Salı, Ekim 21, 2014

ekim de güzel...

eylül pek sevilir, pek bir hoş karşılanır. ben de her yıl yazarım eylül başında eylül için.
zaman hızla geçer ama; o güzel eylül bitiverir. neyse ki onu takip eden ekim de pek güzeldir!
yapı kredi kültür yayınları'nın sanat&kültür etkinliklerini takip ediyorum 2 yıldır. ve ekim itibariyle 3. sezonumun etkinlikleri de başladı.
"bir yazarın gayrıresmi portresi"nde gündüz vassaf vardı bu akşam. gündüz vassaf, üniversiteye başladığım yıl sosyoloji hocamın sürekli bahsettiği bir yazardı (yazar demek yetmedi aslında, sadece yazar değil o zira). o yıl okumuştum "cehenneme övgü" ile "cennetin dibi"ni. sonra gazete, dergi yazılarında takip edebildim kendisini. pek sevdim. bundandır ki, bugün de koşa koşa gittim etkinliğe. 
çok sade ve sempatikti gündüz vassaf. "istanbul'da kedi" diye kitabı çıkacakmış kasımda, onun üzerinden gitti söyleşi. heyecanla bekliyorum kitabı; zira, kediyi de istanbul'u da ne çok severim ben!
söyleşinin başında sibel oral şöyle söyledi:
"bizi kurtaran tek şey, edebiyat. bizleri mutsuz sokaklardan alıp kendi dünyalarına davet eden yazarlara teşekkür ederim."
sanat en çok da buna yarıyor belki. 
insanın estetik ihtiyacı var elbette; ama o yüksek düzey ihtiyaçtan önce, sağaltıcı bir etkisi var sanatın kanımca. hem üreten hem de okuyan/ dinleyen/ seyreden açısından.
çok keyif alarak dinlediğim müziklerden sonra dilimden dökülüverir hep, "şarkılar iyi ki var" derim.
ne yapardık sahi, olmasaydı şarkılar?
peki ya kitaplar, filmler, resimler, heykeller...

Cumartesi, Ekim 18, 2014

güzel şarkılar&güzel anılar...

düğünümüzün giriş ve kapanış dans müziği!
https://www.youtube.com/watch?v=6EL8W_SA3Tw


çok sevdiğim bu şarkıyı her dinleyişimde aklıma düğün günü geliyor artık:)

keyifli dinlemeler size;)


Pazartesi, Ekim 13, 2014

suzan defter- ayfer tunç

bir kitaba başlamak her zaman planlı olmuyor. bir kitap bittiğinde "okumak istediklerim listem"deki koca havuzdan birini seçmek zaman alıyor aslında biraz. genelde önce birkaç tanesini karıştırıyorum bir süre, sonra birine devam ediyorum.



"ölmek" bittiğinde de öyle olmuştu. bir yandan emre caner'in araştırma niteliğindeki kitabını okuyup bir yandan da mesleki okumalara devam ediyordum bir süredir.


hayat ilginçti ama... sevgili sedenist yorumunda sormuştu suzan defter'i. ben de kalktım aldım sehpadan (okunmayı bekleyen kitapların yeri çalışma odasındaki kitaplık değil, salon sehpalarıdır bizim evde). 
öylelikle başladım. ve çok akıcı bir hikayenin içine giriverdim. 
romanları, roman karakterlerini, eski zamanları, eski dönem aşklarını, hüzünlü ve yalnızlık üzerine anlatıları severim hep. bu kitabı da çok sevdim. hem içerik hem anlatım açısından. 

kitabın tadına bakmanız için altını çizdiklerimden bir kuple size:
"insan ya kendi kendine konuşur ya kendi kendine yazar. kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. oysa ne fark var ki arada?"
"pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler."
"bir kadının gittiği, evden belli olur. kadın giderken düzeni götürür bir kere. yaşayan ev sarsılır."
"-gençliğiniz haram olmuş desenize
-insan gençliğini aşka vermezse, gençlik neye yarar?
-ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz
-kayıp mı?kaç kişi böyle sevebilmiştir dünyada?"
"insan hayatı bir rahim arayışından ibarettir. ev rahimdir."

teşekkürler sedenist! :)

müzik hep iyi gelir...


evrensel bir dil müzik... 
evrensel bir duygu dili...
hem hüzünlendiren hem rahatlatan bir şeyler var bu şarkıda...


Cumartesi, Ekim 11, 2014

Salı, Ekim 07, 2014

sapanca&bolu'dan iyi bayramlar:)

ailemizden uzakta yaşadığımız için bayram demek izmir'e gidip, ailemizle görüşmek demek bizim için. ama bu sefer, normal bir hafta sonundan sadece iki gün fazlası olan bayram için istanbul'dan çıkış, istanbul'a giriş trafiğini gözümüz almadı. bu bayram bir değişiklik yaptık.
benim annem ve ablam geldi geçen hafta, onlarla bir güzel istanbul'u gezdik. sonra onlar döndü, bayramda da eşimin ailesi geldi. onlarla da biraz istanbul'u gezdikten sonra, civardaki güzellikleri görmeye karar verdik. çok da iyi etmişiz. gerek hava durumu gerekse de trafik açısından çok şanslıydık ve çok güzel iki gün geçirdik. uzun zamandır görmek istediğim yerleri gördüğüm ve defterimde tikler atabilmiş olduğum için de ayrıca mutlu oldum ben:)

pazar sabahı çıktık yola. ilk önce sapanca'ya uğradık. sapanca, sakarya ilinin gölü ile ünlü ilçesi. yıllardır görmek istediğim ve istanbul'a sadece 160 kilometre mesafede olan sapanca'ya bayramın verdiği trafik rahatlığıyla 2 saatte ulaştık.



göl kenarında gerek özel gerekse de belediyenin işletmeleri mevcut. oturup bir çay/ kahve içmek gerçekten huzur verici. biz göl kenarında bir yürüyüş yaptıktan sonra bir çay molası verdik. sonrasında görülecek yeni yerler için oradan ayrıldık. 


ama, istanbul'un gürültü ve karmaşasından uzaklaşmak ve rahatlamak için, eşofmanlarımızı giyip göl çevresinde bir tam günü sadece yürüyüş yaparak, deniz bisikletine binerek, kitap okuyup, kahve içerek geçirmek üzere ileride bir kez daha gelmeyi de not ettik...

bolu yönünde devam ettik yolumuza. karacasu mevkiinde bulunan ve aladağlar'ın eteklerindeki, denizden 1000 m yükseklikteki gölcük'e geldik. otomobil ile girişin 10 tl olduğu büyük ve çok güzel bir tabiat parkı gölcük


öncelikle çok geniş. sanırım büyük şehir insanlarının en çok özlem duydukları şey, "mahrem alan." kimseye değmeden, çarpmadan ve hatta bazen kimseyi görmeden yaşayabilmek. özgürce...
büyük şehirlerde çok insan var ve kaynaklar bu kadar çok kişiye yetmiyor, bu nedenle hep yarış, koşturmaca... oysa bu tabiat parkı öyle büyük ki, bayram kalabalığına rağmen piknik alanları, yürüyüş parkurları tenha... 




parkın içerisinde, getirdiğiniz yiyeceklerinizi yiyebileceğiniz ahşap masaların yanı sıra parkın içerisinde kır gazinosu da mevcut. 
aslında yapay bir gölet gölcük. ve fakat çevresindeki yoğun göknar, kayın ve gürgen ağaçlarının arasında doğalmış gibi güzel. "her mevsim ayrı güzel" diyorlar ama, bana kalırsa tam mevsimiydi. sararan, kızaran, dökülen yapraklar ile hala yemyeşil kalanlar adeta bir renk cümbüşü oluşturmuşlardı. 

(misafirhane) 


(monet resimlerinden sonra gerçeği ile tanıştım nilüferlerin)

güneşi bu güzel doğanın içinde batırdıktan sonra, karacasu'ya inerek otelimize yerleştik. 


bayram nedeniyle oteller çok dolu olduğundan, biz ancak bolu yıldız otel'de yer bulabildik. tam pansiyonun 70 lira olduğu oteli fiyat/performans açısından yeterli buldum ben.



bolu deyince akla gelen ilk şeylerden biri de termal tesisler, kaplıcalar elbette; ancak biz onu da bir başka sefere erteledik. ve akşam yemeğinden sonra odamızda ailece mandıra filozofu izledik:)
insan hem gün boyu bunca doğa ve kasaba görünce, üstüne de modernite sorgulamalı film izleyince kendine sormadan edemiyor tabi:

"neden istanbul?"
sahi koca ülkenin 5te 1i, bir şehire doluşmuş ne yapıyoruz biz? neden bunca hıncahınç, üst üste bir yaşamı tercih ediyoruz?

bu sorgulamalarla uyuyup uyandıktan sonra otelimizde kahvaltımızı yapıp ayrıldık ve abant' a çevirdik direksiyonumuzu. 


abant tabiat parkı 1300 m yükseklikteki krater gölünü çevreleyen  çam, köknar, kayın, meşe, kestane, gürgen, kavak, yabanıl meyve ağaçlarını barındıran zengin bir bitki örtüsüne sahip ormanlardan oluşuyor. giriş araçla yine 10 tl. gölün çevresi araçlarla da turlanabiliyor, bisikletle de, yürüyerek de. parkın içinde ata binme parkurları, bisiklet ve yürüyüş yolları, piknik alanları, konaklama tesisleri, çadırlı kamp ve günübirlik kullanım alanları ve yaylalar mevcut. parkın girişinde "ziyaretçi tanıtım merkezi" ve "doğa müzesi" hizmeti var. 


biz bol bol yürüyüş yapıp oksijen depoladıktan sonra ormanın derinliklerine doğru keşfe çıktık.








gezintimizi yaptıktan sonra, yeni yerler görmek üzere buradan da ayrıldık. 


bu sefer istikamet düzce'ye bağlı gölyaka beldesi idi. bir dağ köyü olan güzeldere'ye ulaşmak ve türkiye'nin sayılı şelalelerinden birini görmekti niyetimiz. 16 km lik asfalt yol zaman zaman zorlu ve dar olabiliyor; ama bir o kadar da doğal, her iki taraf fındık ağaçları ile çevrili. zaten ilçenin genelinde de gerçek bir karadeniz havası hissediliyor. yolun bitiminde köyün sonunda güzeldere tabiat parkı'na ulaştığımızda (giriş otomobille 8 tl) kendimizi bir film setinde hissettik. gerçek bir doğa harikasıyla karşı karşıyaydık. bir yayla, çevresi vahşi ağaçlarla çevrili ve inceden su sesi geliyor. merdivenlerle biraz aşağı inince şelale ile karşılaştık ve büyülendik!




bir defa daha anladım ki "hiçbir şeye ihtiyacımız yok, tüm güzellikler ve her şey doğada var! ve biz medeniyet kurmaya çalıştıkça sadece zarar veriyoruz doğaya ve kendimize!"

hava kararmaya başladığında yoldan endişe edip, gölyaka'ya indik ve "madem karadeniz'deyiz" diyerek coşkun lokantası'nda enfes pide yedik.
ne yazık ki her güzel şey gibi, bu mini tatilin de sonu gelmişti. bu sefer direksiyonlar istanbul'a çevrildi ve doğadan uzak hayatımıza dönüldü...

Salı, Eylül 30, 2014

yaşasın huzur veren (bağzı) müzikler!

oldukça yoğun ve biraz da stresli zamanlar hayatımda...
neyse ki geç de olsa sıcak, güvenli ve huzurlu evime dönmek var.
evimde çok sevdiğim "o" kişinin beni karşılaması var.
uyumadan güzel müzikleri dinlemek ve süte batırılmış bisküvi gibi yumuşamak var...



iyi uyku, huzurlu bir gece, tatlı rüyalar diliyorum herkese!

Salı, Eylül 16, 2014

eylül'e methiyeler 2014

eylül gelmiş, yarısı da geçmiş ve ben hala bir gelenek olan "eylül'e methiye" yazımı yazmamışım bu sene! hemen başlıyorum o halde:)
eylül geldi hoş geldi!
inceden bir serinlik getirdi istanbul'a, keyifle gezebiliyoruz artık sokaklarda. hele akşamları ince bir ceket alıyoruz sırtımıza; ki o an değmeyin benim keyfime:)
eylül demek hafta sonları istanbul'un kıyı semtlerini dolaşmak, balık tutmak, balık yemek, akşam üstü piknikleri yapmak demek!

 (karaköy)

 (üsküdar-greenpeace gemisi)

(çengelköy)

eylül demek sanat hayatının hareketlenmesi demek! kaliteli yapımların vizyona girmesi, tiyatro programlarının belli olması, heyecanla beklemek demek.

sonra gecelerin yavaş yavaş uzaması, uzun gecelerde evde olmak, kitap okumak, film geceleri yapmak demek.



eylül demek beyoğlu sahaf festivali demek. elinde uzun bir liste ile stant stant gezmek demek.


eylül demek şehirde sevdiğin etkinliklerin kaldığı yerden devam etmesi, mutlulukla onları takip etmek demek.
sizlerle iki yıldır takip etmekte olduğum ve bu yıl da takip etmeyi planladığım iki yerden haberdar etmek istiyorum.
biri yky kültür'ün sanat, söyleşi, okuma, drama etkinlikleri. benim özellikle takip ettiğim kemal iskender'in sanat tarihi konuşmaları. sanıyorum, ekimde başlayacak. ancak, onun dışında da çok güzel etkinlikler mevcut.
bir diğeri de, daha çok mesleki olduğunu söyleyebileceğim, genellikle bağlam yayınları ile istanbul psikanaliz derneği'nin düzenlediği aynalı geçit'teki etkinlikler. insanı anlamada analitik yaklaşıma ilgi duyuyorsanız zevkle takip edebileceğiniz söyleşiler mevcut.

sanatla, gezilerle, dostlarla, güzelliklerle dolu bir sonbahar diliyorum cümlemize:)

kız gibi

tanıyanların bildiği üzere, kendimi bildim bileli, belli bir düşünme becerisi ve farkındalığa eriştim erişeli meselemdir kadın meselesi...
örnek bir yazım burada...
kimilerine göre "beni 11-12 yaşlarımda okuduğum duygu asena kitapları bozdu", kimilerine göre "ülkede başka dert mi kalmadı, ben abartıyorum", kimilerine göre "toplumsal cinsiyet rollerini değiştiremem"....
ben yine de yıllardır fırsat bulduğum her ortamda dile getirmeye çalışıyorum fikirlerimi, karşılaştığım insanların zihinlerini bu yönde açmaya çalışıyorum...
yıllardır fırsat bulduğum her ortamda dile getirmeye çalıştıklarımı, çok yalın ve güzel bir biçimde kaleme almış sevgili elif doğan!
hem bu güzel yazısını hem de sayesinde izleme fırsatı bulduğum "orkid" markasının çok kıymetli videosunu paylaşmak istiyorum sizlerle.
ben de tıpkı elif doğan gibi içim acıyarak, canım yanarak izledim...



Salı, Eylül 09, 2014

eğitim şart! ama nasıl bir eğitim?

ülkeye dair, topluma dair herhangi bir şeyi tartışırken, var olan problemin kökenine inmeye çalıştığımızda sıklıkla dönüp dolaşıp, "eğitimin iyileştirilmesi"ne geliyor söz. 
eğitim, sokakta, ailede, her yerdeyse de; resmi, sistemli ve yoğun biçimde verildiği kurumlar okullar ve sorumlular öğretmenler ise, "toplumların ilerlemesi için öğretmenleri güçlendirerek başlamalıyız işe" sonucuna varıyoruz mütemadiyen.

bilimsel olarak baktığımızda da, yanılmadığımızı anlıyoruz. zira, refah düzeyleri yüksek toplumların; öğretmenlerine, çocuklara ve eğitime verdikleri büyük kıymeti okuyoruz hep araştırma sonuçlarında. 

yakın zamanda karşıma çıkan bir araştırmayı paylaşmak istiyorum sizlerle. 2009 'da yayınlanan makalenin adı: "Finlandiya’nın PISA’ daki Başarısının Nedenleri: Türkiye için Alınacak Dersler". Ondokuzmayıs Üniversitesi, Eğitim Fakültesi'nden Yrd. Doç.Dr. Ali ERASLAN kaleme almış. Finlandiya'nın PİSA başarısı ve Türkiye'nin başarısızlığı üzerinden, nedenleri sorgulama üzerine bir çalışma. sonuçlar bence oldukça anlamlı:

" ....
PISA projesi, zorunlu eğitimin sonunda örgün eğitime devam eden 15 yaş grubu öğrencilerin öğretim programlarında yer alan matematik, fen bilimleri ve okuma becerileri konu alanlarıyla ilgili bilgileri ne dereceye kadar öğrendikleri değil, sahip oldukları bu bilgi ve becerileri içinde yaşadıkları toplumda karşılaştıkları gerçek ortamlarla ilişkilendirme ve olası sorunları çözümlemede kullanabilme yeteneğini ölçmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla öğrencilere çoktan seçmeli, karmaşık çoktan seçmeli, açık uçlu ve kapalı uçlu olmak üzere farklı türleri içeren toplam 100 soru sorulmaktadır. 2000 yılında uygulanmaya başlanan bu projeye ülkemiz ilk olarak 2003 yılında katılmıştır. PISA 2003 sonuçlarına göre Türk öğrenciler matematik  okuryazarlığında 423, fen bilimleri okuryazarlığında 434, okuma becerisi alanında ise 441 ortalama puan alarak otuz OECD ülkesi arasında yirmi dokuzuncu sırada yer almıştır.  Diğer taraftan Finlandiya ise matematik okuryazarlığında 544, fen bilimleri okuryazarlığında 548 ve okuma becerisi alanında 543 ortalama puan alarak her üç alanda da en üst sırada yer almıştır.
....
Finlandiyalı akademisyen ve öğretmenlerin de başarılarının kaynağı olarak gördükleri bu faktörler sırasıyla şu şekildedir: 
(1) öğretmen yetiştirme programı, 
(2) geleneksel okul yaşamı, 
(3) kültürel olarak öğretmenlik mesleğine bakış ve 
(4) hizmet içi öğretmen eğitimi. 
...."


tamamını okumanızı tavsiye ederim.