Perşembe, Haziran 02, 2011

istanbul hatırası


polisiye okumam aslında. lisedeyken, bir anda çok popülerleştiği için ahmet ümit'i merak etmiş ve patasana'yı okumuştum sadece. bir de peyami safa'nın selma ve gölgesi (cumhuriyet döneminin ilk polisiye romanı)...
2010 basımı istanbul hatırası'nı da merak ediyordum ve bir arkadaşımda görünce okumaya başladım. bir ay sürdü, zira 560 sayfalık bir kitap. sürükleyici ve keyifle okunuyor. istanbul tarihi hakkında bilgi veriyor olması da hoşuma gitti. yine de bir kez daha anladım ki, polisiye hikayeler pek tarzım değil benim.
bir de katilin hep "en beklenmeyen kişi" çıkması klasiğine ne demeli? hadi beni falan geçin de, polisiye hikayelerle haşırneşir kişiler hikayenin başında tahmin edebiliyordur bence...

Çarşamba, Haziran 01, 2011

25 yaşta 35 numara ayak dramı


çalışmıyorken ve günlük hayatımda da spor ayakkabı tercih ederken çok dert değildi. lakin, çalışma hayatı ve tarzımın değişmeye başlamasıyla, ayak numaram canımı ziyadesiyle sıkmaya başladı. çeşitli yerlerde düzenli olarak ayaklarımın beğenilmesi ve övülmesi yetmiyor bana. benim istediğim, herkes gibi, beğendiğim ayakkabıyı giyebilmek! kışın çizmelerle iyi kötü idare ediyordum. ama bir aydır babet, alçak topuklu ve yüksek topuklu ayakkabı arayışındayım.
bazı mağazalarda ise, yalnızca bazı modellerde var mesela. çok anlamsız, niye yani? "madem ayağın yeterince büyük değil, o halde sadece bu modellerden giyebilirsin" mi, ne yani? bir de dikkat ettim, özellikle de platform ve çok yüksek topuklarda genelde bulunuyor 35 numara. orda da mantık şu mu? "ayağı 35 olanın boyu 160 bile değildir. o halde, giysin topukluyu" :) güldüğüme bakmayın, epey öfkeliyim aslında. bu konuda yalnız da değilim, biliyorum. peki ayakkabı üreticileri niye cevap vermiyor bu ihtiyaca..
dün yine ayakkabı ararken, ilginç birşey oldu: bakırköy inci'de anket yaptılar benimle, ayakkabı alırken yaşadığım sorunları falan sordular. tam üstüne geldi yani. ayağımı ölçtüler bi de, 34 cm diye güldüler sonra da...
(evet, çok üzgünüm. 34 de oluyor.)

kadınlık halleri


mahalle kuaförleri, bakkalsa; nexus, avm'dir :)
kuaförler, güzellik merkezleri hiç hoşuma gitmiyor aslında. asgariye çekmeye çalışsam da, ben de, her kadın gibi, belli bir zaman ve paramı döküyorum buralara.
yalnız oralara gitmek de değil, güzelleşmek için epey mesai harcıyorum. artık günlük hayatın rutini gibi pekçok şey..
o kadar cilt bakımı, peeling, kaş, lazer, manikür, pedikür, makyaj, pilates, selülit bandı vs.den sonra ortaya çıkan sonucun "bu" olması sinir ediyor...
harcanan emek, zaman ve paraya değen bir sonuç bekliyorum kendimden..
bir de süreklilik istiyor her biri. 2 gün ilgilenmeyince "bakımsız"a dönüşüveriyor kadınlar...
acımasız bence...

let's play

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

ceci nest pas une pipe

belçikalı gerçeküstücü ressam rené magritte'den:

İmgelerin İhaneti, 1928-29


Golconde, 1953

Pazar, Mayıs 29, 2011

nezaket istiyorum!


toplum olarak kabalaşmamız, kimsenin birbirini düşünmediği bir dönemde oluşumuz değil burada bahsedeceğim...
ben, beni kıran yakınımdaki insanlardan bahsetmek istiyorum. sıklıkla iletişimde bulunduğum hayatımda "olan" insanların düşüncesizliklerinden...
halet-i ruhiyemi daha anlaşılır kılmak için, örnekle taçlandırayım anlattıklarımı.
farz-ı misal, bir bayana "kilo mu aldın?" diye sormak, birinin dış görünüşünü malzeme yaparak çevredekileri güldürmeye çalışmak (dış görünüşle ilgili aydanatlayankedi'nin başarılı bir yazısı var yakınlarda), kırılacağını tahmin ede ede densizce/ ayarsızca ithamlarda bulunmak (örnek: "ezgi de hemen pes eder.")...
gereksiz davranışlar bunlar... insanı inciten... karşı taraftan soğutan...
herkes bi haddini bilebilir mi lütfen!!!
not: evet, kızgınım.

bağlaç olan "de"yi bitişik yazandan feriştahı olsa soğumak!

ilkokul öğretmenimin bu konu üzerinde ziyadesiyle durmasından mıdır nedir; pek çok yazım yanlışı ile beraber, özellikle bağlaç olan "de"nin yazımı konusunda adeta takıntılıyım!
hele bir de bu hataları yapan türkçe öğretmenleri/ sınıf öğretmenleri ve gazeteci yazarlar var ... bunları gördükçe ayrı bir üzülüyorum.

polyanna kuaför olursa:


"saçlarınız az değil aslında; ince telli."
der.

Cumartesi, Mayıs 28, 2011

sevgili izlediğim bloglar,

2-3 gün girmeyince amma da ne biçimli birikiyor okuyacağım yazılar.

çok keyif alıyorum bee yazdıklarınızı okurken! iyki varsınız ;)

hem de ne biçimli öğreniyorum.

not: lakin, bir haftadır "yorum yapamama sorunsalıyla" uğraşıyorum. kendi blogum da dahil "url" olmayan bloglara yorum yapamıyorum. umarım geçici bir hatadır...

memuriyet zırvalıkları

sevgili özel sektör çalışanları,
evet memuriyet rahat. kendini güvende hissedebilmek, düzenli maaş, uygun çalışma saatleri gibi avantajları var. ama, tüm bu avantajlar bir yerden sonra dezavantaja dönüşebiliyor.
nasıl mı? durun, anlatayim:
insanın temel ihtiyaçlarından biri "takdir edilmek"tir bana göre. ve kamu çalışanıysanız terfi ya da zam gibi, işe motivasyonunuzu artırabilecek faktörlerden mahrumsunuzdur.
çalışanla çalışmayanın ayrımı yoktur. bu nedenle, bir süre sonra "milletin enayisi ben miyim la?" diye sorgulamalara başlamak, öfkelenmek ve nihayetinde çabalamaya son vermek kuvvetle muhtemeldir.
işe başlayabilmek için gerekli olan lisans eğitimini tamamlamak dışında kendininizi geliştirmek için yaptığınız tüm o faaliyetlerin devletin gözünde hiçbir değeri yoktur (yabancı dil bilgisi, yüksek lisans, edindiğiniz sertifikalar, deneyimleriniz...)
örneğin, aralıktaki kpds'den 83 aldım, yani B gurubundayım. ve devletimizin bana verdiği dil tazminatı aylık 32 tl ! yüksek lisans yapmış arkadaşlarımın da aylık 50 tl ekleniyor maaşlarına!
oysa, şirketlerde çalışan arkadaşlarımın aldığı dil tazminatını, gittiği tango kursunun şirket tarafından karşılandığını, tky kapsamında yapılan etkinlikleri, şirketin alt katında spor salonlarının olduğunu duyuyorum...
toplumu eğitmek görevini üstlenen bir meslek mensubu olarak öğretmenler ve topluma hizmet eden memurlar, amann sakınn kendini geliştirmesin, niteliklerini artırmasın! ne gerek var ki!
inanın, artık her gidişimizde sinirlendiğimiz devlet dairelerinde çalışanların kazuletliğini anlıyorum artık!