Çarşamba, Şubat 04, 2015

oriflamebidunya.blogspot.com.tr

sevgili ablam peacelilyozge'nin yeni blogu ile tanıştırmak isterim sizleri.
bir süredir içinde yer almakta olduğu oriflame dünyası ile ilgili bir blog bu sefer.
onun sayesinde, kısa süre önce, ben de oriflame'e dahil oldum elbette :) 
hem ürünlerini hem de çalışma sistemini gayet iyi buluyorum.
ve bu doğal isveç kozmetiği dünyasına sizleri de davet ediyorum:
http://oriflamebidunya.blogspot.com.tr/2015/02/yeni-yeni-yeni.html
henüz ilk yazı; bakalım, heyecanla bekleyip göreceğiz devamını ;)


Salı, Şubat 03, 2015

finlandiya neden başarılı?

"Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, Finlandiyalı ünlü eğitimci Pasi Sahlberg’e göre, başarı büyük ölçüde okul dışındaki ortamdan kaynaklanıyor. Finlandiya, mutlu insanların, mutlu annelerin, mutlu ve sağlıklı çocukların ülkesi. Devlet, bekâr annelere, ailelere, küçük çocuklara ne kadar çok destek verirse eğitimin kalitesi de o oranda artıyor.
...
Sahlberg, başarılarının sırrını şöyle anlattı: ‘Bir yerlere gidip mükemmel öğretmenler satın alamazsınız. Okul dışı faktörlerin başarıya katkısı çok büyük. Kültür, politika, ekonomik durum okul başarısında etkili. Finlandiya’nın ekonomisi güçlü, teknolojide büyük başarılara sahip. Sosyal göstergeler de çok iyi. Kadınlar güçlü, hükümetin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Anne olmak için mükemmel bir ülke. Sağlık ve bakım hizmetleri çok iyi. Çocuk daha doğmadan sağlanan olanaklar var. BM mutluluk endeksine göre Finlandiyalılar dünyanın en mutlu insanları. Bizde iyi okullar değil, iyi sistem var. Kamu okulları çok güçlü. Herkes devlet okuluna gidiyor. Herkese eşit firsat veriliyor.'
Pasi Sahlberg’in verdiği bilgilere göre, Finlandiyalılar eğitim sistemine inanıyor ve güveniyor. Sistem, her öğrenciye geniş esneklik sağlıyor, öğrencinin önü asla kesilmiyor. Üniversitelerin öğretmenlik bölümlerine çok yüksek puanla giriliyor. Bu yıl ilkokul öğretmenliği için 8 bin 500 başvuru olmuş, 800’ü işe alınmış. Avukat olmak, ilkokul öğretmeni olmaktan daha kolay. Eşitlik arttıkça kalite yükseliyor. Türkiye’de, eşitlikten de kaliteli eğitimden de söz etmek mümkün değil."
Finlandiya neden başarılı?
* Başarılı toplum.
* İyi eğitim sistemi.
* Çok iyi öğretmenler.
* Eşitliğe odaklanmak.


Türkiye’ye 4 öneri:
* Rekabete değil işbirliğine önem verin.
* Liderliği güçlendirin, okul yöneticileri daha özerk olmalı.
* Öğrenmeyi bireyselleştirin.
* Yabancı diller öğretin.
(haberin tamamı burada)

evet! yine bir finlandiya haberi! 
bunlar, öncekiler:
http://pinkket.blogspot.com.tr/2014/09/egitim-sart-ama-nasl-bir-egitim.html
http://pinkket.blogspot.com.tr/2014/08/tum-yurtdsna-ckslarm-beyin-gucu-ile.html

"yeter ezgi! alman hayranlığından sonra şimdi de fin hayranı mı oldun?" dediğinizi duyar gibiyim:)
her şey bir anda olmadı aslında... 
üniversiteyi bitirdiğim yıl, milli eğitim bakanlığı'na bağlı kurumlarda çalışmaya başladım. ve sistemin tüm açmazlarını ayan beyan görmeye... 
aynı yıl ak zambaklar ülkesi finlandiya'yı okudum. 
sonra geçen 7 yıl içinde, katıldığım çeşitli seminerlerde, eğitimlerde; rast geldiğim araştırmalarda finlandiya eğitim sistemini duydum. 
ve nihayet, bir proje vasıtasıyla oraya gidebilme imkanı doğdu. 
iki ay sonra oradayım! 
9 gün, eğitim sektöründe aşkın bir gücü olan bu soğuk ülkeyi tanımaya çalışacağım bakalım. umarım, en azından kendi adıma, öğretici bir seyahat olur;)

Pazartesi, Şubat 02, 2015

manuş baba'nın keşfi!

blog seviyorum ben!
yazmayı, yazdıkça rahatlamayı; okumayı, yazılanlardan öğrenmeyi...
tasarımda sağda "en çok okunan yazılarım" kısmı var bildiğiniz üzere. onun benim için kıymeti şu:
insan çok dönemden geçiyor; dönemeçlerden, farklı süreçlerden... farklı hisler yaşıyor; farklı fikirler düşüyor aklına. temel karakteristik yapılarımız dışında; sürekli değişen ve dönüşen varlıklarız sonuç olarak. 
sonra, bir nedenle bir yazı, bir gün çok okunabiliyor ve blogun sağından bana göz kırpıyor. bazen, bu, unuttuğum bir yazım oluveriyor; açıp tekrar okudukça hatırladığım, o güne döndüğüm...

velhasıl, dün de gece gece gördüm ki bir yazım en çok okunanlarda. "aa bu neydi" diye bakarken, altındaki yorumda sevgili meriç ile karşılaştım. bloguna baktım bunca zaman sonra. ve bu güzel tesadüf sayesinde manuş baba ile tanıştım. dinledim dinledim dinledim... 
nazan öncel dinleyerek geçmiş hafiften bohem, azıcık entel özentisi ve elbette hüzünlü bir ergenliğim var benim. nazan öncel, kutsallarımdan bu anlamda. onun bir şarkısını başkasından sevebileceğime ihtimal vermezdim; ama, allahım etkisinden çıkamıyorum  geceden beri...
dinleyin, bana hak verecekseniz...





Pazar, Şubat 01, 2015

erkek güzeli


"gözlerim gözlerine kitlenir
doyamam seyretmelere seni
özlerim, birkaç saat fazla gelir
yağızım, yiğidim, erkek güzelim

gel de eğ, eğ şu asi başını
kaçırma gel şu olgun yaşını
anladım korkunu, telaşını
görünce çakmak çakmak yeşillerini

seni pamuklara sarmalar sararım
ne bedel isterim ne hesap sorarım
ne sitemle güzel kalbini yorarım
sakınma tatlı dillerini

ben yazdım ben bozdum
kaç sevdayı gezdim
aşkın aslını sezdim
hadi gel al, sonuna kadar!"

Perşembe, Ocak 29, 2015

miro, sarıyer, rakı ve dostluk

şehr-i istanbul'a gelen önemli sergileri kaçırmamaya özen gösteriyorum. dün de şubata kadar devam edeceğini bildiğim miro sergisine gittim koştur koştur. meğer 8 marta kadar uzatılmış.
neyse güzel bir istanbul akşamında istanbul'un en sevdiğim semtlerinde yürüme fırsatım oldu böylelikle. hem de çok yakınlarımdan sevgi'yle...

sakıp sabancı müzesi'nin bahçesinden adımımı atar atmaz; her gelişimde hissettiğim o tanıdık huzuru hissettim yine. ve şaşırdım kendime "böyle güzel bir yere niye daha sık gelmiyorum ki ben?!" sergi gezmek için olmasına da gerek yok aslında; o bahçede oturmak, kitap okumak için bile olsa daha sık gelmeye söz verdim kendime.




serginin tam adı; Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar. 
miro'ya sıradan vatandaş olarak benim yorumum, çizgi film tadında, canlı renkli ve biraz soyut resimlerinin, sıradışı heykellerinin görülmeye, üzerinde düşünmeye, anlamaya çalışmaya değer olduğu... 
sergi çıkışında demet akbağ ile karşılaşmak da günün sürprizi oldu;) sonra, rumelihisarı yönüne yürüdük. yağmur sonrası şehir öyle güzeldi ki! deniz, fatih sultan mehmet köprüsü, ışıklar, görüntüler, hisar... 


birlikte geçirilmiş bir ergenlik, ilk gençlik ve yetişkinliğe geçişten sonra 30'a merdiven dayamış iki dosttuk... 
"olmak" üzerine düşündüğümüz zamanlardayız şimdilerde... olduk mu biz, olabildik mi kaygıları... bu kaygılardan sıkılmak sonra, düzgün ve kontrollü olmaktan yorulmak, aysel gürel'e bağlamak için 50 yaşı beklememe arzusu...
mesela bir kere bile hesabı ve eve dönüşü düşünmeden, canımızın çektiği saatte canımızın istediği bir mekana oturup demlenememek... hep bir sonraki adımı da hesaplamak...
bunları konuştukça konuştukça, karşımıza ilk çıkan salaş balıkçıya atıverdik kendimizi sonunda; çapa restaurant. hafta içi  hafta içi olmaz ama, iki tek attık yine de. bilirsiniz "bira işetir/ rakı söyletir" :) konuştukça konuştuk, coştuk da coştuk biz de.
kendiliğindenlik ve akışa bırakmak gibisi yok, anladık yine.

Çarşamba, Ocak 28, 2015

istanbul bugün yorgun üzgün ve yaşlanmış...

mevsim sonbahar değilse de, sonbaharı anımsatan bu yağmurlu güne çok sevdiğim teoman şarkısı yaraşır;)




"istanbul bugün yorgun
üzgün ve yaşlanmış..."

Cumartesi, Ocak 17, 2015

bir şeyler eksik

mutluyum; hem de çok.
sevdiğim insanla aynı evdeyim. dostlarım ve ailem var. sağlıklıyız. sevdiğim bir işim var. elimizden geldiğince sevdiğimiz şeyleri yaparak yaşıyoruz. ve "esas istediğimiz"  hayatın hayalini kurup onun için çalışıyoruz, geleceği günü sabır ve umutla beliyoruz.
sıkıntı yok yani...
ve fakat ara ara beni yoklayan "yetersizlik" hissim var. kendimi hayal kırıklığına uğratmış olduğumu düşünüyorum zaman zaman... 

çok yönlü bir insan olmayı önemsedim hep. ve sandım ki; ben, çok okuyan, çok film ve oyun izleyen, çok sergi gezen, sık seyahat eden, farklı şehir ve ülkeleri gezen, sonra efendime söyleyim, bir spor ve sanat dalında başarılı biri olacağım. tango bileceğim, ata bineceğim, dalacağım, fransızca ve almanca konuşabileceğim, resim ve heykel yapabileceğim, akordeon çalabileceğim...
gel gör ki; ben, benim işte. bugünkü ben olabildim sadece... 
bilmem; beklentilerim mi aşırıydı, ben mi az'dım...

Cuma, Ocak 16, 2015

ocak ayı filmleri

yılın ve ayın ilk filmi bi küçük eylül meselesi olmuştu. sonrakilerse şöyle:

*hackiko: aslı japon yapımı olan filmin 2009 amerika yapımını izledik biz. güzel, sıcak ve ilginç bir gerçek hikaye. merak edenler  buraya bakabilir.


*the fantastic flying books of mr. morris lessmore: kim bilir

 ne zaman nereden duyup da merak ettiysem not etmişim 

kendime. 15 dakikalık kısa bir animasyon. çok keyifli, çok 

sempatik.



*the little miss sunshine: allahım neresinden başlasam, nasıl

 anlatsam! bazı şeylerin zamanı vardır... yıllardır bu filmi

 bir şekilde izleyememiş olmam ve izler izlemez en sevdiğim

 10 film arasına girivermesi! hüzün/ komedi dengesi, o

 sıcaklık, başroldeki küçük kızın doğallığı, şahaneliği... ne

 desem az kalacak film hakkında. izleyin; izletin!!!





*mucize: türk sinemasını destekleme arzum, güneşi

 gördüm'ü pek çok açıdan beğenmiş olmamın verdiği umut

 ile izledim filmi. ne yazık ki; kırsalın doğasındaki güzel 

görüntüler dışında hiç keyif almadığım ve çok zayıf

bulduğum bir film oldu. kabak tadı veren klişe diyaloglar, 

karikatürize tipler şive komedisi çabaları... ve fakat, her 

şey bir yana, aziz karakterini oynayan mert turak

gerçekten çok iyi iş çıkarmış.




*the royal tenenbaums: darjeling limited ile tanışmış çok

 zeki bulmuştum wes anderson'ı. sonra moonrise kingdom

 ile hayranlığım perçinlendi. the grand budapest hotel ile

 daha da sevdim derken; 2001 yapımı bu eski filmini çok çok

 sevmedim. yine değişik, yaratıcı, absürd ve eğlenceli; ama 

çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.



Cumartesi, Ocak 10, 2015

kimse bilmez- hayyam

aliağa'da yaşarken, ablamla en büyük keyiflerimizden biri, tatil günlerinde trenle karşıyaka'ya gitmekti. şimdiki izban, trendi o zaman. bir sabah bir akşam seferi vardı. sabahın köründe gider, akşama kadar gezer, aliağa'ya dönerdik akşam. 
karşıyaka'da en sevdiğim yer, şüphesiz, d&r'dı. karşıyaka iskelenin üzerinde deniz manzaralı dev bir kitapçı düşünün! sadece kitap da değil; cd, kaset, oyuncak, kırtasiye, ıvır zıvır, kafeterya... ve hatta bir de sinema salonu vardı! saatlerce gezerdik orada. kocaman bir dünyaydı bizim için. kasetlere, cd'lere bakar, dikkatimizi çeken yeni bir albümü alırdık.
2001'de karşıyaka'ya taşındık sonra. bir süre sonra d&r kapandı, yerine banka oldu bir dönem, bir dönem mobilyacı oldu... oysa çok büyük bir değerdi karşıyaka için...
velhasıl, oradan aldığım kasetlerden biri "kent ozanları1". 1998'de çıkan derleme bir albüm. o dönem hangi şarkıcıları tanıyordum bilmiyorum; belki sadece teoman, umay umay... gerisini o albümde tanımış olabilirim.


çok kıymetli, çok çok güzel bir albümdü. her bir şarkı ayrı bir tattı. ama, en çok "kimse bilmez"i sevmiştim. mehmet güreli'nin o soft, hüzünlü sesinden, başa sara sara defalarca dinlediğimi hatırlıyorum. hayyam'ı bilir miydim o zamanlar, sanmam...


sonra bir diğer çok değerli albüm çıktı 2001'de; zuhal olcay'ın "başucu şarkıları" derlemesi. yine her biri birbirinden güzel 11 şarkı vardı, biri de "kimse bilmez" idi. zuhal olcay da çok güzel seslendirmişti.


2006'da başarılı soundtrackiyle "hatırla sevgili" dizisi başladı. dizinin müzikleri arasında mehmet güreli- kimse bilmez de vardı. o dönem epey meşhur oldu bu şarkı.
ve gelelim günümüze... bir süredir çok severek dinlediğim rehber grubu da biraz farklı bir yorum katarak söylemiş bu güzel şarkıyı. başta sevemedim; ne de olsa çok sevdiklerim konusunda tutucuyumdur biraz; değişimden hoşlanmam. ama sonra, dinledikçe, bu versiyon da hoşuma gitti. bakalım siz beğenecek misiniz?





Çarşamba, Ocak 07, 2015

başarısız boktan bir kış geçirdik

ilk haftasını devirmiş bulunduğumuz yeni yılın pek de hoş geldiğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki...
ilk iki gün yattım zaten yılbaşından mütevellit baş ağrımı atmak için.
hafta sonu geldi geçti sonra.
pazartesi günü çok severek takip ettiğim, yaşam enerjisine hayran olduğum blogger benokız'a lenfoma teşhisi konduğunu öğrendim... ki kendisi babamı alan hastalık olduğundan alt üst eder beni her duyuşumda... ağladım ağladım, dualar ettim, ediyorum... inanıyorum ki o gencecik biri ve henüz çok başında hastalık; bu nedenle atlatacak!

ertesi gün instagramda çok severek takip ettiğim, otizmli çocuğu olan bir annenin, aslında iş dolayısıyla tanıdığım biri olduğunu fark ettim... sızım sızım oldu içim... bazen duyarlılığımı kaybediyorum, farklı gelişenle çalışmak "iş" olunca böyle oluyor bazen... insani yanım olması gerektiği kadar olamıyor bazı zamanlar... oysa bu kadar açık, yalın ve yoğun yaşıyor her biri her gün. ama bazen ben hak ettikleri kadar ilgili, özenli olamıyorum galiba... suçlu hissettim kendimi...
akşamına bomba patladı sultanahmet'te. bir polis hayatını kaybetti...
bugünse, önce fransa'da bir mizah dergisinin bombalandığı haberini aldım... dini terör... ilcemizdeki bir öğrencinin babasının kendini astığı ve durumun çocuktan saklandığı haberini aldım sonra... (evet çok zor cocuklara ölümü anlatmak, ama saklamak nedir hiç anlayamıyorum ben...)
sonra babaannemin vefat ettiği haberini aldım... babamı kaybettikten sonraki 15 yıl içinde yavaş yavaş zayıfladı ilişkilerimiz babaannemle... uzakta olmak çok garip... gidememek, orada olamamak... cenaze kalkarken, gömülürken... 89 yaşında çok acılar görmüş, çok uzun zamandır da epey hasta olan biriydi ve "beklenen" bir ölümdü... "allah rahmet eylesin" diyebiliyorum sadece... 
her ölümde, en çok da kendi ölümüyle yüzleşiyor aslında insan... kendi ölümlülüğüyle... "bana ne olacak"la... yaşamı, sonunu, anlamı düşünmekle baş başa kalıyor biraz... o nedenle dengelerimiz alt üst oluyor, sarsılıyoruz...

şahbaz'ın harikulade yılı'nı hatırladım yazarken... kitabı okumayanınız var mı sahi?
yazıya ve gündeme yaraşan şiir de turgut uyar'dan gelsin:

"yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin

karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman

geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı

sevgilim senin ellerin bir keçi sever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlanmaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur

bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi
sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bi süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda her zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi

bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak süner gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan karsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler."