010

nihayet bir kitap daha bitmiştir

"nihayet" dediğime bakmayın. kendisi sayfa sayısı itibariyle ortalama 3-4 kitaba bedeldir. (yazar, 27 mayıs 1960 öncesi ülkenin sosyopolitik durumu arkaplanında, bir aşk/yalnızlık hikayesi anlatıyor)

6 adet siparişim de geldi yeni. 2'si doğrudan mesleki. diğerleri ise;
* mahur beste- a. h. tanpınar (varlığını yakın zamanda öğrendim, merak ettim)
* 1984- g. orwell (uzun zamandır okumak istediklerim listemde)
* gözlerim sığmıyor yüzüme- küçük iskender (henüz okumadığım, merak ettiğim şair)
* mutlu çocuk mutsuz çocuk- eyüp sabri ercan, atilla turgay (kısmen mesleki kısmen kişisel merak)
yakın zamanda edinmek üzere aklımda 2 tane daha var:
* karısını şapka sanan adam- oliver sacks
* dokunmayın portakalime- bilal civelek

ben kendim


istisnasız her sabah bir şarkıyı dinleme arzusuyla uyanıyorum. işbu şarkıların yelpazesi de öyle geniş ki...

güzel bir sese sahip olmadığıma üzülüyorum sıklıkla. fevkalade olmasa da, şarkı söyleyebilir düzeyde olması yeterdi, zira, şarkı söylemeyi pek bir seviyorum.
taa küçüklükten beri yaşadığım bir duygu bu. daha küçücükken, özlem tekin dinlerken, onun gibi bir sesim olmasını isterdim, sonra the cranberries'in solisti aldı onun yerini vs...

toplu taşıma araçlarında kitap/ gazete okurken, kendim keyif alırken/ zamanımın boş geçmiyor olmasına sevinirken, bir yandan da topluma örnek olma isteği/ hedefi taşıyorum içimde bir yerlerde...

hemen her akşam oje sürüyorum. ama pek azında asetonla temizleyerek girişiyorum işe. genelde sistemim şu; ojesiz tırnağa tek kat açık renk oje, tek kat olduğu için ertesi gün sonunda bozulur, o gün biraz daha koyu bir oje ile rötuşluyorum, o iki gün gidebilir, ondan iki gün sonra da mürdüm/ bordo gibi en koyularla üstünden geçiyorum, o da iki gün gidiyor vs...

tüm bunlar bir yana da, kendimi seviyorum ben!
bunu bilinçli olarak ilk fark edişim de sanırım şu şekilde olmuştu:
epey yıl önce çok yakınlarımdan biri ergenlik ya da depresyonun etkisiyle benlik saygısını yitirmek üzereydi, kendinden hoşlanmıyor, başkalarına özeniyor, herkesi kendinden daha iyi görüyordu. bilmemkimin yerinde olmak istediğini söylemişti birgün. biraz üzerine gittiğimde, bunu öylesine söylemiyor olduğunu, göz göre göre kendini hiçe sayabileceğini fark etmiştim.
çok şaşırmıştım. insan kendinden nasıl vazgeçerdi?
o an anlamıştım sanırım;
tüm eksiklerimle, kusurlarımla ve sahip olduklarımla değişmem kendimi kimselere...

bir de size bir havadisim var:

efsane moda yaratımı/ürünü/tasarımı "füzo" geri döndü! bkz. koton.