Cumartesi, Mayıs 22, 2010

"pilavım iyi olmadı" diye dertlenmeye son!

,
ben iyi pilav yapamıyorum. 1/5 oranındadır başarım.
pirinç pilavından bahsediyorum. yoksa, bulgur pilavında iyiyimdir.
bugün yine pilavım iyi olmayınca bir çözüm geldi aklıma:
bir küçük kutu haşlanmış nohut konservesi ile optimum miktarda karabiber bu pilavı kurtarabilirdi!
denedim ve beklediğimden de iyi sonuç verdi!
çok sevdiğim nohutlu pilavı yapmanın çok basit yolunu da keşfetmiş oldum böylece.
mutlu oldum!

bir de şey var:
erikler yakında sararacak!
o nedenle hergün yarım kilo yemeye çalışıyorum.
eriğin tam güzel olduğu zaman çok kısa maalesef ve o dönemde yediğim erikleri maksimize etmem gerektiğini düşünüyorum.



Cuma, Mayıs 21, 2010

tesadüfler


ne zamandır, haftasonları gidip masa tenisi oynayabileceğimiz bir yer arayışındaydım.

pazar günü, nihayet, bir yer denedik ve fena değildi (avcılar-igs durağı).

eğlendik, yorgun düştük. fırsat buldukça gitmek isterim ben. oldukça keyifli bir spor bence.

aslında o değil de; dün izlediğim lost bölümlerinden birinde de masa tenisi oynadılar (3. sezon: 10 ya da 11. bölüm).

ben çok şaşırıyorum böyle olunca.

hani ne zamandır aklına gelmeyen birşey aklına gelir, sonra o gün gazetede bir köşeyazarı da ondan bahseder...

bir şarkı gelir aklına akşam, eskilerden, hiç de popüler olmayan (örneğin, gülü susuz seni aşksız bırakmam). sonra sabah, yıllar sonra ilk kez radyo dinlerken, karşına çıkan ilk şarkı o oluverir...

aklına gelen bir filmle/ kitapla ilgili birşey yazmıştır biri iletisine...

belki de hiç anlamı yok tüm bunların. ama, bana ilginç geliyor ve hoşuma gidiyor.

çok da sık oluyor bana.

belki de herkese sık oluyordur ama; ben dikkat ettiğim için fark ediyorumdur sıklığını.

"zenginbiadam"la mı evlensem?


sabah dolmuşta, bir anda, zengin bir adamla evlenmek isteyen genç kızları mantıklı buldum; hatta onları anlamış bile olabilirim.

"aslında belki de sosyal adaletsizliğin çözümü bu olabilir" diye geçti aklımdan.

zenginler fakirlerle, fakirler zenginlerle evlenecek ve insanlık yavaş yavaş eşitlenmiş olacak!

bir anlamda, sınıflar arası geçişin sağlanması ve toplumda yalnızca "ortalama bir sınıf"ın oluşmasının yolu muydu ne!

gerçekçi değil, biliyorum.

ama; gerçek olsa, devletlerin böyle bir politikası olsa mesela, çözüme götürürdü belki.

neden herkes kendi ekonomik seviyesine uygun olanla evlensin ki? öyle olunca, uçurum giderek büyümeyecek mi?

şu an oldukça mantıklı geliyor bu düşünce. ama, belki sonradan gelmemeye başlar. bilmiyorum. tam bir süzgeçten geçirmeden, aklımda oluştuğu ilk şekliyle yazıyorum.

kaldı ki, uzun süre kafa yorup ulaştıklarımı da sonradan çürüttüğüm çoktur.

insan değişiyor vesselam!

Perşembe, Mayıs 20, 2010

bilinç akışı

en çok da otobüs/ dolmuştayken bilinç akışı yaşıyorum.
sabah işe giderken mesela, o 35- 40 dakikada aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki.
hem gün içinde yapılacakların kabataslak planı hem de çağrışımlarla gelen araştırmak istediğim konular.
sanırım yolda düşüncelerin bu kadar yoğunlaşma nedeni, hem bir uğraşımın olmaması hem de internet imkanımın olmaması.
sonuçta evde ya da işte aklıma geleni hemen araştırma - öğrenme şansım oluyor ama yolda maalesef yok.
işe gidince de internette problem varsa o kadar huzursuz oluyorum ki...
işteyken de akşama kadar birikiyor araştırıp öğrenmek istediklerim.
aslında yıllarca yollarda müzik dinlerdim (müzik de bilinç akışını engellemiyor tabi, sadece yolu keyifli hale getiriyor). fakat, sonra mp3 çalarım bozulmuştu, ne zamandır da yenisini alamamıştım. en sonunda telefonum da bozulunca mp3 çalarlı telefon aldım pazar günü. ancak, teknolojiye ilgim olmadığından içine hiç müzik yüklemedim o gün.
ertesi sabah işe giderken, yanımdaki kız telefonundan müzik dinliyordu, "ah keşke yükleseydim" diye düşünürken, kızın kulaklığından dışarıya duyulan "radyo fenomen!" sesi yeni bir dünyanın kapılarını açtı bana. hemen telefonumun radyosunu açtım ben de ve yıllar sonra yeniden radyo dinlemeye başladım.
artık yollar daha keyifli!

a. adler kadar olmasa da doğum sırasının insan kişiliği üzerindeki etkisi üzerine kafa yormuşluğum vardır



önemli olduğunu düşünüyorum doğum sırasının. büyük/ ortanca/ küçük/ tek çocuk olarak dünyaya gelmenin, davranışlarımızın, alışkanlıklarımızın, tepkilerimizin, düşüncelerimizin bir kısmının belirleyicisi olduğuna inanıyorum.

hatta son sınıfta "nitel araştırma yöntemleri" dersinde, final için araştırıp sonuçlandırmak istediğim konulardan biriydi. neden sonra, başka bir konu seçmiştim.

bu konuda bir şiir bile yazmışlığım varmış (şiir denilemez sanırım, belki manzum):

evin küçük çocukları,
ne yapsalar da
anne-babaları için
"en önemli" olamayacaklarını ne zaman fark ederler?

büyük çocuklar,
ilgiden bunalırken
bu yüzden belki de hep aileye bağımlı kalırken;
küçük çocuklar,
memnun olsalar da serbestliklerinden
hep taşırlar mı burukluğunu
birinci olamamanın?

tabi ki bir "alıntı defterim" de var

okumayı sevdiğim kadar, belki de daha çok, altını çizmeyi, işaretlemeyi, defterime not almayı da seviyorum.
yıllardır gazete, dergi, kitap, paragraf sorularından beğendiğim kısımları yazdığım bir defterim var.
Tuba Akyol'un (milliyetin cumaretsi ekinde yazardı eskiden) bir yazısından aldığım kesitler var paylaşmak istediğim. sanırım 5-6 yıl öncesinin yazısı:
sanatçılık da his tüccarlığı.
yazıla çizile aşk tükendi, öfke tükendi, umut tükendi,
geriye bıktırıcı bir tekrar kaldı.
göre, izleye, dinleye hayat sanatı, sanat hayatı ezber ediyor.
sanat da hayat da giderek daha sıkıcı oluyor.
...
bir daha hiçbir sabah işe gitmeyecek olsak gün boyu ne halt ederiz?
daha önce hiç ev görmemiş olsak nasıl bir evde yaşamak isteriz?
aşkı okumasak, izlemesek, dinlemesek nasıl severiz?
hiçbir şeye mecbur olmasak neyi seçeriz?

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

bugün ne yapsak ki?

hemen hemen her haftasonu öncesi, o iki tatil gününü nasıl geçireceğim sorunsalını yaşıyorum.
genelde birkaç plan oluyor, kararsız kalıyorum. planlar dışında, bir de tabi haftaiçi çok zaman ayrılamayan ev temizliği, ev alışverişi, dinlenmek, kişisel bakım, hazırlanması gereken sunum, gösterime yeni giren film gibi tamamlanması gerekenler var.
ben düşünüp dururken, her haftasonu böylece hıphızlı, çoğu zaman da tamamen plandışı bir etkinlikle (aklımdakilerin hiçbirini yapamadan) yaşanıyor.
fena da geçmiyor, neyse ki.
o da yetmezmiş gibi, arada önümüze gelen bonusvari tatiller var (örnek: ulusal bayram sonrası gün, ya da il geneli deneme sınavı nedeniyle 12:30'da çıkmak).
hele onlar "ekstra" oldukları için, aman allahım, nasıl değerliler! gidip bakırköy'ü mü keşfetsem, her sokağına girip şöyle; büyükçekmece'ye gidip huzur mu bulsam, sergi mi gezsem istanbul modern'de, ne zamandır izleyemediğim filmlerden mi izlesem evde, kitap/dergi mi okusam koca gün...
ne yapsam da hakkını vermiş hissetsem bu değerli tatil gününün?

temiz olduğunu sıklıkla dile getiren insanlara itimadım pek yoktur


"insan en çok reddettiği şeye yakındır" ya da " eksiğini tamamlıyor, kendi de farkında" gibi genelleme ya da klişeler telaffuz etmeyeceğim bu yazıda.

genellemelerin yanıltıcı olabileceğini biliyorum, sadece gözlemlerimden bahsedeceğim biraz.

sanırım, bu konuda güvenimi ilk sarsan, lisede çok da tatlı bir kız arkadaşımın periyodik olarak "çok temiz" olduğunu iddia edip, kanıt olarak da hergün iç çamaşırını değiştirmesini örnek vermesi olmuştur.

daha sonra, farklı farklı zaman ve yerlerde "çok temiz" olduğunu iddia eden farklı insanlar tanıdım. kimi günlerce banyo yapmıyordu, kimi tuvaleti pis bırakıyordu...

gel zaman git zaman, artık nerede biri "çok temiz" olduğunu iddia etse şüpheyle yaklaşırım.

ayrıca, iddialaşmak neden?

iddiacı insanlara da şüpheyle bakarım zaten, çok anlamlı gelmez bana birine birşeyi kabul ettirmek için diretmek. hele ki bir insanın diğer insanlara temiz olduğunu kanıtlamaya çalışması ziyadesiyle gereksiz bir uğraştır bana göre.

bir de bunların "asla ter kokmadığını" ya da "ayaklarının asla kokmadığını" iddia eden cinsleri vardır ki; yüzleştirilesidirler.

atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı


haftasonu izmir'den arkadaşım aradı, çok yakınlarımdan... (ahbap mı deniyor ona?)

çarşamba sabahtan cunda'ya gidiyorlarmış, günibirlik, benim de burdan gelip, orada buluşup, birlikte zaman geçirmemizi önerdi.

iyi fikirdi, nasılsa perşembe tatildi (nedense), çarşamba da törene gitmeme imkanım olursa, neden olmasındı?

hatta, oldu olacak, cuma da rapor neyin ayarlanıp, haftasonu tatili ile birleştirilip izmir'e gidilebilirdi! (bu noktada, "gidilebilirdi" yerine "kaçılabilirdi" diyecek türden pekçok insan var bence. bense hiç mi hiç hoşlanmıyorum "kaçmak" tabirini kullanmaktan. "kaçmak" denilince daha bi çılgın/ kafasını eseni yapan süsü verilmiş gibi geliyor sanırım)

velhasıl, bu düşünce kafama yatınca, dün dedim "iş çıkışı doktora gideyim". zaten soğukalgınlığım var, bir de ne zamandır ertelediğim kontrollerim.

gittim, muayanemi oldum, üsye tanısı koyup 3 gün istirahat verdi doktor.

tıbbi sekreterlik bölümünde raporumu yazdırırken sormak aklıma geldi, bu rapor çarşamba- perşembe- cumayı kapsıyordu öyle değil mi. cevapsa, raporun giriş yapılan tarihten başladığı, ve bu nedenle salı- çarşamba- perşembeyi kapsadığıydı.

iyi de ben zaten salı iş çıkışı geldim, raporun o günden başlaması anlamsız değil mi, çarşamba ise sadece tören var, perşembe zaten tatil milli eğitime. yani bu 3 günlük rapor benim için o kadar anlamsız ki!

o zaman doktoruma raporu 4 güne çıkarmasını rica etmem söylendi.

denileni yaptım.

doktorsa, durumumu izah etmeme rağmen, benim çok ağır hasta olmadığım ve bu nedenle 4 günlük rapor veremeyeceği konusunda diretti. 3 günlük raporluk bir halim varmış gibi...

raporumu almadan çıktım hastaneden. (resmi işlerimi halledememek gibi bir özelliğim var benim)

velhasıl, sabah törendeydim. 15 dakika sürdü. 20 civarı görevli öğrenci, istiklal marşı- saygı duruşu, bando, 2 şiir, 3 konuşma.
9:15'te görevim bitmişti; arkadaşlarımsa cunda'ya varmak üzereydiler.


Pazar, Mayıs 16, 2010

sigara içmeyenlerin yanında sigara içilmesi fütursuzca bir davranıştır.


bu kadar takık değildim bu konuya eskiden.

3 seneyi geçti sigarayı bırakalı ama bu kadar tahammülsüz değildim yakın zamana kadar.

hoşlanmıyorum sigara dumanı ve kokusundan. "hoşlanmamak" yeterli bir ifade değil sanırım artık benim için.

"sigara diye birşey kalmasın yeryüzünde, tamamen kalksın" gibi ütopyalar düşlüyorum bu günlerde.

çok rahatsız oluyorum ortamda sigara dumanı olunca. saçım, yüzüm, giysilerime koku siniyor ya, deli oluyorum o zaman.

rahatsızlığım konusunda "sen de içmiyor muydun ne oldu böyle birden, düşman kesildin sigaraya" gibi yorumlar yapanlar da ayrı bir durum. o nasıl bir yorum ya! sevseydim, memnun olsaydım niye bırakayım ki zaten?

bıraktım; çünkü boğazımı tahriş ediyordu, kokusu dayanılmazdı, sabah ağzımda acı tatla uyanıyordum ve çevremde insanlar sigara içtikleri için ölüyorlardı...

tüm bunlardan da ziyade, bir anda anlamsızlığını fark ettim. çok saçma birşey ya, gerçekten. ne alaka, günde 10-15 kere pis kokan birşeyi ağzına sokup, içine duman çekmek? kafa da yapan birşey değil, tadı da güzel değil. çok saçma, gereksiz!
"eğitimli" diye tabir edebildiğimiz insanlarda hele hiç dayanamıyorum bu saçmalığa.

duman sadece içen kişinin içinde kalsa daha katlanılır birşey olurdu tabi, ama ortamı kokutması ve buna rağmen sigara içenlerin her ortamda sigara içmenin kendi hakları olduğunu düşünmeleri ilginç geliyor.