Pazar, Haziran 26, 2011

herkes bir gün onbeş dakikalığına "zengin" olacak


bana andy warhol benzeri bu önermeyi söylettiren, grupanya ve türevleri.
zira, bebek luna piena'daydık dün. tüm bu parasızlığımın ortasında... önceden uyguna alınmış kuponlarla...
çok -fazlasıyla- güzeldi...
on numara mekan, on numara manzara...
fırsat gelirse kaçırmayın, derim;)

toplum baskısıyla mücadele edecek gücüm yokmuş meğersem

eskiden "kimseyi de takmadım!" tadında yaşayan biriydim (ya da öyle sanardım). sonra fark ettim ki, insanların söylediklerini, benim hakkımda düşündüklerini çok önemsiyorum, baya kafaya takıp üzülüyorum, kırılıyorum vs. anneme kızardım oysa hep... gelgör ki, dediği gibi şairin: "sonunda annem oluyordum/ babam kokuyordum sonunda"...
iş o kadar ciddi bir boyutta ki hatta; 9-3 çalıştığım ve yaz tatilimin olduğu bir işten vazgeçmemde büyük etkisi var insanların söylediklerinin...
lakin, yetti mi? hayır! toplumun beklentileri bitmiyor... şimdi de çevrem "evlenmemi" bekliyor benden. sırası/ yaşım geldiği için... arkadaşlarım evleniyor teker teker, herkes soruyor üstüne "ee sen ne zaman/ sen hep gezicek misin böyle?"... benim evlenmemin kime ne yararı dokunacaksa artık...
ben toplumsal baskı konusunda öyle bir noktadayım ki dostlar, yakınlarda işbu baskıdan ötürü -evlenecekbiadam bulup- evlenirsem şaşmayın...
ve hatta, toplumda kadın olarak var olmanın zorluklarından mütevellit, erkek bile olabilirim birgün sanırım!!! o derece yani:(

nil'den gelsin o halde:

Cumartesi, Haziran 25, 2011

Perşembe, Haziran 23, 2011

Bir Kitabı Daha Bitirmenin Dayanılmaz Mutluluğu


Emma Donoghue- Oda:
5 yıllık ömrünü dış dünya ile tek bir bağ kurmadan bir "oda"da geçiren Jack'in hikayesi... 
Kendi ağzından... 
Odadan kaçışı ve dış dünyaya uyum sancıları... 
Oldukça naif ve farklı bir anlatım... Hoş bir tat bırakıyor kalplerde...
Naçizane, tavsiye edilir.

Çarşamba, Haziran 22, 2011

seviyorum bu toprakları. her şeye rağmen...


iyi akşamlar!
dersimiz, toplumumuzun enteresanlıkları;)
işte size bir örnek:
evde bir şey hazırlarken malzemesi eksik olan evhanımı komşuya giderek o malzemeyi ister: "nezahat hanım, kek yapıyorum da, yumurtam kalmamış/ kabartma tozum kalmamış".
komşu da seve seve verir:
"aa dur getireyim hayatım, ne demek ne demek".
ertesi gün ya da en yakın zamanda, alınan malzeme geri verilir. çünkü, vermemek ayıptır!
ama, komşu asla geri almaz. çünkü, geri almak ayıptır!
işte, bu topraklarda böyle herkesin bildiği bir oyun oynanır yıllardır.

Salı, Haziran 21, 2011

ilk mim

öncelikle, mim hadisesini pek anlamadığımı itiraf edeyim. birileri açıklarsa memnun olurum. bloglarda görünce, sanıyordum ki böyle mesaj gibi birşey geliyor mimlenince, mimlendiğine dair. meğersem öyle değilmiş..
velhasıl, sevgili deep ve otsumimar mimlemiş beni. mim'in konusu: "tam şu anda nerede olmak ve ne yapmak isterdiniz? ve o yerde dilinize dolanan ilk şarkı ne olurdu? ve resmini de koyun."
eveet, ben tam şu anda çok ama çok doğal bir yerde olmak isterdim (kelebek vadisi/ olimpos tarzında) deniz ve ağacın olduğu sessiz sakin bir yerde, ılık bir havada... güneşin batışından yıldızların çıkışına... böyle çok sade bir ağaçev/ pansiyon/ çadırda/ kumsalda hayatımdakisevgiliinsan'la uzanıp gökyüzünü izlemek isterdim.
(bir arkadaşım anlatmıştı. muğla'da bir pansiyon varmış, camdanmış tavanı, gece yıldızları izleyelim diye. araştırdım ama bulamadım. bilgisi olan, insanlık namına paylaşsın lütfen!)
dilime dolanan ilk şarkı da ortam gereği, "haydi gel benimle ol" ya da "yıldızların altında" olurdu sanırım.
ahanda bu da resim;)

Pazartesi, Haziran 20, 2011

kelime kökeni aşkına!

sözcükleri, dili hep sevdim. sözcüklerin kökenini araştırmayı, eski kelimeleri yaşatmayı, kelimelere yeni anlamlar katmayı. (bkz: murathan mungan, elif şafak)
lakin, bir dönem iyiden iyiye kafayı takmıştım kelimelere. bir fihristim vardı bir de tdk sözlüğüm (o dönem internetle aram pek yoktu zaar...). mütemadiyen notlar alırdım o fihriste alfabetik sırayla.
işte o günlerden bir gün çılgınlarca "zerd" kelimesinin anlamını araştırdığımı bilirim.
nedeni şuydu:
şarkıların sözlerini anlamak konusunda bazen zorlanıyorum. hep ablama sorarım, o hemen anlar tüm şarkıyı.
o dönem de cem karaca'nın resimdeki gözyaşları şarkısına takmışım. "bu zerd-i beni yaşasaydın da görseydin" diye söyleyip duruyorum. ardından merak ediyorum tabi; " 'zerd' ne demek la?"
tabi araştırmalarım sonuçsuz kalıyor ve ablam koşuyor yardımıma yine, doğrusunu öğretiyor. ben de "zerd" diye bir kelimenin olmadığını öğreniyorum böylelikle...
not: buradan duman'ın belki alışman lazım şarkısını "eyni başı patlaar" şeklinde söyleyen sevgili alişim'e de selam olsun:)
("alişim eyn/ eyin ne?" diye sormuştum da kalakalmıştı canım benim.)

link de vereyim, tam olsun:

Pazar, Haziran 19, 2011

babalar günü yazısı...

"sizin hiç babanız öldü mü
benim bir kere öldü
kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu
kör oldum"

cemal süreya

Perşembe, Haziran 16, 2011

"kadın" dergileri... hani, o, kadın'ı küçülten...


ben kendim tabi ki almıyorum! sadece güzellik salonu neyinde sıra beklerken maruz kalıyorum! yoksa ben hep altyazı, atlas, ntv tarih vs. okurum! ve hatta televizyonda da sadece discovery, national geografic bi de iz tv izlerim!
hakkaten de ortaokulda heygirl, cosmogirl alırdım (ve o zaman bile 4 lira olduklarını hatırlıyorum, nasıl veriyormuşum 12 yaşında halimle?). ablam deli olurdu, çok kızardı boş boş şeye para veriyorum, zaman harcıyorum diye... lisede ablamın alaylarına dayanamadım, bıraktım "gençkızdergileri"ni. büyüyüp kadın olunca da "kadındergisi" almadım hiç...
nasıl bir kitlesi var bilemiyorum. kime hitap ediyor yani?
kültürel öğelerden son derece uzak bir kere (yoo hiç de geleneksel değilim).
sanırsınız, her kadın çok iyi yerlerde çalışıyor, ayda 8-10 bin lira kazanıyor, akşam kokteyllere katılıp yakışıklılarla flört ediyor, sürekli alışveriş yapıyor ve mutlaka -onların deyimiyle- 'partner'i var...
bir diğer nokta da, mütemadiyen "erkeği nasıl etkilersiniz?", "erkeği nasıl baştan çıkarırsınız?", "erkeği nasıl mutlu edersiniz?", "erkeği nasıl elde tutarsınız?" konularını ele almaları... kadınların tek derdi buymuş gibi... (gerçi, yukarıda saydığım özelliklere sahip kadınların hakkaten de başka derdi olmayabilir:))
bir de sanki büyük sır verirmiş gibi klişe tüyolarla doldurmaları o sayfaları:
- cebine güzel not bırak
- işteyken erotik mesaj at
- masaj yap
- onla alışverişe çıkma
- bakımlı ol
- gizemli ol
- başka erkeklerle flört et/ kıskandır (ki, testesteron doruk yapsın)
....
son derece konjonktürden uzak, yavan ve yetersiz buluyorum işbu dergileri!
biraz sert oldu; ama, oh be, rahatladım...

fasıl mekanları


daha önce de yazdığım gibi; rakıyı, sofrasını, müziğini, sohbetini çok severim. ara ara fasıla giderim. her gidişimde de çok eğlenirim. ama, tam içime sinen bir mekan yok maalesef. bence, fasılın bir kültürü olmalı, daha ağır ağır... bu kadar ticari olmamalı...


nevizade, mesela, çok tıkış tıkış, fasıl kültüründen çok uzak, özensiz...

onun dışında, müzisyenlerin masa masa dolaşıp -cebren ve hile ile- para toplamalarını itici buluyorum. ve ne yazık ki, çoğu fasıl mekanında böyle bir gelenek var (örnek: mezeleriyle, kebaplarıyla, rakı sunumuyla, ustasıyla, garsonlarıyla çok sevdiğim samatya-ali haydar)

sonra, fix menü-sabit fiyat anlaşılsa dahi, gecenin sonunda hesapta sıkıntı çıkması. yeşilköy'de mesela günay abla'nın yeri'ne gitmiştik yakın zamanda. çok güzeldi her şey. ama sonra hesap bir geldi. yemediğimiz içmediğimiz bir sürü şey yazılmış hesaba. o saatten sonra da mücadele edemiyorsun... bir daha oraya gitmemeye and içtim resmen. bence, çok yanlış bir politika bu işletmeciler için. böyle küçük hesaplarla müşteri kaybediyorlar...

dün akşam da, garibaldi'deydik. mekanın darlığına rağmen coştuk eğlendik. ama, hesapta sıkıntı çıkardılar son anda...

bir derebalık var, on numara mekan. ama, o da anadoluhisarı'nda olduğu için gidemiyorum.

çok istememe rağmen hala gidemediğim fransız sokak'ı ve çiçek pasajı'nı deneyeceğim yakınlarda. bakalım, umarım memnun kalırım...