Pazartesi, Mayıs 31, 2010

"ben bütün izmir'i ve izmirlileri severim." m.k.atatürk




izmir'deydim haftasonu.

o nedenle hafiften depresifim esasında bugün...

iyiden iyiye idrak ettim ki; izmir'de doğup büyümek büyük şanstı ve bence ömür boyu orda yaşamak hakkımdı...

aslında insan alışıyor yaşarken tabi. seviyorum da zaten istanbul'u; ama, ne zaman izmir'e gitsem sarsılıp geliyorum.
izmir, insanıyla, doğasıyla, imkanlarıyla vs. "ideal" bir şehir olmasının yanısıra; doğup büyüdüğüm, köklerimin dayandığı şehir olması itibariyle de ziyadesiyle değerli benim için. yani; izmir'i bu denli sevmem, salt izmir güzel bir şehir olduğundan değil sanırım.

bu konuda da yazmışlığım vardır:
insan şehrini sever...
belki yalnız ben değilim şehrine tutkun olan...
belki pekçok aşığı var tüm şehirlerin...
izmirinki kadar hatta.

cumartesi sabah karşıyakaya vardığımda içimde hissettiğim o huzur, güven duygusu, aidiyet...

sakin bir kere. burası gibi telaşlı değil.

sonra kadınlar rahat. herkes ip askılı badi/ şort/ elbise/ terlik. kimse beğensin diye değil, havanın gerektirdiği gibi...

akşam bostanlı... her yaştan insanlar hava almaya sahile, kafelere gelmiş, şenşakrak. sonra saat 12'de kızkıza dönerken korkmamak... ara sokaklarda çiğdem çitleyerek eve dönen ailelerle karşılaşmak...

ertesi gün sahilevleri... balık, bira, upuzun sahilboyu...

rahat, huzurlu, olumlu, sıcak bir şehir izmir. ayrılması zor.

lise son sınıftayken üniversiteyi izmir dışında okuma ihtimalimi düşünüp üzülüp, şiir/ yazı yazmışlığım çoktur. bir örnek:

sokaklarında 'gevrek, boyoz' nidaları duyulmayan bir şehirdeyim şimdi ben
ne yapsam da mutlu olamıyorum.

bir izmir tutkunu olan ablamı da anmadan edemeyeceğim bu yazımda. yıllar önce yazdığı minik bir şiir:

bu sabah bu şehri ne çok sevdiğimi anladım.
bu şehirsiz yaşayamayacağımı da.
ve çok korktum bu şehirsiz kalırım diye...

don't worry/ be happy


gerginlik yaratan yeterince durum varken hayatta;

denize çöp atılmasına, sıranın bozulmasına, kağıtların israf edilmesine, toplum içinde telefonla konuşanların seslerini kontrol etmemelerine, kaba insanlara, bağlaç olan "de"nin kendinden önce gelen kelimeye bitişik yazılmasına ya da "te/ta" şeklinde ayrı yazılmasına vs. bu kadar gerilmesem bari...
yazık bana.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

iade edemem anne iade edemem!

evet, önceden böyle biriydim.
öyle bir davranış kalıbım yoktu.
birşeyi almadan çok düşünür, defalarca gider gider bakar, yakınlarıma da gösterir, öyle karar verirdim. sonrasında da pişman olmazdım genelde, aldığımdan memnun mesut yaşardım.
ama 3-5 aydır yeni bir davranış edindim.
bir gece galeyana gelip bir manto aldıktan sonraki gün, karşıma çıkan ve kaçıramayacağım(!) iki mantoyu aldıktan sonra, ilk aldığımdan ziyadesiyle pişman olmamla başladı yeni davranışım.
gerçekten çok pişman ve mutsuzdum, o mantonun bende olması çok rahatsız ediyordu ve geri vermeyi denemek geldi aklıma. hemen o akşam, yanıma bana şans getirdiğine inandığım insanı da aldım. ilk iade girişimimde bulunmak üzere yola çıktım. iade işlemim hızlıca, sorunsuz halloldu.
o akşam hayatımda yeni bir sayfa açıldı adeta. aldığımdan pişmanlık duyarsam gidip geri verebileceğimi öğrenmiş oldum böylece.
daha sonra, yine galeyana gelip aldığım bir elbiseyi iade ettim sebep göstermeden.
en son da geçen hafta, yeni aldığım fakat ne yazık ki sorun çıkarıp canımı sıkan telefonumu iade ettim.
yavaş yavaş bir alışkanlığa dönüşüyor sanırım iade etme davranışı bende.
insana garip bir "çok da düşünmeden alabilme" dürtüsü veriyor iade edebileceğini bilmek.
bu nedenle, "pek de yararlı olmadı sanki bu yeni huyum" diye düşünmeye başladım doğrusu.

üniforma


karşı olduğum dönemler oldu benim de. anlam veremediğim zamanlar...
gerekliliğini anladım sonra.

gelir dağılımının böylesine adaletsiz olduğu topraklarda, en azından okul saatlerinde tüm çocukları eşitlemekti bir anlamda.
insanların zenginliği de fakirliği de aslında yüzlerinden okunsa da...

iş hayatında giyime getirilen sınırlılıklar da başta hoşuma gitmese de, sonradan anladım ki ciddi bir zaman tasarrufuymuş meğersem. giyim çok seçenekli bir mevzuu olduğundan, seçeneklerin 4 kumaş pantolon, 3 resmi etek, 10 gömleğe inmesi insanı gerçekten rahatlatıyor.

benzer şekilde öğrenciler için de zaman tasarrufu tabi. o yaşlarda ziyadesiyle yaşanan "off ne giycem ben!" sendromu önlenmiş oluyor üniforma sayesinde.

bir de yine iş hayatındakiler için insanları ciddi, standart ve özenli giyinmeye teşvik etmek önemli aslında. çalışan ve vatandaş/ müşteri ayrımı olması gerekli birşey bence. bir de çalışanların saçmasapan, bilinçsiz giyinmesi de önlenmiş oluyor. zira, insanların ne giyeceği belli olmayabilir.

"iyi de ne demek, kendi seçemez mi, kim belirliyor, ne hakla" diyenlere katılmıyorum.
bu konuda "laissez faire" diyemiyorum.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

dolmuş maceralarım- chapter 2

dolmuş ya da otobüste adamların bacaklarını açıp, yanındaki bayanın koltuğunu işgal ederek, onu rahatsız etme hakkı nerden geliyor?
kadınlar yapışıp kalıyor cama.
rahatsız edici olmak hoşuna gidiyor adamın.

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

elif şafak- okumadığım kitabı yokmuş meğersem


"ne öğreneceksek bize benzemeyenden öğreneceğiz" demişti elif şafak bir söyleşisinde.

haklıydı.

(insanların çok öğretici olduğunu düşünüyorum ben de. yaşamımızda insan ilişkilerinin çok önemli olduğunu, kişiyi geliştirdiğini, herkesten öğreneceğimiz birşeyler olduğunu.
özellikle de bizden farklı olanlardan. insan aynı doğrultuda gidip aynı şeyler etrafında dönüp duruyor bazen. yeni bir sese, keşfe, farkındalığa, bakışa ihtiyaç duyuyor çoğu zaman.)

sanırım 2005'ti. izmir kitap fuarına gelmişti. o dönem en beğendiğim, takip ettiğim yazarlardandı. onu görmek, dinlemek benim için büyük keyif olacaktı.

yazarla tanışmam, 2002 gibi mahrem'le olmuştu. kitaba hayran olmuştum.

ardından bitpalas, pinhan, şehrin aynaları'nı okudum benzer bir keyifle. sonra araf çıktı, ona da hayran oldum. baba ve piç'te alıştığım keyfi alamadım. medcezir yazıları'nı da okudum.

ve son olarak "aşk".

popüler olması canımı sıktı başta, koca yaz kumsallarda -hak etmediğini düşündüklerim tarafından da- okunması üzdü beni. bestseller olması hoşuma gitmedi (çok değer verdiklerimizin daha özel kalmasını isteriz bence. son zamanlarda, eski kitaplarının yeniden basılıp popüler olma yolunda ilerlemesi de rahatsız ediyor mesela).

çok merak ettim sonra ve şubatta okudum nihayet. gerçekten çok hoştu. ilk 50-60 sayfası yüzeysel/ basit gelmişti ama ilerledikçe o eski kitaplarındaki tadı aldım.

gerek kurgu gerek dili kullanış yönünden ziyadesiyle iyi yazıyor elif şafak.


not: yazarın siyasi yönüne girmek istemiyorum. edebiyatçı kimliğiyle ilgilenmeyi tercih ediyorum.

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

"pilavım iyi olmadı" diye dertlenmeye son!

,
ben iyi pilav yapamıyorum. 1/5 oranındadır başarım.
pirinç pilavından bahsediyorum. yoksa, bulgur pilavında iyiyimdir.
bugün yine pilavım iyi olmayınca bir çözüm geldi aklıma:
bir küçük kutu haşlanmış nohut konservesi ile optimum miktarda karabiber bu pilavı kurtarabilirdi!
denedim ve beklediğimden de iyi sonuç verdi!
çok sevdiğim nohutlu pilavı yapmanın çok basit yolunu da keşfetmiş oldum böylece.
mutlu oldum!

bir de şey var:
erikler yakında sararacak!
o nedenle hergün yarım kilo yemeye çalışıyorum.
eriğin tam güzel olduğu zaman çok kısa maalesef ve o dönemde yediğim erikleri maksimize etmem gerektiğini düşünüyorum.



Cuma, Mayıs 21, 2010

tesadüfler


ne zamandır, haftasonları gidip masa tenisi oynayabileceğimiz bir yer arayışındaydım.

pazar günü, nihayet, bir yer denedik ve fena değildi (avcılar-igs durağı).

eğlendik, yorgun düştük. fırsat buldukça gitmek isterim ben. oldukça keyifli bir spor bence.

aslında o değil de; dün izlediğim lost bölümlerinden birinde de masa tenisi oynadılar (3. sezon: 10 ya da 11. bölüm).

ben çok şaşırıyorum böyle olunca.

hani ne zamandır aklına gelmeyen birşey aklına gelir, sonra o gün gazetede bir köşeyazarı da ondan bahseder...

bir şarkı gelir aklına akşam, eskilerden, hiç de popüler olmayan (örneğin, gülü susuz seni aşksız bırakmam). sonra sabah, yıllar sonra ilk kez radyo dinlerken, karşına çıkan ilk şarkı o oluverir...

aklına gelen bir filmle/ kitapla ilgili birşey yazmıştır biri iletisine...

belki de hiç anlamı yok tüm bunların. ama, bana ilginç geliyor ve hoşuma gidiyor.

çok da sık oluyor bana.

belki de herkese sık oluyordur ama; ben dikkat ettiğim için fark ediyorumdur sıklığını.

"zenginbiadam"la mı evlensem?


sabah dolmuşta, bir anda, zengin bir adamla evlenmek isteyen genç kızları mantıklı buldum; hatta onları anlamış bile olabilirim.

"aslında belki de sosyal adaletsizliğin çözümü bu olabilir" diye geçti aklımdan.

zenginler fakirlerle, fakirler zenginlerle evlenecek ve insanlık yavaş yavaş eşitlenmiş olacak!

bir anlamda, sınıflar arası geçişin sağlanması ve toplumda yalnızca "ortalama bir sınıf"ın oluşmasının yolu muydu ne!

gerçekçi değil, biliyorum.

ama; gerçek olsa, devletlerin böyle bir politikası olsa mesela, çözüme götürürdü belki.

neden herkes kendi ekonomik seviyesine uygun olanla evlensin ki? öyle olunca, uçurum giderek büyümeyecek mi?

şu an oldukça mantıklı geliyor bu düşünce. ama, belki sonradan gelmemeye başlar. bilmiyorum. tam bir süzgeçten geçirmeden, aklımda oluştuğu ilk şekliyle yazıyorum.

kaldı ki, uzun süre kafa yorup ulaştıklarımı da sonradan çürüttüğüm çoktur.

insan değişiyor vesselam!

Perşembe, Mayıs 20, 2010

bilinç akışı

en çok da otobüs/ dolmuştayken bilinç akışı yaşıyorum.
sabah işe giderken mesela, o 35- 40 dakikada aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki.
hem gün içinde yapılacakların kabataslak planı hem de çağrışımlarla gelen araştırmak istediğim konular.
sanırım yolda düşüncelerin bu kadar yoğunlaşma nedeni, hem bir uğraşımın olmaması hem de internet imkanımın olmaması.
sonuçta evde ya da işte aklıma geleni hemen araştırma - öğrenme şansım oluyor ama yolda maalesef yok.
işe gidince de internette problem varsa o kadar huzursuz oluyorum ki...
işteyken de akşama kadar birikiyor araştırıp öğrenmek istediklerim.
aslında yıllarca yollarda müzik dinlerdim (müzik de bilinç akışını engellemiyor tabi, sadece yolu keyifli hale getiriyor). fakat, sonra mp3 çalarım bozulmuştu, ne zamandır da yenisini alamamıştım. en sonunda telefonum da bozulunca mp3 çalarlı telefon aldım pazar günü. ancak, teknolojiye ilgim olmadığından içine hiç müzik yüklemedim o gün.
ertesi sabah işe giderken, yanımdaki kız telefonundan müzik dinliyordu, "ah keşke yükleseydim" diye düşünürken, kızın kulaklığından dışarıya duyulan "radyo fenomen!" sesi yeni bir dünyanın kapılarını açtı bana. hemen telefonumun radyosunu açtım ben de ve yıllar sonra yeniden radyo dinlemeye başladım.
artık yollar daha keyifli!