Pazartesi, Kasım 09, 2015

sanat beylikdüzü'nde:)

neredeyse tüm çevremizin "durun yapmayın" "ayy çok uzaaak" "orası istanbul değil ki" vb tepkilerine rağmen 6 ay önce beylikdüzü'ne taşındık. korkutulduğumuz gibi kötü de olmadı. burada yaşamaktan genel olarak memnunduk. ta ki, bugüne kadar. bugünse ben burada yaşadığım için çok mutlu oldum! çünkü 6 yıl gidemediğim tüyap kitap fuarı'na, istanbul'daki 7. yılımda, bugün gidebildim!
ben kiii, ilkokuldan bu yana izmir'de her sene gitmişimdir kitap fuarına. ve hatta, istanbul'a taşındığımdan beri de hala her nisan ayında ayarlayıp gidiyorum izmir'e! sonra beyoğlu sahaf festivali, üsküdar sahaf festivali... çok severim. 
ama tüyap'a bir türlü gidememiştim işte. makus talihi bugün değiştirdim neyse ki:)
hem de erkenden, henüz çok kalabalık olmadan gittim. gider gitmez ne göreyim. alanın yarısında da "geçmişe tanıklık" temalı sanat fuarı var! mutluluğum ikiye katlandı!


koca fuar alanının tamamını hakkını vererek gezemesem de, çok etkilendiğim resim ve heykeller oldu. bedri rahmi eyüboğlu, fikret otyam, nuri iyem, burhan doğançay gibi önemli ressamların eserlerinin yanı sıra çağdaş pek çok ressamın eserlerini de görme imkanı bulmuş oldum.




alanın bir bölümü "tantana" adıyla çizer dostlarının çizimiyle tan oral'a ayrılmıştı. 
bir bölümü de "ömrüne sığmayan adam aziz nesin 1915-2015" ismiyle aziz nesin'e. 
bir başka bölümde 2008, 2010, 2012, 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen çanakkale bienali'nden bazı eserler sergileniyordu. 


bir de "kendine ait bir oda" vardı.





onun dışında etkilendiğim pek çok eserden bazıları:









"kitap fuarı diye geldim bu güzel sürprizin içinde kendimi kaybettim" diye dürttüm kendimi bir süre sonra. "kalabalık artmadan kitap fuarı kısmına geçeyim" dedim. kırmızı kedi, yky, iletişim, metis, sel, can gibi sevdiğim yayın evlerini gezdim. kırmızı kedi'den kendine ait bir oda'yı aldım, bir de 2016 ajandası. 2012'den bu yana metis'inkini kullanıyordum, 2016 için ufak bir değişiklik yapmış oldum;)
sahafları gezdim sonra. hiç hasan ali toptaş okumadım ben. başlangıç için heba'yı arıyordum esasen, ama, sonsuzluğa nokta'yı bulabildim. 
psikeart'ın standını görünce yazın bir türlü alamadığım, sonrasında da bulamadığım "tercih" konulu sayısını aldım.
mutlu, doymuş, tarifsiz bir huzura ermiş biçimde ayrıldım fuardan.


Perşembe, Kasım 05, 2015

yalnız güzellik değil/ sevgi özgürlük ister

ilçemizde yıllarca tek dershane vardı. sonra sonra 2 tane daha açılıp (biri elbette cemaatin:)) 3 dershaneye kavuşmuştu ilçemiz. ben de 5. sınıfta ilk defa dershaneye yazılmıştım. anadolu liseleri sınavına hazırlanmak için:)
cumartesileri gidiyordum da; pazar ya gitmiyordum -çünkü ailece bir şeyler yapıyorduk- ya da gidiyordum, ama, 2.-3. ders babam gelip beni alıyordu "hadi pikniğe gidiyoruz/ dikili tarafına çağla toplamaya gidiyoruz"... diyerek.
dershanede bir matematik öğretmenimiz vardı. tüm sınıf çok etkileniyorduk kendisinden. hem çok eğlenceli hem disiplinli hem de çok iyi öğreten eşine az rastlanır çok kıymetli bir öğretmendi süreyya hoca.
mayıs geldiğinde gönül yayları gevşeyip, ders işlemede isteksizlik baş gösterince tüm sınıfta, dersin bir kısmında şarkılar öğretmeye başlamıştı bizlere. sesi de çok güzeldi, bağlama çalıyordu... ilk defa kendisinden duyduğum "ver elini ver bana eftelya" ve "sevgi güzellik ister" şarkılarını  hatırlıyorum hala... 
tabi o zaman kızılırmak'tan, grup yorum'dan bihaberdim. sonra sonra öğrenip, uzun süre de başka şey dinleyemez olmuştum...
bugün sabahtan beri dilimde "sevgi güzellik ister".
sizinle de paylaşmak istedim, sevgili ilkay akkaya'nın yumuşacık sesinden bu güzel şarkıyı.
keyifle dinlemeniz dileğiyle;)


"sevgi güzellik ister gülüm
güzellik emek ister
güzellik tende değil gülüm
yürekte ateş ister

bir çocuk dudağıyla yanakta bir sıcaklık
yalnız güzellik değil
sevgi özgürlük ister

aşkların en soylusu 
biriken, birçok olandır
sevginin en güzeli paylaşılan emektir
çıkarsız ve sınırsız paylaşılan yürektir"

Çarşamba, Kasım 04, 2015

çocuklara öğretilmesi gereken önemli bir beceri: beklemek

bireyleri gözlemleyip kendimce çıkarsamalar yapmayı, tespitlerde bulunmayı, hatta genellemelere varmaya cüret etmeyi:) oldum olası severim. e bir de insanı inceleyen bir meslek seçince, iflah olmaz bir gözlemci&tespitçiye evrildim.
kendini defalarca doğrulatan tespitlerimden biri, toplum olarak "sabırsız" oluşumuzdur. geçenlerde psikoloji alanında bir akademisyen olan Bilge Selçuk'un bu konuda bir yazısına rastladım. sizlerle de paylaşmak isterim:


"Çocuklara öğretilmesi gereken önemli bir beceri: Beklemek

Teknoloji hayatı çok hızlandırdı ve bunu artık o kadar kanıksadık ki, hızlı olmayan hiçbir şeye tahammülümüz yok.

Eskiden hayat yavaştı. Evimizdeki telefonlarda numarayı çevirmek, aradığımız hattın düşmesi dakikalar alırdı. Mektup yollamak ve almak haftalar sürerdi. Televizyonun açılması da, kapanması da ayrı bir olaydı. Hatırlayanlar için, bir regülatör merasimi de eşlik ederdi buna. Otomobilin çalışması için ısınması gerekirdi.

Çay demlemek için suyun kaynaması beklenirdi. Çamaşırı sıkan merdanelerin yavaş yavaş dönüşünü izlemek çocuklar için eğlence, o işi yapan insan için eziyetti. Pikabın kolunun havaya kalkıp iğnenin plağa oturması, kasetin başa sarması ve ta neden sonra, bilgisayarın açılması... Bunların hepsi izlenecek uzunlukta olaylardı. Çektiğimiz fotoğrafları görebilmek için önce filmi bitirmemiz, fotoğrafçıya götürdükten sonra da bir hafta basılmasını beklememiz gerekirdi.

Bugün hayat artık çok hızlı. Bilgisayar ve televizyon anında açılmazsa içimizde bir sıkıntının yükseldiğini hissediyoruz. Kettle suyu bir dakikada kaynatıyor. Çektiğimiz fotoğrafları anında görebiliyoruz. Artık kimsenin çirkin çıktığı bir fotoğrafı yok. Arabanın ısınması söz konusu değil, kaç saniyede hızlandığına bakıyoruz. Çamaşır makinesinin sıkma özelliğini izlemeye kalksak gözlerimiz bozulur. Video oyunlarının çoğunda hız tek önemli faktör. Düşünme ve strateji üretme üzerine oyunlar olsa bile sadece refleks hızı ile oynanabilenler çoğunlukta. Bu işte ustalığın tek ölçüsü hız.

Telefonda numara çevirme kalktı, numara ezberlemek yok. Dünyanın her yeriyle telefon veya bilgisayardan yazışabiliyoruz, birkaç saniye içinde mesajımız gidiyor, yenisi de gelebiliyor. Anında görüntülü konuşabiliyoruz. Mesaj yollamamız, mesajın okunduğunu görmemiz ve cevap gelmesi arasında geçen süreler başlı başına bir eziyet olabiliyor.

Hız, bizi ‘ödül odaklı’ hale getirdi.
Eskiden birini evinden aradığımızda telefonun açılmaması gayet normaldi. Şimdi açılmayan her telefon sinirimizi bozuyor, her an her aradığımızda karşıdakinin cevap vermesini bekliyoruz. E-maillerimize kısa sürede cevap gelmemesine tahammül edemiyoruz. Snapchat’in, Twitter’ın hızına yetişmek mümkün değil.
Artık bekleyemiyoruz. Eskiden her şeyi bekleyen yetişkinler artık beklemeyi bilmiyor. Çocuklarımız ise beklemeyi hiç öğrenmedi. Bunda hem bizim yetişkinler olarak payımız var, hem de dünyanın artık farklı bir yer olmasının, yaşam biçimimizin ve kullandığımız araçların, yani teknolojinin payı var.
Bu hız, bizi ‘ödül odaklı’ hale getirdi. Ödül odaklılık, bizi sonuca götürecek ilk seçeneği tercih etmemizdir. Söz gelimi, bir kazağa ihtiyaç duyduğumuzda ilk gördüğümüz kazağı almamız, aç olduğumuzda biraz ötedeki daha iyi lokantaya kadar sabretmek yerine en yakındakine girivermektir. Daha kolay, pratik, çaba gerektirmeyen, el altında olanı tercih etmektir.
Ödül, çocuklar için oyuncak ya da para benzeri bir materyal kazanç şeklinde olabileceği gibi, takdir, alkış veya övgü gibi sosyal olarak pozitif sonuçları da kapsıyor. Ödülün çok önemli olması, davranışın sonuçlarını tartamamayı da beraberinde getirir, fevrilik artar.
Çocukların ödül elde edebilecekleri durumlarda korkusuz ve dürtüsel davranmaları okul uyumunda sorun yaratabilir. Okul uyumu dediğimizde sadece akademik değil, davranışsal uyumdan da söz ediyoruz. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, saldırganlık ve hiperaktivite gibi davranış problemi gösteren çocukların, kendilerini hedefe ulaştıran ilk seçenekte ısrar ettiklerini, koşullardaki değişime uygun cevap veremediklerini gösteriyor.
Saldırgan davranışlar, dikkat ve çözüm üretme mekanizmalarında esneklik problemiyle bağlantılı. Ödüle ulaşmak için farklı cevap biçimi ve alternatif çözümleri düşünemeyen çocukların hissettiği hayal kırıklığı ve öfke, saldırgan davranışları tetikleyen başlıca faktörler olarak karşımıza çıkıyor.
Önce kendimiz öğrenmeliyiz
Peki çocuklarımıza sabretmeyi ve beklemeyi öğretmek için neler yapabiliriz? İlk yapmamız gereken, önce kendimizin sabretmeyi ve beklemeyi bilmesi. Bunu söylemek, yapmaktan kolay. Bazılarımızın ‘öz-denetim’ dediğimiz kontrol becerileri daha gelişmiştir. Onlar için beklemek daha kolay olur ama beklemek ve sabretmek davranışlarını geliştirmek esas öz-denetim becerisinde güçlük çekenler için önemli.
Beklemek ama gergin değil, sakince beklemek önemli. Bunu önce kendimiz yapmalı ve çocuğumuza örnek olmalıyız. Bir diğer kritik davranış: Çocuğumuza, neden beklemesi ve sabretmesi gerektiğini açıklamak, onlarla konuşmaktır. Açıklama yapmak bir davranışı öğrenmelerinde önemli rol oynuyor.
İstediğimiz davranışı neden yapması gerektiğini çocuğun anlıyor olması; benimsemesi ve içselleştirmesi için şart. Sebebi anlaşılmayan davranış içselleştirilemez. İçselleştirilemeyen davranış tekrar etmez. Çocuğunuza beklemenin, sabretmenin, düşünerek hareket etmenin neden önemli olduğunu açıklayamazsanız, aynı davranış problemleri karşınıza tekrar tekrar çıkacaktır.
Şunu da unutmamak gerekiyor: Sabırlı olmayı ve beklemeyi öğretmek, sizin kontrollü davranışlarınızla örnek oluşturacağınız en önemli yerdir. Sabırlı olmayı bağırarak, kızarak, dayak atarak öğretemezsiniz.
Ve elbette tutarlı olmak. Davranışlarımızda, açıklamalarımızda ve uygulamalarımızda tutarlı olmamız gerekiyor. Sabırlı olmak, hayat boyu bize lazım olacak öz-denetim becerisinin en önemli işaretlerinden biri. Çocuğun okul başarısından tutun arkadaşlarıyla olan ilişkilerine, duygularını kontrollü şekilde gösterebilmesine kadar hemen her alana etki ediyor. Bu da, diğer birçok davranış gibi çocuğun, anne-babasının yardımı ile öğrenebileceği çok temel bir beceridir."

Pazar, Kasım 01, 2015

ekim ayı filmleri (3) ve kitapları (3)

mandıra filozofu istanbul
televizyonda yayınlandığı akşam izledik filmi. her şehirlinin içinde bir miktar olan kapitalizm sorgulamasını, doğaya dönüş arzusunu perçinlediği için severek seyrettim ben.

 

biz de bir gün modern yaşamın "değer" ve "gereklilik" diye pompaladığı her şeyden vazgeçerek terk edeceğiz şehr-i istanbul'u. ama bakalım ne zaman...

sarhoş atlar zamanı
uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi. evde yalnız olduğum bir akşam oturup tek başıma izledim. iran-ırak sınırında geçen hikaye, sızım sızım roboski'yi hatırlattı... 


yokluğu, yoksulluğu, çaresizliği, katırlarla kaçakçılık yapmaktan başka geçim kaynağının mümkün olmadığını, hele ki bu şartlarda çocuk olmayı iliklerinize kadar hissettiren bir yapım. izlemelisiniz...

mad max fury road
aksiyon ve bilim kurgu tarzı filmlerden hiç hoşlanmadığımdan adeta eşimin zoruyla izledim:)
haksızlık etmek istemiyorum. fikir orijinal, görüntüler başarılı, aksiyon hiç hız kesmiyor. ama dedim ya, bana göre değil...



çılgın üçlü
bu yıl beyoğlu sahaf festivali'ne gidemedim. neyse ki üsküdar'dakine gidebildim. ilk gidişimdi üsküdar sahaf festivali'ne. tepekule gibi geniş ve rahat bir alan olmayışı ve üstünün tamamen kapalı olması beni biraz sıktı. tanesi 5'er liradan 3 adet kitap almaksa çok mutlu etti;)
kitaplarımdan biri henry miller'ın çılgın üçlü'sü idi.


henry miller, taa üniversite yıllarımda felsefe hocamdan duyup merak ettiğim ama bugüne kadar hiç okumamış olduğum bir yazardı. aslında en çok sexus, plexus, nexus üçlemesini merak ediyordum; ama sahaflarda bu kitabı bulabildim.
çılgın üçlü, alternatif bir yaşam hikayesi. severek okudum ben. 
altını çizdiklerimden bir kuple de sizler için geliyor;)

"dünyada yapayalnız olduğunu yaşamında ilk kez algılamıştı sanki. 'hepimiz yalnızız' diye mırıldandı, ama, bunu söylerken bile dünyadaki herkesten daha yalnız olduğunu hissetmekten kendini alamıyordu."

"küçük oğlanın yüzünde mutsuz bir anlam vardı. hüznün daha bu yaşta kendini dışa vurması akıl almaz bir şeydi."

"bedeninde birden fazla kişiliği barındırma olasılığı aklını karıştırıyordu. tek bir rolü, yazgısının onu oynamaya zorladığı rolü oynamaktan usanmıştı."

"toplum insanların arasındaki ilişkileri öylesine karmaşıklaştırmış, kişiyi yasalarla ve inançlarla, totemlerle ve tabularla öyle kıskıvrak bağlamıştı ki, insan doğa dışı, doğadan ayrı, doğanın kendi yarattığı ama artık denetleyemediği bir görüngü olup çıkmıştı."

kapadokya- kayalardaki şiirsellik
klasik bir gezi kitabı değil. her sayfası tarihten coğrafyaya pek çok önemli bilgiyi içeriyor. kapadokya'ya gittiyseniz, ya da gidecekseniz, gezinizin daha anlamlı olması için mutlaka okuyunuz!



sinek ısırıklarının müellifi
üsküdar sahaf festivali'nden aldığım kitaplardan biriydi. barış bıçakçı ile bizim büyük çaresizliğimiz ile tanışmış ve kendisini pek sevmiş, veciz sözler ile yazarı tanımaya devam etmiştim. okuduğum bu üçüncü kitabındaki yalın ve kendine özgü anlatımını, insana ve hayata dair tespitlerini yine keyif alarak okudum.



sizin için bir alıntı kitaptan:
"aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. şu da yeteri kadar açık değil mi: aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. hiç olmanın ağrısını dindirir. sonra ağrı yine başlar."

Cumartesi, Ekim 31, 2015

Güzel Kapadokya- Uzun Versiyon

Bir önceki yazımda da yazdığım üzere:
Tüm geziler gibi, epey önceden bir heves alınmış biletlerimiz vardı ve zamanı geldiğinde şartlar aslında çok da uygun değildi ve fakat, biz yine biliyorduk ki, şartlar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı. Ve ne gezdik kardı, o halde yola çıkmak gerekti...
Bu düşüncelerle cuma gecesini cumartesiye bağlayan gece üç buçukta düştük yollara. Zira bizi Nevşehir'e uçuracak olan uçak cumartesi sabahı yedideydi ve üstelik Sabiha Gökçen'dendi! (Önemli bilgi; biz Beylikdüzü'nde oturuyoruz!:))
Uçağı beklerken ve uçakta elimizden geldiğince uyuduk ve sekiz buçukta Nevşehir Kapadokya Havaalimanı'na varmıştık. Araç kiralama işlemlerimizi halledip yollara düştük.
Aslında planımız ilk önce Avanos'u görmekti, fakat -gezi boyunca defalarca teyit edecektik- yol levhaları o kadar yetersizdi ki bir türlü Avanos'a giremedik. Biz de ilk önce Uçhisar'a gitmeye karar verdik.



Uçhisar'a vardığımızda hava yağışlıydı. Hem yağmurun dinmesini beklemek hem de kahvaltımızı yapmak üzere, Uçhisar kalesinin hemen dibindeki mekanlardan birine oturduk. Mekanın adı, Art Kahvaltı idi. Ama pek de öyle sanatsal bir şey göremedik biz:)
Vasat bir kahvaltının ardından yağmurun dindiğini görünce hemen Uçhisar Kalesi'ne çıkmaya karar verdik. Kaleye giriş, öğrenci 3.25, tam 6,50 (öğretmen için tam bilet geçerli). Kalenin tepesi (1400 metre), bölgenin müthiş coğrafi şekillerini panoramik olarak görebilme fırsatı sunuyor. Kayalık Kapadokya'nın algılanabilmesi için buraya çıkmanın şart olduğu söyleniyor.



Kaleden indikten sonra hemen yakınındaki Güvercinlik Vadisi'ne geldik. Güvercinlik Vadisi, yaklaşık 4000 metre uzunluğunda ve yine estetik duygusunu zirvelerde yaşatan bir yer.



Sonrasında Ürgüp'e doğru gitmeye karar vermiştik ki, yolda karşımıza View Point çıktı. Zaten pek çok tur aracı durmuş, peribacaları ile fotoğraf çekiliyordu. Biz de hemen inip güzelliklere bakıp fotoğraflar çektikten sonra Ürgüp'e doğru devam ettik yola.
Ürgüp'te Temeni Tepesi'ne çıkıp güzel sunumlu Türk kahvesi eşliğinde hem kente tepeden bakıp ilginç mimarisini izledik hem de dinlendik. Geçen hafta Cappadocia Ultra Trail koşusu vardı, biliyorsunuzdur belki. Temenni Tepesi'nden koşuyu ilk bitirenleri de izleme fırsatımız oldu;)



Ürgüp, Göreme ile beraber, bölgede turizme açılan ilk ilçe olması sebebiyle, bugün de el sanatları ürünleri, hatıralık satan dükkanları, müzesi, kendine özgü taş evleri, konaklama imkanlarıyla turistik merkez konumunda. "Birazcık da magazin" diyecek olursak, Çağan Irmak'ın zamanında gönüllere taht kuran dizisi Asmalı Konak dizisinin çekildiği konak da burada:) Girişi sanıyorum 2 tl idi, ben de dizinin sıkı takipçilerinden olduğumdan konağın içine girmek istedim ve keyifle gezdim.



Ürgüp'ten sonra, Kapadokya'nın en önemli unsurlarından olan Göreme Açık Hava Müzesi'ni görmek için, konaklayacağımız ilçe de olan göreme'ye doğru yol almaya başladık.
Göreme Açık Hava Müzesi bir yemekhane etrafında düzenlenmiş harika kiliselere sahip çok sayıda manastırın bir arada bulunduğu büyük bir manastır kompleksidir. Hala özgün renklerini koruyan duvar resimli kiliseleriyle Bizans resim sanatının ve kayaoyma mimarinin en yetkin örneklerini sunar. Müzeye giriş indirimli 20, tam 40 lira. Girişte müzekart kullanılabiliyor ve gişede de çıkartılabiliyor. 



Tüm Kapadokya'nın en iyi korunmuş duvar resimlerini sergileyen Karanlık Kilise'yi gezmek içinse ayrıca 20 lira ödemek gerekiyor. 


Son derece etkileyici olan açık hava müzesi'ni gezdikten sonra, kalacağımız otele yerleşmek üzere Göreme'nin içerisine doğru devam ettik yola. Göreme'de oteller, restoranlar ve mekanlar için numaralı yön sistemi oluşturulmuş. Yani isim yazmak yerine sayılarla yönlendirme yapılmış yollarda. Ve bence bu uygulama çok kullanışlı olmuş turistler için. 68 numara olan Flintstones Cave Hotel'i kolaylıkla bulduk böylece. 



Otelimizin çok yakınında Yusuf Koç Kilisesi vardı, ama hiç fırsatımız olmadı gezmek için. Yerden ısıtma sistemi ile sıcacık olan şömineli, doğayla uyumlu döşenmiş otantik odamıza hızlıca yerleşip, çok acıkan karnımızı doyurmak için kendimizi dışarı attık. 
Aslında gelmeden önce methini epey duyduğumuz Pumpkin'de akşam yemeği yemek vardı aklımızda, ama servis 19:00'da başladığı için ve bizim beklemeye sabrımız olmadığı bu şirin mekanda değil, yine epey övülmüş bir mekan olan Kale Terrace'da yemeye karar verdik. "Nevşehir'e gelmişken testi kebabı yememek olmaz" diyerek meşhur testi kebabını denedik. Çok lezzetliydi, denemenizi öneririm.



Bu noktada, Göreme'nin doğası kadar insanının da zarafeti ile dikkatimi çektiğini paylaşmak istiyorum. Restoran çalışanları, otel çalışanları ve karşılaştığımız her esnaf, insanı sıkmayan kibar ve doğal bir ilgi ile yaklaşıyorlar turiste. Güney turistik beldelerinde tiksindiğimiz o yaklaşımla burada hiç karşılaşmadık. 
Yemekten sonra kısa bir yürüyüşten sonra, epey yorucu bir gün geçirdiğimizden odalarımıza çekilip erkenden uyuduk. Ayrıca sabah elbette gün doğuşu izlenecekti!!!
Sabah alarmımızla uyandık ve hızlıca kendimizi Sunset Point'e attık (araçla 5 dk.). Ama bir sıkıntı vardı, saat 05:50 olmasın rağmen, güneş doğmuştu. Buna anlam veremedik. Güneş doğmuş da olsa balonların yükselişi ve 70-80 balonun gökyüzünde süzülüşü çok estetik ve etkileyiciydi. Bu arada bu gezide balona binme planımız yoktu, hem bütçe ayırmamıştık (kişi başı 350-400 tl) hem de nasıl olduğunu bir yakından görüp içimize sinerse daha sonraki gelişimizde bineriz diye düşünmüştük. Ve izledikten sonra, bir dahaki sefere o müthiş coğrafyada gökte süzülme deneyimini muhakkak yaşamak istiyorum!



Otelimize dönüp, kahvaltı için çıkarken kol saatimi takınca, güneşin doğuşunu neden kaçırdığımızı anladım! Telefonum saati otomatik olarak geri almıştı:( Yani şu saat uygulamasını erteleme saçmalığı, gezimizin en önemli unsurlarından birine mani olmuştu...
Kahvaltıdan sonra, zaman kaybetmeden yola çıktık. İstikamet, bir Kapadokya gezisinin olmazsa olmazlarından yeraltı şehri görmekti. Yeraltı şehirlerinin ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmemekte olup, her gelen medeniyetin adım adım geliştirdiği tahmin edilmekte. Yeraltı şehirleri sürekli yaşanan yerler olmayıp, çeşitli tehlike durumlarında sığınak olarak kullanılan ve yaşamın sürmesi için her bir ayrıntının düşünülerek tasarlandığı (ahır, ibadethane, kilise, baca ve havalandırma sistemi...) mekanlar.
Biz göreme'ye yaklaşık 30 dakika mesafedeki Kaymaklı Yeraltı Şehri'ne geldik. Girişte yine müzekart kullandık. Kaymaklı Yeraltı Şehri'nin şu anda ziyarete açılan kısmının, tamamının %8'i olduğu söyleniyor. Zaman zaman eğilerek geçilmek gereken dar yol ve geçitleriyle, taştan sürgü kapılarıyla, doğa ve insanın uyumuyla yaratılan mimarisiyle son derece etkileyici bu oluşumun içini gezmek 40 dakika kadar sürdü.
Oradan çıktıktan sonra, yeniden göreme yönüne dönerek Paşabağı (rahipler ya da keşişler de deniyor) Vadisi'ne geldik. Özgün peribacaları ile son derece estetik olan bu vadide bol bol fotoğraf çekildikten sonra oradaki kafeteryalardan birinde müthiş lezzetli nar suyu içerek dinlendik. Buradaki peribacalarından biri ise, Aziz Simeon Şapeli ve ziyarete açık.  Bu çileci azizin yıllarını geçirdiği yeri oldukça merak etmemize rağmen, zamanımız olmadığından içine girmedik.



Yolumuzun üzerindeki Zelve Vadisi'nin de yine zamansızlıktan girişini görmekle yerinmek zorunda kaldık.
Çünkü yavaş yavaş öğleden sonra olmuştu ve biz dönüş uçuşumuzun da olduğu ve arkadaşlarımızı göreceğimiz şehir olan Kayseri'ye doğru yola çıkmalıydık.
Yol üstünde, ilk gün bulamadığımız Avanos'a uğrayıp, şehirde bir tur attık. Ne yazık ki, uzunca durup çömlek atölyelerinde toprak kap yapma deneyimine de nail olamadık.
Akşama doğru kayseri'ye vardık. Kayseri'ye varır varmaz hissettiğim, büyük bir şehre geldiğimdi. İki günde Göreme ve çevresinin o sakin güzelliğine nasıl alışmışsam, Kayseri'deki araç ve insan kalabalığı rahatsız ediverdi beni. 
Arkadaşımızla buluşup, Kayseri'nin o güzel mutfağını deneyimlemek için meşhur Kaşık-la'ya gittik. Mantı, yağda mantı, yağlama yedik afiyetle.
Kayseri'de de gezilip görülecek çok yer olduğunu biliyorduk elbette ama, sadece mutfağına ayıracak vaktimiz oldu ne yazık ki. Akşam yemeğinden sonra biraz çay ve sohbetten sonra, makus talihimiz İstanbul'a dönmek üzere, şehre 15 dk mesafede olan havaalanına gittik.
Bir hafta sonu gezisi de böylece yaşanan ve yaşanamayan güzellikleriyle sona ermiş oldu...

Salı, Ekim 27, 2015

güzel kapadokya

instagram takipçilerimin bildiği üzere hafta sonu mini bir kapadokya gezisi yaptım:)
ayrıntılarıyla anlatacağım en yakın zamanda. ama, o yazıyı yazmadan önce bu yazımda genel izlenimlerimden bahsetmek istiyorum.
kapadokya, uzun zamandır dilimde olan görmek istediğim yerlerdendi. ve fakat gidince hakkında çok da bir şey bilmeden biraz da öylesine istediğimi fark ettim. yolculuğa 5 gün kala sevgili mine tozanlıoğlu'nun instagramında bir kitap gördüm ve hemen sipariş ettim. 


kitap elime yolculuktan bir gün önce ulaştı. dolayısıyla, öncesinde çok fazla okuyamadım, ama, gezerken ilgili bölümleri okuyarak gezdim. ve gidecek herkese kesinlikle tavsiye ediyorum. okudukça ve gördükçe öğrendim ki, sadece doğal güzelliklerden, coğrafi şekillerden ibaret değil bölge. yıllarca farklı kültürlere ev sahipliği yapmış bir tarih ve kültür külliyatı adeta. her gezgine/turiste hitap edecek çeşitlilikte zenginlikle dolu bir bölge.


eğer, önceden yöre hakkında bu kadar bilgiye sahip olsaydım, çok daha fazla isterdim oraları gezip görmeyi diye düşünüyorum. 
heyhat, her şeyin bir zamanı vardı ve o zaman gelince vuku buluyordu her şey!
bu gezimizde de öncekiler gibi, epey önceden bir heves alınmış biletlerimiz vardı ve zamanı gelip çattığında şartlar aslında çok da uygun değildi ve fakat, biz biliyorduk ki, şartlar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı, ne gezdik kardı, yola çıkmak gerekti...
son zamanlarda çıkılan yollardan sonra istanbul'a dönüşlerde bana bir şeyler oluyor. bir huzursuz dönüyorum, bir isteksiz oluyorum ki sormayın. kafamda aynı soru dönüyor hep "sakinlik, rahatlık ve huzur içeren şehirler varken biz niye istanbul'da yaşıyoruz kuzum?" insanın daha az ve değerli olduğu, kimsenin birbirini itip kakmak zorunda kalmadığı bir yerde yaşama hayallerim ayyuka çıkıyor yine...


neyse güzel hayallerden güzel yaşanmışlıklara dönecek olursak, taze bilgilerimle çok kabaca bir kapadokya rehberi hazırladım sizler için. faydalı olmasını umuyorum.

*ne zaman gitmeli
dört mevsim güzel olan bölgenin en rahat gezilebilecek zamanları 1 nisan-15 mayıs ve 15 eylül-30 ekim.

*kapadokya gezisinin olmazsa olmazları
göreme açık hava müzesi
bir vadi
bir yeraltı şehri
taş evleriyle sivil mimarlık örneklerine sahip bir yerleşim
bir vadi yürüyüşü
uçhisar tepesi
çavuşin kilisesi
karşı kilise
ıhlara vadisi
güzelyurt/gelveri
ağzıkarahan kervansarayı
kayseri ve çevresi


*zaman varsa görülebilecekler
soğanlı vadisi
açıksaray
hacı bektaş veli müzesi
gümüşler manastır
niğde
balonlu gezi
şarap mahzenleri
çanak çömlek atölyeleri
halı kilim imalathaneleri
lezzet durakları


*biz cumartesi sabahtan başlayıp, pazar günü 3'e kadar mümkün olduğunca pek çok temel yeri gördük nevşehir'de. sonrasında kayseri'ye geçtik. kayseri'yi ise hiç gezmedik, bir arkadaşımız ile buluşup meşhur yağlama ve mantısından yedik kayseri'nin, o kadar.
içimde kalan öyle çok şey var ki, tekrar tekrar gitmek ve gezmek isteği duyuyorum. şimdiden "to do list"imi yaptım bile:)
-bisikletle dolaşmak
-atv ile dolaşmak
-ata binmek
-balon turu
-vadi yürüyüşü
-çömlek yapmak
-şarap mahzenlerini gezmek
-aşk vadisi
-kırşehir ya da konya gibi yakın şehirlerden birini daha görmek

*istanbul ya da herhangi bir büyük şehir gibi düşünmeyin. mesafeler kısa, araçla ulaşım çok rahat, bir günde pek çok yer görülebiliyor. bize 2 gün yetmedi elbette ama, örneğin 4 günde dolu dolu bir programla kapadokya gezisi yeterli olabilir diye düşünüyorum.

Salı, Ekim 20, 2015

farid farjad konseri

ailemle yaşarken çok dışa dönük biri değildim. aslında çocukken dışa dönükmüşüm. öyle diyorlar...
sonra orta sonda babam vefat edince, bir şeyler bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değişince, ben de değiştim biraz...
her kriz ya da travma bireylerde, ailelerde ve toplumlarda değişim yaratır. normaldir bu.
ben de dıştan içe döndüm sanırım biraz. içime ve aileme. 
lise öyle geçti. okul ve ev arasında. çok yeni insan katmadım yakınıma.
sonra üniversite. üniversite için ayrılmadım ailemin yanından. izmir'de okudum. yine okul, ev; ama bu sefer bir de kurslar eklendi. sonra öğrenci değişim programı (erasmus) ile almanya'ya gittim 5 aylığına. orada dışa döndüm epey. ancak, türkiye'ye dönünce yine aileme döndüm. arkadaşlara tercih ettim genellikle ailemle vakit geçirmeyi.
sonra istanbul'a geldim 2009'da. o zaman bir şeyler yeniden farklılaşmaya başladı bende. her ay mutlaka izmir'e gidiyordum yine; çoğunlukla ağlayarak ayrılıyordum hatta... ama burada, yeni arkadaşlar edinmek çok kolay oluverdi birden benim için. hayatımdakisevgiliinsan da buradaydı ve değişimimde onun payı çok büyük elbette. 
bakmayın şimdilerde genelde uzanarak/bilgisayar oyunu oynayarak/maç izleyerek geçiriyor akşamlarını; ama pek bir sosyaldi o zamanlar. sergiler, konserler, tiyatro oyunları, geziler, hemen hemen her akşam film geceleri... velhasıl, etkinlikten etkinliğe koştuğumuz bir dönemdi. öyle dolu dolu yaşadık.
o dolu dolu günlerde, istanbul'a gelen çok önemli konserlerden birinde bulunma fırsatım da oldu. hem de oldukça ilginç bir hikaye ile:)
11 aralık 2009 cuma akşamı, spor kıyafetlerimi giymiş, saçımı toplamış haftada 3 defa yaptığım pilatese gitmeye hazırlanıyordum. hayatımdakisevgiliinsan aradı, "yüce'yle kültür üniversitesi'nin kapısındayım, gel, farid farjad konserine bilet bulalım" dedi. konsere yarım saat vardı. "olur mu olmaz mı nasıl olur" diye düşünsem de taksiye atladım hemen. umudum yoktu aslında. tabi o zaman yeniydi ilişkimiz, tanımıyordum onu, işlerinin her zaman nasıl rast gittiğini bilmiyordum.



buluştuk üniversite kapısında, ve buluşur buluşmaz, bilet satmak isteyen bir kız yaklaştı yanımıza, hemen aldık ve bir anda konserde bulduk böylece kendimizi.
onunla sayısız unutulmaz anılarımdan biri de böylece oluşmuş oldu...


Pazar, Ekim 18, 2015

en az kaç çocuk?

önceden yazdığım üzere, eylül itibariyle bir ortaokulda görev yapmaya başladım.her gün farklı hayatlara, çeşitli yaşantılara tanıklık ediyorum...
geçtiğimiz hafta içinde bir öğrenci görüşmem vardı. görüşme sırasında 10 kardeş olduğunu öğrendim üzerinden yoksulluk akan kızcağızın...
üzüldüm duruma, kızdım ailesine...
herkesi kendi gerçekliği üzerinden anlamaya çalışıyorum, ama, bazen bu öyle zor ki... bazı durumları anlayamıyorum ne yazık ki...
hadi eski kuşakları anlıyorum; "cahillik" diyorum, "yaşam alanları genişti" diyorum, "tarım toplumu, iş gücü ihtiyacı" diyorum, "öyle bilinirdi, öyle inanılırdı, öyle yaşanırdı, çok çocuklu olmak normaldi" diyorum.
ama sene olmuş 2015, yaşadığımız yer istanbul gibi pahalı bir şehir, 2+1 iç içe apartman dairelerine sıkışmış durumdayız. 


neden 12 kişi bir evde yaşama zorluğunu tercih eder bu şartlarda insanlar? 
nasıl dur demezler? hadi 1. doğdu, 2. doğdu, 3. doğdu, 4., 5., 6., 7. ... 
10 çocuk dünyaya gelene kadar "ya acaba bu kadar kalabalık bir aile olmak nasıl olacak? tüm çocukların ve kendimizin ihtiyaçlarını karşılayabilecek miyiz?" sorusu nasıl gelmez hiç akıllarına?

Çarşamba, Ekim 14, 2015

iyi gelen müzikler


bana müzik çok yardımcı oluyor içim sıkıldığında.
radyo voyage sayesinde her gün güzel müzikler keşfediyorum.
bu şarkı da son günlerde favorilerimden.
severek dinlemeniz dileğiyle...

Cumartesi, Ekim 03, 2015

eski günler eski şarkılar

eskiden, çocukluğumda, ilk gençliğimde kaset almak diye bir şey vardı. ablamla sevdiğimiz şarkıcıların kasetlerini alırdık. sıkılana kadar döndüre döndüre aynı kasedi dinlerdik uzun süre. 
çok sevdiğimiz özel şarkıları başa alıp alıp üst üste dinlerdik dinlemesine, ama, kaset sistemi sayesinde albümdeki tüm şarkıları bilirdik. şarkı sırasıyla bilirdik çoğu zaman, a yüzü 4.şarkı gibi:)
sonra öyle mi oldu ya? bir şarkıyı beğenip onu bilgisayara indiriverme dönemi başladı. öyle olunca şarkıcıları, albümleri tanımaz oldum. sadece şarkılar kalmaya başladı aklımda, sevdiğim şarkılar, o kadar... oysa, tüm albümü bilmenin, şarkıcı ile derinlemesine tanışmanın tadı ne güzeldi.
hatırladığım kadarıyla, en son aldığım kaset, "nazan öncel- yan yana fotoğraf çektirelim"di. dolayısıyla tüm şarkılarını sözleriyle baştan sona bildiğim son albüm de o. çok da severek dinlemiştim. lise sondaydım, 2004'tü sanırım. en çok gül pansiyon'u severdim...


bugün hayatımdakisevgiliinsan'a "beyoğlu'na götür beni/ kitaplara bakalım" diyerek uyandım:)
sahaf festivaline hala gidemedim de, ondan oluyor. 
bugün de gidemedik sonuç olarak.
ama oturdum dinledim tüm albümü. beyoğlu'na torpil geçtim, 5 defa dinledim.

"beyoğlu'na götür beni
kitaplara bakalım
sokaklarda gitar çalalım
tatil için para yapalım
oturalım bir yerde
bir iki laf edelim
sinemaya gidelim sonra
karanlıkta öpüşelim

mesela acı yok, ağrı yok, sızı yok
cepte para çok
hadi gel gidelim yaraları saralım
hadi gel gidelim anıları yazalım

afrika'ya götür beni
osibisa, mandela
çöllerde dolaşalım 
develerle mesela
avrupa'ya gel benle 
uyuruz köprülerde
beatles, van gogh, don quijote
bir şarap şişesinde

bir bilet alalım trenlere binelim
çuf çuf gidelim
hadi gel gidelim,  yaraları saralım
hadi gel gidelim, acıları yazalım

kıyılara götür beni 
kıyıları yaşayalım
takalara binelim
balıkçılık yapalım
kapı kapı gezelim 
maceraysa değer
hayat acılardan geçer 
battı balık yan gider

mesela acı yok, ağrı yok, sızı yok
sözde neşe çok
hadi gel gidelim yaraları saralım
hadi gel gidelim tutuşalım yanalım"