Cumartesi, Mayıs 05, 2012

güzelsin istanbul- 5

istanbul'da, her fırsatta, gezmeye ve yeni yerler keşfetmeye çalışıyorum.
son zamanlarda keyifle gezdiğim yeni yerleri sizinle paylaşmak istiyorum:
(hayatımda olmasıyla beni çok mutlu eden sevgili arkadaşıma göre, "ben tam bir alıcıymışım, herkesten ve her yerden bilgi topluyormuşum!
öyle olmadığımı ona burdan göstereyim dedim:)
beni iyi tanıyan biri olarak sanırım haklı.. öğretmektense öğrenme aşkıyla yanıp tutuşuyorum galiba ben:))

* süleymaniye cami çevresi (yakın zamanda haliç cafe'ye giderken keşfetmiştik http://pinkket.blogspot.com/2012/03/bir-kitap-bir-film.html ). 
oradaki kuru pilavcılar.

* avam kahvesi (cihangir ara sokaklardan istiklal'e yürürken)
nostaljik ve zevkli dekorasyonu ile keyifle oturabileceğiniz bir mekan.
yerel gazozları destekleme gibi bir misyon edinmişler kendilerine:) gazozla ilgili bir paragraf var menülerin üzerinde (bir maniniz yoksa annemler size gelecek kitabından bir alıntı- bu arada bu kitap bu ara sıklıkla karşıma çıkıyor, sanırım listeme almalıyım).
her masada bir solo test bulunuyor:) 
bir köşesinde de çocukluğumuzun plastik topları var bir filede.
duvarlarda eski film afişleri..
ev yapımı kurabiyeler, kekler...
öyle hoş bir ortam işte!


* pandora kitabevi (kelepir kitap)
büyük parmakkapı sokak'ta uygun fiyata kitap ve ikinci el eşyalar bulabileceğiniz, şanslıysanız müzayedeye rastlayabileceğiniz (eski kartpostalların, mektupların açık artırmaya çıkarıldığına rastladık biz!) orijinal bir kitapçı.

* hazzo pulo pasajı (danışman geçidi)
aznavur pasajının yanında. içinde takıcılar, çantacılar, kitapçılar, orijinal dekoratif eşyalar satan dükkanlar var. 
sonunda da "grand boulevad"  isimli tahta tabureli kahve.
pasajın çıkışında da "edo fashion gift" adında japonya'dan gelen ürünlerin satıldığı çok güzel bir dükkan var.
* edit: işbu ilginç klip burada çekilmiş imiş: 



yolunuz düşerse her birini ziyaret etmenizi -naçizane- önerir, herkese mutlu pazarlar dilerim;)

Cuma, Mayıs 04, 2012

van gogh alive- the experience

son iki haftasına girmişken, "amaan kaçırmayayım" kaygısı iyice bastırdı ve geniş zaman ayıramasam da nihayet gidebildim! 
yok olmadı yani, bir türlü uzun zaman dilimi ayıracak fırsat bulamadım. ben de n'apayım, koşa koşa 17:50'de girdim, kapanışa kadar (19:00) gezdim.
neyse ki, çok fazla zaman gerektiren bir sergi değil. henüz gitmediyseniz, 1,5- 2 saat yeterli olacaktır diye düşünüyorum, "iş çıkışı ayarlayıp gidip görün" derim;)


pek çok eleştirildi, beğenmeyenler oldu, biliyorsunuz. 
fakat ben oldukça memnun ayrıldım. ışık, ses ve dev görüntüler etkiledi beni. özellikle de müzik çok dinlendirici ve iyi geldi.

hatıra olarak da çok hoş bardak altlıkları ve ev arkadaşım için ayraç aldım. siz de sergiyi gezdikten sonra, güzel hatıralar almayı unutmayın;)


Çarşamba, Mayıs 02, 2012

yani... olmuyor...

hayatımızı, gelecek günlerimizi ve ilişkimizi derinden etkilemesi muhtemel olan o haberi alalı tam bir hafta oldu...

"her kararında yanındayım elbette ben... onun için, kariyeri için iyi olacaksa gitsin elbette... bir şekilde, çok zorlansak da, dayanırız elbette... ölmeyiz yani..."
böyle düşündüm bir haftadır...

ama şimdi ben, o haberi duyduğumdan beri yalnız kaldığım bu ilk gecede, gözyaşlarıma hakim olamıyorum...
nefes alamıyorum gibi hissediyorum..

öyle mutluyum ki ben onunla bu şehirde.. 
öyle mutluyuz ki... 
dünyadaki hiçbir şeyin, ne olursa olsun hiçbir şeyin bunu bozmaya değmeyeceğini düşünüyorum...
ona sarılmadan bir yılı nasıl geçirebileceğimi...
onsuz bu şehirden nasıl keyif alabileceğimi...


geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine...

toplu taşımada eğlenmece-volume2

metrobüslerdeki 1,5 kişilik koltuk!

sen neye hizmet ediyorsun?
:)


Salı, Mayıs 01, 2012

mavişin bebeği bulundu!!!!

bu ara, ziyadesiyle yoğun ve bir o kadar güzel geçiyor günlerim. (aslında istanbul'a geldim geleli, 3 yıldır, böyle yaşıyorum diyebilirim... bu şehirde herkes mi böyle yaşıyor?)

bildiğiniz üzere haftanın 5 günü çalışıyorum, pazar günü tam gün resim kursuna gidiyorum. 3 haftadır da otistikler derneği'nin "alternatif gelişim programı" kapsamında 8 aylık bir gönüllülük sürecine başladım. cumartesi günlerimi de o şekilde geçiriyorum artık. yani boş günüm yok.

son 10 gün içinde de, annem ve ablam izmir'den ziyaretime geldi ve "istanbul kazan biz kepçe" bir güzel gezdik yine. ardından vücudum tepki verdi sanırım, ağır grip olup yataklara düştüm. hemen ardından kalkmak zorunda kaldım, çünkü ankara'dan çok çok yakın arkadaşım geldi, yine gezmeye devam ettim.

dün akşam da, daha önce bahsettiğim 
sanat tarihi konuşmaları serisinde "rembrandt" konusu vardı. ressamın ağırlığından olsa gerek salonda boş yer yoktu. seminer de çok keyifliydi. 

ardından dilek'te yemek yiyip, asmalımescit'teki gemi'ye geçtik. orayı çok seviyorum. bilmeyenlere kesinlikle denemelerini öneririm. http://www.gemideyiz.com/benim gibi, bar sevmiyorsanız (karanlık, sigara dumanı, gürültü!!!), güzel müzikler eşliğinde rahat rahat sohbet edebileceğiniz ferah bir mekan arıyorsanız orayı çok seveceksiniz. 
(hemen altındaki manoburger'i pas geçmek de hiç kolay değil, aman dikkat ;))

konudan konuya geçerken, en önemli mevzuuya gelemedim gitti!


geçtiğimiz hafta yaşadığım en güzel olay ise:
yazım sayesinde bana ulaşan sevgili komşumdur:)
bu kadar aradığım kitabı, kendi mahallemden birinden bulmak ayrıca mutlu edici! kendisine bir kez de buradan teşekkür ediyorum!
yaşadığım bu güzel olayı,  yarın 2. yılını devirecek olan blogumun bana bir hediyesi olarak görüyorum:)
blogumu ve blogları çok seviyorum!

şizoşems ve diğer şiirler- müjdat gezen



"şu dünyadan çekip gitmek var ya
o ne ya"

Cuma, Nisan 27, 2012

"dert yarıştırma" sorunsalı

yurdumun orta yaş hatunlarında gözlemlediğim bir "dert yarıştırma sendromu" var ki, evlerden uzak:)


yani şöyle; pek çoğunda "ben neler neler çektim, ne çok şey yaşadım, her acıyı gördüm, en çok ben ezildim" sanrıları söz konusu sanki.

farz-ı misal, bir derdinizi anlatsanız muhakkak "o da bir şey midir ki?", daha sertine dair bir hikayeleri mutlaka vardır. ya da mesela, anne babalarına en çok onlar bakmıştır, en çok onlar yalnız kalmış ama yine de ayakta durmuştur. onlar olmasa dünyanın hali nicedir.. vs vs..

bir psikolojik danışman olarak, bu olgunun nedenlerini araştırıp anlamaya çalışmam gerek evet, ama, şu aralar ben sadece sinir olabiliyorum işbu kadınlara!!!
umarım, böyle bir danışanla karşılaşmam yakınlarda:)

Salı, Nisan 24, 2012

yeraltı, zeki demirkubuz, metroport, ucuz sinema ve yavan yahnisi

metroport cinevip, evime çok yakın oluşu ve çok ekonomik oluşu nedeniyle sıklıkla film izlediğim bir sinema. zaman zaman seyircilerin kendi aralarında konuşuyor olmalarından rahatsız olmak dışında, genel olarak da memnun ayrılırdım.
ta ki bugün, zeki demirkubuz filmini, sinemaya salt "avm&eğlence&ucuz sinema" mantığıyla yaklaşan insanlarla bir arada izlemek için mücadele verene kadar!
kimseyi kategorize etmek, küçümsemek değil niyetim.. yanlış anlaşılmak, hele ki hiç hazzetmediğim "kendini halktan üstün gören entel" gibi görünmek hiç  istemem.. ama bugün, film boyunca gerçekten çok rahatsız oldum ve bu nedenle çok sinirlendim.
genel olarak sinemada en ufak ses ya da ışıktan (2 saat telefona bakmadan duramayan insanlar! neyin peşindesiniz?) anında etkilenip, ziyadesiyle hoşnutsuz olan bir yapım var zaten. istiyorum ki, o 2 saat sadece filme odaklanılsın ve film anlaşılmaya çalışılsın.. bunun için de her türlü dış faktörden arınılsın.. 
neyse...
öncelikle 2 çocukla gelmiş bir baba mı ne vardı, o çocuklar tabi ki çok sıkıldı, konuştu; neyse ki ilk 15-20 dakikada bir sevişme sahnesi geldi de, apar topar terk ettiler salonu...
ardından ilk yarıda değilse de, ikinci yarıda iyice sıkılan insanlar aralarında konuşmaya, komik olsun diye yapılmayan sahnelerde zorlayarak gülmeye başladılar. salonu "bu ne biçim film" tribiyle terk eden çiftlerimiz oldu (hayır sanki, kolundan tutup zorla soktular durgun filme!). filmin son 15 dakikasında kapı açılıp içeriye bakılıp duruldu...
son derece dikkat ve odaklanma isteyen bir filmde tüm bunlar üst üste gelince gerçekten sinir oldum.
ben bugün anladım ki:
* bir filme girmeden önce, nedir ne değildir, kim yönetmiş, ne tarzdır, ben sever miyim diye bakmayan insan oldukça fazla. ki benim için bu, son derece şaşırtıcı.. sonuçta zaman, emek ve para harcıyorsun; neden onca çeşitten zevkine göre olanı seçmeyesin?
* insanların bir kısmı sinemaya "salt eğlence" gözüyle bakıyor ve gülme beklentisiyle giriyor. 
* insanların bir kısmı hala sinema kültürüne sahip değil. telefon, sessizlik, giriş çıkış saatine özen göstermiyor.
ve bu da beni gerçekten çok şaşırtıyor..
(aslında bu biraz ayrıntılı bir konu. sanırım benim kurallara bağlı bir yapım var ve genel olarak insanların "kuralların bozulabilir" olduğunu düşünmeleri beni sinirlendiriyor...)


epey dolmuşum. sizinle paylaşınca ferahladım:)

Cuma, Nisan 20, 2012

25 yaşta 35 numara ayak dramı- volume 3

uzun zamandır spor ayakkabı bakıyorum.
sonunda canıma tak etti.
ben de girdim kadir has'a.
35 de olmadı, 34 numara cırt cırtlı nike'larımı aldım.
mutluyum :)

not: bu arada ben artık 26'yım galiba :)

Pazar, Nisan 15, 2012

son zamanlarda okuduklarım izlediklerim, kısa kısa

çocukluğun soğuk geceleri:
geçen yıl seyyar sahne'nin tek kişilik oyununu izleyerek tanışmıştım tezer özlü ile.. 
iç dünyasından çok etkilenmiştim, daha çok tanıma arzusu duymuştum. nihayet, yakın zamanda edindim kitabı ve bir çırpıda okuyup bitirdim. ne çok şey sığdırmış 65 sayfaya, tıpkı 43 yıllık hayatına sığdırdığı onca duygusal yaşantı gibi.. 
çok güzel cümleler kuruyor, çok güzel saptamalarda bulunuyor tezer özlü.. okumak ve tanımak gerek sanırım.

the help:
henüz okuyamasam da filmi dün izledim.
gerçekten önemli bir film! 1960'ların mississippisi'nde var olan ırkçılığı en çirkin tezahürleriyle gösteriyor.. korku verici, insanlıktan utandırıcı! 
oyunculuklar, dekor, dönemin havası çok başarılı. özellikle de minny'nin oyunculuğu takdire şayan!

şahane misafir:
ferzan özpetek sever biri olmama rağmen, beni tatmin etmemiş bir film, maalesef. 
yorumlarınızı merak ediyorum?

beşir'le vals:
savaşa lanet okutan bir film daha!
oldukça başarılı.

el yazısı:
naif kasaba hikayesi.
pek "olmuş" olduğunu söyleyemeyeceğim. hikaye birleştirmeceler, aynı anda pek çok şeyi anlatmaya çalışmacalardan sıkılmış da olabilirim.

black:
bu zamana dek, varlığından bile haberdar olmadığım çok başarılı hint-amerikan yapımı bir film.
başta özel eğitim/ psikoloji profesyonel çalışanlarına olmak üzere, kesinlikle önerebileceğim bir film!

casino:
yıllar öncesinden bir yeraltı filmi. değişmeyen üçlü: suç, para, güç...
robert de niro ve sharon stone'un performansı için bile izlenebilir.

stealing beauty:
izlemeyi pek bir istediğim bir filmdi yıllardır.
ancak, izlediğimde, niçin bu denli önemli bir film olduğunu anlayamadım açıkçası...