Çarşamba, Ağustos 31, 2011

hindistan'dan 4 kural:

İlk kural:

Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur; hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

İkinci kural :

Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiçbir şey, hem de hiçbir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. "Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı" gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır; dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.

Üçüncü kural :

İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırızdır.

Dördüncü kural:

Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğumuz bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.

* Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayatındaki her gün bir hediyedir, kıymetini bil.

(alıntıdır)

Cuma, Ağustos 26, 2011

çikolata sosu


nihahaha:)
jadoré, pelit, kahve dünyası vs.'nin sırrını çözmüş bulunmaktayım!
hani pastaların üzerine/ tabaklara böyle çikolata sosu gezdiriyorlar da tadına doyum olmuyor ya, dün ondan yaptım! hem de nasıl kolay nasıl hızlı. sadece bir küçük paket sıvı kremanın içinde 200 gr bitter çikolatayı eritiyoruz; o kadar.
tarif sevgili mine'den :
tarifteki kek de acayip lezzetli. ben tereyağına ve keklerde 2'den fazla yumurtaya önyargılıydım aslında. ama, mine'ye güvenerek denedim ve bu konuda önyargılarımı tamamen yıktım!
deneyin, pişman olmayacaksınız;)

Perşembe, Ağustos 25, 2011

hem bu kadar pimpirikli hem bu kadar dağınık...

aferin bana!

aylar öncesinden araştırıp, her şeyini didik didik öğrendiğim marmara

üniversitesi
tezsiz yükseklisans başvurularını unutup kaçırmış bulunmaktayım!

biri zamanında "bu kadar not almak beynini tembelleştirir" demişti.
haklıymış megersem...
yerindeki takvimime işaretleyince, nasılsa oraya hep bakıyorum diye kafamda
gerilere itmiştim.
sonra da, bayram tatiline baka baka, o takvim uzun süredir
eylülde kalmış...
bu iş, bu yıl da "seneye nasipse"...

blogsever

blog yazmaya başlamama vesile olan ve sonrasında da bu konuda beni hep destekleyen hayatımdakisevgiliinsan şöyle dedi:

"blog takipçisi olmak, facebooktan arkadaş olmaya benzemiyor.. . şöyle diyeyim ya da:
biri televizyon izleyicisi diğeri kitap okuru gibi...
blogcular daha bağlı ve ilgili birbirlerinin yazdıklarıyla…
nitelikleriyle…"

çok doğru bir tespit bence de.

uykuya hasret modern insanlarız

21. yüzyıl insanları olarak "uykuya hasret" gidicez bu hayattan, yemin ederim.
şimdi biraz araştırdım da "yeterli uyumamak" nelere nelere yol açıyormuş meğersem. "bu konuya biraz dikkat edelim" derim ben şahsen.

(Glaskow Üniversitesi, Fizyoloji Bölümü Şefi Profesör Colin Espie'nin röportajından alıntıdır: "24 saat yaşam kavramı yerleştikçe ve gece vardiyası yaygınlaştıkça uyku süresinden çalma alışkanlığı yerleşti. Evlerde video, televizyon izlemek, internet ile uğraşmak, geceleri dışarı çıkma olanaklarının ve eğlence türlerinin artması bu süreci iyice hızlandırdı.
....
Son yapılan bir araştırma, gelişmiş ülkelerde insanların bilinçli bir şekilde uyku sürelerini azalttığını ortaya koydu. Bilim adamlarına göre yetersiz uyku, yanlış beslenme ve hareketsizlik gibi insan sağlığını ciddi bir biçimde tehdit ediyor. Ayrıca zamanında uyumamak da uykusuzluk kadar zararlı.
...
Bir araştırmaya göre, uykusuzluk sorunu arttıkça merkezi sinir sisteminin ana içeriği olan gri maddenin miktarının azaldığını da gözlemledi.
...
Aşırı kilo kaybı, kronik yorgunluk ve daha bir çok yaşamı felç edecek düzeydeki hastalık uykusuzluğa bağlı olarak görülebilmektedir.
....)

Çarşamba, Ağustos 24, 2011

hakan günday-az'dan

“eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorsa, bunu bilmeye gerek yoktu. o dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı.

eğer bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktu. o dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı.

ve çocukların burunları bu kokuları alır, ergen öfkesi olarak da geri verirdi. ta ki burunları yetişkin uysallığıyla tıkanana kadar.”

çocukken "hipermetrop"u anlamayan kaç kişiyiz?


"uzağı görmekte zorlanmak" iyi tamam da, bi insan uzaktakini görebilirken daha yakındakini niye göremesin ki?
diye düşünen tek çocuk ben değildim di mi;)

Pazar, Ağustos 21, 2011

hakan günday-az

yılın 8. ayı biterken 6. kitabımı bitirdim ben ancak...


oldukça hareketli ve akıcı, zekice kurgulanmış bir roman...
ama sanıyorum ki, fazlasıyla "roman".
hepi topu 10-15 karakterin hayatlarının kesişiyor olması başlarda şaşırtıp hayran bıraksa da, sonlara doğru "yok artık, bu kadar da olmaz" hissi yaşatıyor... gerçeklikten uzaklaşıyor sanki biraz.
biraz da "sert". kan, acı, acımasızlık hiç eksik olmuyor...
karakterler hiç sıradan olmayan, oldukça ilginç kişiler. mezarlara su dökerek para kazanan çocuklar, tarikat üyeleri, korsan kitapçılar, sado-mazolar vs...
yazarın dili kullanışı ise oldukça hoş.
daha önce okuduğum hiçbir kitaba benzemeyen sıradışı iki hikaye... iç içe geçen...
özellikle de hareketli ve sıradışı öyküleri sevenlere -naçizane- tavsiye olunur.

güzelsin istanbul - 2

bir hafta içinde caddebostan, osmanbey- nişantaşı, istiklal- tünel, kuruçeşme-ortaköy ve üstüne tarihi yarımadada gezince insan, istanbul'a aşık olmasın da ne yapsın? söyleyin, a dostlar...
dokuz eylül yükseklisans başvuruları geçip gitti... düşünmedim bile "başvurayım mı" diye, "seneye" dedim. yine...
"bir yıl daha geçirince ya hiç dönemezsem" kaygısı var beynimde bi yerlerde... derinlere bastırsam da...
istanbul'da mutlu olmaktan başka nedenler de var izmir'e dönüşü askıya almamda... burda anlatamayacağım nedenler...
"bir süre düşünmeyim" diyorum bu konuyu... "su akar yatağını bulur" ya hani...
ne kadar planlasak da hep hesaba katmadığımız bişiler çıkar da sapar ya planlar zaten... "akışına bırakayım biraz" diyorum...




o değil de,
cuma akşamı kuruçeçme arena'da leman sam ve kızları'nı izleyen/ dinleyen şanslı kişilerdenim ben!
mekana ilk gidişim ve büyülendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla...
leman sam ve kızlarına gelince, doğallıkları, bitmeyen enerjileri, sonu gelmeyen yetenekleri ile dolu dolu bir konser sundular bize...
şevval sam'a hayranlığım bir kat daha arttı. (sen nasıl bir insansın ya? nasıl bir güzelliktir o?)
şehnaz sam'ı ise tanımıyordum. çok güçlü bir sese ve kendine özgü çok hoş bir yoruma sahip imiş kendisi, onu öğrendim. benim gibi henüz tanımayanlar için "bu kıza dikkat" diyorum!
leman sam'ı hepimiz tanıyoruz. her zamanki gibi özgün, marjinal, benzersizdi... (hümeyra'ya benziyor aslında;))
kısacası, üçü de birer "yetenek abidesi" olarak karşımızdaydılar ve şahsen beni "bunlar da insan ben de, allah allah" temalı düşüncelere gark ettiler:)
(daha doğduklarında fransızca bilecekleri belli olan çocuklardı mesela onlar...
bense saint joseph ya da saint benoit vs. mezunu olamayacak biri olduğumdan o treni çoktan kaçırmıştım... şimdi öğrenmem için de aylık ücreti kiram kadar olan kurslara gitmem gerekiyor mesela...)
ve bir de, ilginç bir şekilde; anne olma hevesi ve dürtüsü olmayan bir insan olarak, "kız annesi" olmanın ne kadar da hoş bir şey olabileceğini hissettim, belki de ilk defa... o üçünü izlerken...