Çarşamba, Aralık 09, 2015

başka türlü bir şey benim istediğim...

farklı bir dönemde yaşamalıymışım ben.
toplumsal baskının bunca üzerimizde hissedilmediği, modernizm ya da kapitalizm -adı her neyse- sistemin bunca üzerimize üzerimize gelmediği. şablonlar oluşturmadığı her birimiz için. ve uymayanların ötekileştirilmediği...

düşünüyorum da, hiçbir şeye ihtiyacım yok esasen... sevdiğim kişiler, üretmek, doğa ve sanat yeter bana. 
aslında hepimize yeter.

yaşadığımız zaman ve şehirlerde, gün içinde kendimize ayırabildiğimiz zaman öyle az ki. ondan gergin belki de herkes bu kadar...
hareket alanımız bile öyle kısıtlı ki çoğumuzun. düşünsenize, bisiklet sürmek istesek uygun yol yok. yürüyüş yapmak istesek güvenli yer yok. salona gitmek istesek zaman yok vs...


oysa kasabada olsak mesela, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için kazanacak kadar çalışsak, geri kalan zamanı kendimize ve sevdiklerimize ayırsak... daha mutlu bireyler olmaz mıydık?

Salı, Aralık 01, 2015

kasım ayı filmleri (6) ve kitapları (1)

canım sonbahar bitti, yılın son ayı ile birlikte yeni bir mevsim daha geldi.
kasım ayında film listem fena sayılmasa da ve kitap listem oldukça zayıf. 
kısa kısa bir bakalım bakalım neler izlemiş, okumuşum kasım ayında.

cache
2005 yapımı haneke tarzı bir gerilim. gerim gerim geriyor yani insanı... bana yer yer "uçurtma avcısı"nı anımsattı. çocukluk, çocuklukta yapılan hatalar, haset, göçmenlik, vebal, suçluluk, ödeşme, vicdan... ağır ve sağlam film.


birds
izlemediğim  öyle çok önemli film var ki. ve bu beni epey rahatsız etmeye başladı. ben de oturup onların da listesini yaptım elbette;) başlangıcı sinema dehası hitchcock ile yaptım. 50 yıl öncesinin filmi birds ile. göz kırpmadan izledim. çok etkileyici. final sahnesindeki görüntü inanılmaz!


blue jasmine
woody allen sevdiğim bir yönetmendir. vizyona girdiği dönem fırsat bulup izleyemediğim filmini izleyeyim istedim. fakat, ne yazık ki, bu sefer çok keyif alarak izlediğim bir film olmadı. vasat bir hikaye.


hotel transilvanya 2
son zamanlarda, mesai saatlerim 9-3 olduğundan beri, iş çıkışı tek başıma sinemaya gidip, 2 saat dış dünyadan kopup kafa dağıtma alışkanlığı peydah oldu bende. çok kaliteli ya da sanatsal yapımları değil de, eğlenceli ve basit filmleri tercih etmeye çalışıyorum. maksat, günün yorgunluğunu atmak ve keyifli zaman geçirmek oluyor. önceden bir filmi izleyeceksem, illa ki "önemli" bir film olmasını tercih ederdim. şimdi öyle değil.
velhasıl, bu filme de öyle gittim. ortalama bir animasyon filmdi. güldüm, eğlendim.


mürekkep balığı ve balina
bu filmi, almakta olduğum aile terapistliği eğitimim kapsamında izledim. filmde boşanma sürecinde amerikalı bir orta sınıf karı kocanın ve çocuklarının ilişkisini konu alıyor. keyifle izlenen güzel bir film. özellikle, çocuklara yansımasını oldukça gerçekçi bir biçimde görüyoruz filmde.


what about bob
yine aile terapistliği eğitimim kapsamında izlediğim bir film. filmdeki terapist- danışan ilişkisini etik prensipler açısından değerlendirmekti ödevim. takıntıları ve tourette sendromu olan bob'un terapistine bağımlılık geliştirmesini komedi bakış açısıyla ele alan eğlenceli bir film.



bir şeyler eksik
kasım ayının tek kitabı bülent somay'ın aşk, cinsellik ve hayat hakkında sorgulamalarını, tespitlerini içeren, düşünen zihinlere ilaç gibi gelen pek güzel bir kitap. sorgulamayı sevenlere, naçizane tavsiye olunur efem;)


Cumartesi, Kasım 28, 2015

dünyanın bir ucuna birlikte gider miyiz?

Lavanta

Odanız kızkardeşinizdir, 
Büyük Ş'lerle iner giysiniz; 
Bir kez onarılmış anıt mihrap; 
Hemen pencereye geçersiniz. 

Bütün şarkıları düşünün, 
Sizin yüzünüz çıkar ortaya, 
Konsolun üstünde yelpaze, 
Yan yana yan yana düşünün ama. 

En derin çizgiler, güzelim, 
En tatlı anlardan kalma... 
Değme acı baş edemez 
Hazların lal oyuklarıyla. 

Çıkarken yığılan basamaklar 
Kaçı kaçıverirler inerken, 
Beyaz sunağıyla gotik tapınak, 
Eliniz sanki hep tırabzanda. 

Bir şeyiniz olayım sizin, 
Hani nasıl isterseniz, 
Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz; 
Dünyanın bir ucuna 
Birlikte gider miyiz? 

Bekletilmiş ipeklinizden 
Kopmaya can atar bir düğme; 
Boş verin, o düğme hayın, 
Gider miyiz? 

Şimdiye dek düşünmediyseniz 
Bakmayın içinde ne var, 
Küçük bir kitaptır yaşamak 
Elinde tutmaya yarar.


Cemal SÜREYA


seyrüsefer- sertab erener

"ben aşksız n'eyleyim herkesteki bedeni?
annem beni aşka ver
asi başım bir aşka boyun eğer"


Perşembe, Kasım 26, 2015

ah şişede lal/ hem de ay hilal

'gelmiş geçmiş en iyi türkçe şarkı' dersem abartmış olmam sanırım...
sezen aksu, fahir atakoğlu ve sertab erener üçlüsünün hayat verdiği bir şaheser adeta!
ara ara yeniden takıntılı biçimde dinlemelere doyamadığım şarkılardan.
keyif almanız dileğiyle;)


"bir bulut olsam, yüklenip yağsam
dökülsem damla damla toprağına
bir deli nehir, bir asi rüzgar
olup kavuşsam üzüm bağlarına
bir çiy tanesi, bülbülün çilesi
annemin sesiyle güne uyansam
radyoda yanık, içli bir keman
ağlasa nihavend, acemaşiran 

bir turna olsam, yollara vursam
uçabilsem kendi semalarıma
bir seher vakti sılaya varsam
selam versem sıradağlarına
komşunun kızı, çoban yıldızı
yaz bahçeleri yeşil, mor, kırmızı
ah şişede lal, hem de ay hilal
bir daha da görmedim öyle yazı"

Çarşamba, Kasım 25, 2015

yavan, yüzeysel ve uçucu bilgi çağı

sıklıkla, zamanın giderek sevimsizleştiğini hissediyorum.
ve şükrediyorum ki, bu kadar dijital olmayan bir dönemde doğdum, çocukluğumu, ilk gençliğimi yaşadım.
internetin, dijital bilgi depolama cihazlarının hayatıma girmesi üniversite yıllarıma tekabül eder. feysbuk  ülkemize geldiğinde ise üniversite 3'teydim.
hiçbir bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi. ama araştırırdım, yazardım. eşim üniversite yıllarıma ait kişisel defterlerimi gördüğünde "o haa! kişisel google'ını yapmışsın" diye tepki vermişti:)
fihristlerim vardı, bilmediğim kelimlerin anlamını yazardım. dilimize hangi dilden geçtiğini, hangi kökten geldiğini araştırırdım... şairler için bir defterim vardı, akım akım bilirdim şairleri...  sonra sinema için bir defter elbette ve içinde yönetmenlere göre ayrılmış filmler. şiir antolojisi kitaplarımız vardı ablamla. bir sürü şair bilirdik.
dilbilimi ya da sanatla ilgili bir şeyler yapma hevesim vardı büyüyünce.
araştırmak, yazmak ve akılda tutma vardı. uçucu değildi. ve edinilen her bilgi doğruydu. güvenilir kaynaklardan edinilirdi çünkü.
zamanla fark ediyorum ki; ilkokul, ortaokul ve lisede aldığım eğitim de sağlamdı. şanslıydım galiba. ne bileyim fahir atakoğlu'nu okulda oratoryolarda öğrendim mesela. opera, bale izlemeyi, klasik müzik konseri dinlemeyi 9-12 yaşlarımda okullarımla tecrübe ettim ilk defa.
şimdi öyle üzülüyorum ki turgut uyar'ı, cemal süreya'yı, özdemir asaf'ı tivitırda, instagramda paylaşılan 2 dize ile tanıdığını sananlara... 7 hececilerle, garip akımını ayırt edemeyenlere...



"eskileri anlatmak, özlemle anmak yaşlanma belirtisi" derler... 
ee, olacak o kadar. ne de olsa, dün 30 oldum ben! az şey mi;)

Pazartesi, Kasım 23, 2015

seve seve ölürüm senin için

geçtiğimiz hafta sonu izmir'e, ailemin yanına, gittim.
uzun yıllardır hiç dizi izlemeyen biri olarak onlarla birkaç dizi izleme fırsatım oldu.
dizi izlememe meselesi de, karşı olduğumdan falan değil, haftalık rutinimizin koşturmacalı olmasından öyle bir zamanı hiç bulamamaktan, çoğu zaman evde televizyonu açmaya gerek olacak kadar zaman olmamasından kaynaklanıyor esasen...
velhasıl, annemlerle izlediklerimden birini oldukça başarılı buldum: poyraz karayel.
hakikaten kaliteli bir yapım hissi verdi.
ve her şeyden önce, çok güzel  şarkılar çalıyor dizide ara ara.
bu güzel şarkılardan biri de eski 45likleri anımsatan bu güzel jehan barbur şarkısı idi:


severek dinlemeniz dileğiyle :)

Cumartesi, Kasım 21, 2015

ortaokulda psikolojik danışman olmak

eylülden bu yana, ortaokulda çalıştığımı daha önce yazmıştım. 4 yıl rehberlik ve araştırma merkezi'nde görev yaptıktan sonra, yeniden okula dönmek farklı geldi. her gün yüzümü güldüren ve içime işleyen pek çok an yaşıyor ve anı biriktiriyorum.

aklımda kalanlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum sizlerle:

*ilk günlerde, koridorlarda dolaşırken ve henüz sınıflara girip öğrencilerle tanışmamışken, yanıma gelirdi her gün çocuklar "abla, siz öğretmen misiniz?" diye sorarlardı. ben de kendimi tanıtırdım. 
bir gün yine sorduklarında, benim "evet" cevabımın üstüne "ama çok güzelsiniz" tepkisi geldi bir çocuktan:) sanırım öğretmenlerle ilgili olumsuz deneyimleri vardı:)

*sonra sınıflara girip etkinlikler yapmaya başladım. istisnasız her sınıfta "aydilge'ye benzetilme serüvenim" başladı. hemen hemen her gün koridorda durdurup söylüyorlar hala.

* bir gün zemin kattaki bir boş sınıfta annelere yönelik bir çalışma için hazırlık yaparken bir baktım ki, bahçedeki çocuklar cama yapışmış beni izliyorlar. biraz sohbet ettik, zil çaldı sonra, "hadi bakalım sınıfınıza" dedim. hemen el cevap geldi  "öğretmenim çok güzelsiniz, ayrılamıyoruz camdan" :)


*bir başka gün bir görüşme sırasında ingilizce dersi üzerine konuşurken bir çocukla "hangi öğretmen geliyor dersinize?" diye sordum. çocuk "nis ateş" dedi. "anlamadım, kim?" dedim. "adını tam anlamıyorum, mis de olabilir" dedi. 
o an jeton düştü bende, ortaokuldaki almanca öğretmenimizin ismini "frau" sanan çok yakın arkadaşım geldi aklıma:) 

*tabii, hep sempatik yaşantılar olmuyor ne yazık ki...
yakın zamanda bedensel engelli bir öğrenci ile bireysel görüşme yaparken "öğretmenim siz hep farklılıkların öneminden ve güzelliğinden söz ediyorsunuz. ama benimki hiç güzel bir farklılık değil, çok zor." dediğinde boğazımın düğümlenmesi mesela...

ama babacığım...

bazı güzelliklerle ne kadar geç tanışıyor insan...
bazılarıyla hiç tanışma fırsatı olmuyor hatta...
ne acı.
neyse ki tanıştım ben bu şarkıyla...




"bir gün gelir dünya sana uymazsa
değiştirmek eğer elden gelmezse...

böyle büyür insanlar
ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil."

Pazartesi, Kasım 09, 2015

sanat beylikdüzü'nde:)

neredeyse tüm çevremizin "durun yapmayın" "ayy çok uzaaak" "orası istanbul değil ki" vb tepkilerine rağmen 6 ay önce beylikdüzü'ne taşındık. korkutulduğumuz gibi kötü de olmadı. burada yaşamaktan genel olarak memnunduk. ta ki, bugüne kadar. bugünse ben burada yaşadığım için çok mutlu oldum! çünkü 6 yıl gidemediğim tüyap kitap fuarı'na, istanbul'daki 7. yılımda, bugün gidebildim!
ben kiii, ilkokuldan bu yana izmir'de her sene gitmişimdir kitap fuarına. ve hatta, istanbul'a taşındığımdan beri de hala her nisan ayında ayarlayıp gidiyorum izmir'e! sonra beyoğlu sahaf festivali, üsküdar sahaf festivali... çok severim. 
ama tüyap'a bir türlü gidememiştim işte. makus talihi bugün değiştirdim neyse ki:)
hem de erkenden, henüz çok kalabalık olmadan gittim. gider gitmez ne göreyim. alanın yarısında da "geçmişe tanıklık" temalı sanat fuarı var! mutluluğum ikiye katlandı!


koca fuar alanının tamamını hakkını vererek gezemesem de, çok etkilendiğim resim ve heykeller oldu. bedri rahmi eyüboğlu, fikret otyam, nuri iyem, burhan doğançay gibi önemli ressamların eserlerinin yanı sıra çağdaş pek çok ressamın eserlerini de görme imkanı bulmuş oldum.




alanın bir bölümü "tantana" adıyla çizer dostlarının çizimiyle tan oral'a ayrılmıştı. 
bir bölümü de "ömrüne sığmayan adam aziz nesin 1915-2015" ismiyle aziz nesin'e. 
bir başka bölümde 2008, 2010, 2012, 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen çanakkale bienali'nden bazı eserler sergileniyordu. 


bir de "kendine ait bir oda" vardı.





onun dışında etkilendiğim pek çok eserden bazıları:









"kitap fuarı diye geldim bu güzel sürprizin içinde kendimi kaybettim" diye dürttüm kendimi bir süre sonra. "kalabalık artmadan kitap fuarı kısmına geçeyim" dedim. kırmızı kedi, yky, iletişim, metis, sel, can gibi sevdiğim yayın evlerini gezdim. kırmızı kedi'den kendine ait bir oda'yı aldım, bir de 2016 ajandası. 2012'den bu yana metis'inkini kullanıyordum, 2016 için ufak bir değişiklik yapmış oldum;)
sahafları gezdim sonra. hiç hasan ali toptaş okumadım ben. başlangıç için heba'yı arıyordum esasen, ama, sonsuzluğa nokta'yı bulabildim. 
psikeart'ın standını görünce yazın bir türlü alamadığım, sonrasında da bulamadığım "tercih" konulu sayısını aldım.
mutlu, doymuş, tarifsiz bir huzura ermiş biçimde ayrıldım fuardan.