Çarşamba, Şubat 01, 2012

güzel şarkı dinleyelim haydi;)

(yeni çıkan müzikleri pek takip edemiyorum uzun yıllardır. genelde aynı (çok sevdiğim) şarkıları dinliyorum ya da yakınlarım keşfediyor, bana dinletiyor, bir süre onlara takıyorum vs.)

bu şarkıya radyoda denk geldim bu sabah ve çok sevdim.
ne zaman çıktı bilmiyorum. ama, tam bir yaz şarkısı bence. bir de çocukluğumdan, 90'lardan gibi..
çok enerjik, olumlu bir şarkı.
insan yaz olsun istiyor... hepimiz güzel olalım, güzel rahat giysilerimizle mutlu olalım, neşeli, enerjik, aşık olalım :)

Salı, Ocak 31, 2012

bertolt brecht'ten..

generalim tankınız ne güçlü

tankınız ne güçlü generalim
siler süpürür bir ormanı
yüz insanı ezer geçer
ama bir kusurcuğu var
ister bir sürücü

bombardıman uçağınız ne güçlü generalim
fırtınadan tez gider, filden zorlu
ama bir kusurcuğu var
insan ister yapacak

insan dediğin nice işler görür, generalim
bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin
ama bir kusurcuğu var
bilir düşünmesini de

(çeviren: asım bezirci)


not: hitler'e yazdığı söylenegelir...

Pazar, Ocak 29, 2012

kibrit çöpleri- murathan mungan

bildiğiniz gibi, murathan mungan'ın yazdıklarını çok severek okurum.

izne izmir'e gelince, ablamın kitaplığında ne zamandır okumak istediğim kibrit çöpleri'ni gördüm ve elimde bir başka kitap olmasına rağmen araya sıkıştırdım.
iyi de yapmışım. bu kitabında da çok güzel tespitlerle ve anlatımlarla dolu 97 sayfalık keyifli bir okuma sunuyor bize m. mungan.
aslında öykü kitaplarını sevmem ben, roman severim. gerçi, öykü değil bunlar; 80 adet "takribi ve vasati kıpkısa öykü" kendi deyimiyle...

bir de, geçenlerde, serrose yıl içinde yeni tanıştığı yazarlarla ilgili yazmıştı:
ben de kendimi bildim bileli, her okuduğum kitabı yazarım, yıl içinde kaç tane okuduğuma bakarım vs. ama hiç o açıdan bakmamıştım. şimdi bakınca, sanırım ben en çok da, sevdiğim yazarlar çevresinde dönüyorum, (murathan mungan, elif şafak, orhan pamuk, zülfü livaneli, yusuf atılgan..) çok fazla yeni yazar tanıma eğiliminde değilim..

geçen yıl tanıdığım yazarlar ise:
onur ünlü
aslı erdoğan
john katzenbach
hakan günday
emma donoghue
j.d. salinger

funny games- m. haneke


haneke'den yine insanı gerim gerim geren, rahatsız eden bir psikolojik gerilim.. bir burjuvazi eleştirisi, modern çağda güvenlik ihtiyacı sorgulaması...
her an "ne oluyor, şimdi ne olacak" diye heyecanla beklenerek izleniyor.

oyuncu seçimi çok iyi:
naomi watts (21 grams'dan hatırlayalım)
tim roth (reservoir dogs ve pulp fiction'dan hatırlayalım)
michael pitt (dreamers'ın taş amerikalısı)
brady corbet ("henüz 19 yaşındayken sergilediği başarılı performansa dikkat" diyorum)

iyi seyirler efendim;)

not: esasen, 1997 yapımı avusturya versiyonu idi izlemek istediğim; ama, bilgisayarımda 2007 yapımı amerikan versiyonunu buldum. yorumlara bakınca, izleyenler 1997 yapımı olanın çok daha başarılı olduğu konusunda hemfikir. bilginize.

Cumartesi, Ocak 28, 2012

bireysel farklılıklarımız

"haftaya nişanım var" dedi kadın,
"heyecanlı görünmüyorsunuz" dedi öteki.
"yani evet, 4,5 yıldır beraberiz zaten, çok bir şey değiştirmeyecek nişan" dedi kadın,
"aaa o kadar yıl neden beklediniz?" diye şaşırdı öteki.
bu tepkiye anlam veremedi kadın...

onları izlerken, olayların nasıl da bakış açısına göre farklı algılanabildiğine tanık oldum bir kez daha...
birinin "yaşamak" olarak gördüğünü bir diğeri "beklemek" olarak görebiliyordu...

@@@
not: daha fazla bilgi için:
akılcı duygusal davranışçı yaklaşım (REBT)
albert ellis
A B C modeli (A: olay, B: olaya ilişkin düşüncemiz/inancımız, C: olaya verdiğimiz duygusal tepkimiz)

Perşembe, Ocak 26, 2012

bir evim olsun


"sömestr'sız olmaz" dedim ve yıllık iznimi kullanarak izmir'e geldim. dile kolay, 19 yıllık alışkanlık :) ablam da benden özenip, iznini kullanmaya karar verdi.
3 gündür, birlikte karşıyaka'mı gezdikten sonra, bugün evde oturup en sevdiğim şeylerden birini yapıyoruz: örgü örmek!
yalnızken hiç öresim gelmiyor, ama ne vakit annemi görsem canım istiyor.

ve, tahmin edeceğiniz gibi, ben yine izmir- istanbul ikilemindeyim :)
o değil de, sanırım "düzen" özlemindeyim ben. artık bir "yer"e "evim" diyeyim, gönlümce dekore edeyim vs..
en çok da, kitaplarımın yarısını annemin evinde öyle eğreti bir şekilde dururken görünce içim acıyor. benim evdekiler de benzer şekilde; sığmaya çalışıyorlar bir küçük dolaba..
her odasının bana ait olduğu ve birinin güzel bir kütüphaneyle çalışma odası olarak kullanıldığı güzel bir ev istiyorum ben...
kendimi ait hissettiğim, kendime ait hissettiğim..

Salı, Ocak 24, 2012

değerliyiz biz, her birimiz.


'kendine iyi bak' deme/ denmez, saçma
kendime bakarım elbet / sen hiç korkma
kendine kalıyor insan eninde sonunda...

dediği gibi sevgili candan erçetin'in, "biz" varız esasen; her şeyden ve herkesten önce...
her şey biz'le anlamlı...

üstün dökmen'in benim de hak veridğim bir düşüncesi vardı. o geldi aklıma bu şarkıda. sizinle de paylaşayım:

her şeyden bağımsız olarak varoluşumuz "1" dir, onun yanına ekleyeceğimiz özelliklerimizin her biri de "0"dır.
yani ben 1'im. benim anne oluşum ile 1'in yanına bir "0" ekleriz ve 10 olurum. benim öğretmen oluşum için bir "0" ekleriz ve 100 olurum. vs. vs.
ama ben (yani 1) olmazsam hiçbiri olmaz...


gülmece güldürmece :)


Pazartesi, Ocak 23, 2012

bir kadın sevildiğini hissetmek uğruna muhteşem hatalar yapabilir


herkes için geçerli değil belki ama, benim naçizane gözlemlerim bu yönde...
ancak, ne zaman başlıyor bu "çoksevilmegereksinimi", onu tam kestiremiyorum..

cumartesi günü gözlemlediğim bir olay, küçük yaşlarda başladığının bir örneği oldu benim için.
anlatayım:

dolmuşta 4-5 yaşlarında küçük kız, annesinin oturduğu koltuğun başında ayakta duruyor... nasıl mutsuz, nasıl her şeyden şikayetçi. montunu çıkarmak istiyor, şapkasını düşürüyor, mızmızlanıyor vs vs.
evet, dolmuş kalabalık ve sıkıntılı. bu açıdan kızın mutsuzluğu anlaşılabilir görünüyor.
lakin, kanımca, kızın sıkıntısı fiziksel rahatsızlık değil esasen...
sorun şu ki, annesinin kucağında küçük kardeşi uyuyor.
çok sevdiği annesi, rahatlığı ve ilgiyi "bir başkası"na veriyor onun yerine...

Cumartesi, Ocak 21, 2012

paçalarımı kirletmenin dayanılmaz mutsuzluğu


hiçbir zaman "bakımlı" olamadım ben. bir yerimi düzeltirken bir yerim eksik kaldı hep.
yeterince önemsemediğimden sanırım... örneğin "şık" olmaktan başka önceliklerim var hep. "rahat" olmak mesela..
kış gelip havalar soğuduğunda ise, birinci önceliğim "üşümemek" oluveriyor. üstüste giyiyorum en ısıtan giysilerimi. ona rağmen üşüyorum çoğu zaman. bu nedenle ara ara "eee yeter! giyiyorum boynu bağrı açık. nasılsa her türlü üşüyorum" gibi tepkiler veriyorum. ardından, kısa bir süre yeniden ince giysilere dönüyorum. sonra daha çok üşüyor, yeniden aba gibi giysilere dönüyorum vs vs. böyle geçip gidiyor 3-4 ayım..

o değil de, aslında şunu diycektim; geçen kış da demişim hatta:

ben kışın her sabah ne giyeceğimi yağış olup olmamasına göre belirlerim. yağmur varsa etek ve uzun çizme ya da dar paça pantolon/tayt ve uzun çizme giyerim muhakkak. zira, eğer pantolonum botun dışında kalıyorsa çok fena kirlenir. ama bakıyorum da, bazıları ona hiç dikkat etmiyor. ve ona rağmen paçaları hep temiz kalıyor. nasıl başarıyorlar bunu?? söyleyin nolur!