sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ağustos 29, 2019

Geçmişe Özlemden Vazgeçmeyen Kaç Kişiyiz?

Sinema ya da film izlemek eski tadı vermiyor sanki, sizde de öyle mi?
Hayatımdakisevgiliinsan diyor ki, yeterince iyi film izleyip doymuşuz:) Bilmem, olabilir mi?
Lisenin son yılları ve üniversitede sinemayı bir sanat olarak keşfetmek, anlamak, araştırmak ne güzeldi.
Kubrick, Tarantino, Hitchcock, Martin Scorsese, Woody Allen, Lars Von Trier, Roman Polanski, David Lynch, Brian De Palma,  David Fincher, Guillermo del Toro, Kustirica... Külliyatı tamamlamaya çalışmak buldukça. Soundtrack'leri de bulmaya çalışmak, film hakkında okumak, tartışmak...
Kaynak ne azdı. Şimdi netflix vs pek çok kaynak önümüzde serili, bakıp bakıp beğenmiyor, bir şey izlemeden kapatıyoruz her akşam.
Belki de kültleri izlemeli yeniden, 10-15 yıl geçmiş üzerinden çoğunun... Taxi Driver, Pulp Fiction, Clockwork Orange...
Pulp Fiction'ın harika müziğini dinleyelim ya da en azından;)





Cuma, Mayıs 11, 2018

2018 Nisan Ayı Kitaplar (1) ve Filmler (3)

Bol gezmeli, az okumalı bir aydı
Tek kitap bitirebildim bu ay.

Kafka'nın Babaya Mektup'unu...
Kafka'yı üniversite öğrenciliği yıllarımda kült eseri "Dönüşüm" ile tanımış ve çok sevmiştim. Sonrasında, bilmem neden, devamı gelmedi. Yakın zamanda öğretmenler odası kütüphanemizde görünce Babaya Mektup'u, eve getirdim ve soluksuzca okudum. Dönüşüm'ü de tekrar okumayı istiyorum; zira 10-12 yılda epey değişiyor idrakı insanın...
Yine vefatından sonra yayınlanan eserlerinden biri olan Babaya Mektup için hep "Diğer eserlerini anlamak için önce bu okunmalı" denildiğini duyardım. Okuyunca hak verdim. Zira Kafka, babasına yazdığı bu uzun mektupta, çocukluğundan yetişkinliğine değin, babası ile ilişkisindeki zorlanmalarını, babasının kendisine uyguladığı psikolojik şiddeti ve nasıl hırpalanıp, değersiz (adeta bir "böcek" gibi) hissettiğini anlatıyor...
Henüz pedagoji, çocuk psikolojisi gibi kavramların söz konusu bile olmadığı yıllarda, bir çocuğun ebeveyninden beklentisini ve ebeveyn nasıl davranırsa çocuğun neler hissedebileceğini acı biçimde bizzat deneyimleyerek öğrenmiş ve mektubunda anlatmış Kafka...
Şiddetle önerdiğim kısacık bir şaheser.









Filmlere gelince. 3 film ile katmışım heybeme bu ay.

Evil
İnstagramda zevkine güvendiğim kişilerce önerildiğine tanık olunca ve puanı da oldukça yüksek olunca izlemek istedim filmi. İsveç- Danimarka orta yapımı olan film, kötülüğün ve zorbalığın evrensel olduğunu gözler önüne seren kaliteli bir yapım. Dram ve psikolojik gerilim türü sevenlere önerilebilir.



Sarmaşık
Sarmaşık'ı iki yıl önce izlemiş ve hayran olmuştum. Annem ve ablam bizdeyken, onların da bu müthiş filmi izleme zevkini tatmaları için bir defa da onlarla izledim. Yine aynı tadı alarak... Sinemanın bir sanat olduğunu iliklerime kadar hissederek..


Kelebekler
Aslında Blu tv'den Sarmaşık'ı seçmemizin bir nedeni de bir sonraki gün için Kelebekler'i izleme planımızın olmasıydı. Yeni filmini görmeden önce, bir önceki filmiyle tanımalarını istedim Tolga Karaçelik'i... Çok az salonda oynayan film, ne şans ki Beylikdüzü Migros'ta da oynuyordu. 
Kelebekler, Sarmaşık kadar çarpıcı ve etkileyici gelmedi açıkçası bana. 
Ama "aile olmak" üzerine epey düşündürttü... Aile, hem müthiş bir destek yaşamda; ve fakat zaman zaman yük aynı zamanda... Kısıtlayan, özgür bırakmayan, birey olmaya izin vermeyen...
Nasıl, ne kadar olmalı bağlılık???
Film dramatikliğinin yanı sıra yer yer absürd sahnelere yer veren bir kara komedi havasında...
Fragmanda da yer alan tavuk sahnesi ve pavyon sahnesi çok iyiydi gerçekten de, bir de "gidelim buralardan" sahnesi var ki, 90'larda çocuk/ergen olmuş herkes çok sevecektir eminim...
"Artık hissettiğimi hissettiğim anda söylemek istiyorum" diyor ya bir de filmde Suzan, hangimiz istemiyoruz ki be Suzan?



Cumartesi, Mart 03, 2018

2018 Şubat Ayı Filmler (4) ve Kitaplar (4) , 4 Farklı Dizi

Kısacık şubat ayının okuma-izleme bilançosu nasılmış bir bakalım.
3'ü Türk sinemasından olmak üzere, 4 film izlemişim bu ay:

Limonata
Ali Atay'ın bu ay vizyona giren ikinci filmini izlemeden önce, ilk filmini izlemek iyi olur diye düşündüm. Bir akşam evde izledik. Keyifle izlenen ve orijinal bir yol filmi. İlk kez bu film ile tanıdığım Ertan Saban'ın oyunculuğunu çok başarılı buldum.


Ölümlü Dünya
Limonata'yı izledikten sonra Ölümlü Dünya'ya gittim sinemada. Pek eğlendim ben. Tüm eksiklerine rağmen, heyecanlı ve keyifli bir kara komedi olmuş.
Bir de şöyle düşünüyorum. Her filmden çok şey beklememek gerek, iki saat seni alıp başka bir dünyaya götürsün; eğlendirsin/ güldürsün/ düşündürtsün/ ağlatsın... Tamam işte. Daha ne olacak ki?


Cebimdeki Yabancı
Zor bir iş gününün ardından kafa dağıtmak için bu filme girdim sinemada. Bol diyaloglu, tek bir mekanda geçen, 7 kişilik bir film. İtalyan bir filmin Serra Yılmaz yönetmenliğinde yeniden yapımı. Aynı zamanda Plan Be'de tiyatro oyunu da (Mutluyduk Belki Bugüne Kadar) oynuyor. Cep telefonlarımızın içinde tüm hayatımızı ve özelimizi taşıdığımız ve en yakınlarımızdan bile neleri sakladığımızı konu ediniyor film. Baştan sona tempo düşmüyor ve keyifle izleniyor. Tüm oyuncular son derece başarılıydı. Gayet güzel bir film olmuş bence.


Mucize- Wonder
Geçen sene okuyup çok etkilendiğim ve tüm çocuklara okutma arzusu duyduğum mucize kitabı nın filmini gördüğümde çok heyecanlanmış ve izlemeyi çok istemiştim ama vizyonda kısa kaldığından ayarlayıp da izleyememiştim. Evde izlemeyi denemiştim sonra, ama alt yazısını bulamıyordum. Nihayet ayın son günlerinde aklıma geldi tekrardan bu film ve "bir defa daha şansımı deneyeyim" dedim. Nihayet alt yazılı halini bulabildim internette.
Bilirsiniz, kitap uyarlamaları genelde yetersiz ve zayıf kalır; ama, bu film çok güzeldi. Kitaptaki duyguyu seyirciye geçirmeyi başarmıştı. Çok keyif alarak izledim ve mutlaka izleyin derim!!!


Bu ay evde bol bol dizi izlemişiz hayatımdakisevgiliinsan ile:

Black Mirror- 2.sezon-1. bölüm
The National Anthem, Fifteen Million Merits, The Entire History of You isimli 3 bölümden oluşan birinci sezonu, üç bölümü de epey aralıklarla da olsa izleyerek tamamlamıştık. Her biri de çok etkileyiciydi.
İkinci sezona devam edelim dedik ve Be Right Back ismindeki ilk bölümünü izledik (kaldı 3 bölüm). Yine son derece düşündüren, sorgulatan ve geren bir bölümdü.


Fi- Çi 8-9
Sonlandırılma kararı alınan Çi'nin 8 ve 9. bölümlerini yayınlanır yayınlanmaz izledim. 8.bölüm tüm bölümler arasında belki de en iyisiydi. Çok güzeldi. Ancak 9.bölüm sona yaklaşırken hızlandırma telaşı hissettirdi bana, çok sevemedim.


This Is Us- 1.sezon-1-5. bölüm
Bir de yeni bir diziye başladık bu ay. Beğenilerine güvendiğim sosyal medya hesaplarında pek övüldüğüne tanık olduğum This Is Us merak uyandırmıştı bende de. Şu an ikinci sezonun 15. bölümünde (18 bölüme tamamlanacak). İlk sezon da 18 bölüm. 5 bölüm izledik biz. İlk bölüm çok hoşuma gitti. Sıcak ve hüzünlü aile hikayelerini, aile ilişkilerini konu alan filmleri izlemeyi her zaman severim. Sonraki bölümlerde, serim-düğüm-çözümün çok hızlı olması beğenimi biraz azalttı. Eh, bu Amerikalılar hız seviyor, yapacak bir şey yok, hemen çözülsün istiyorlar en ağır sorunlar bile.
Kolay ve keyifle izlenen bir dizi sonuç olarak. Devam edeceğiz gibi görünüyor.


7 Yüz-7. bölüm
Uyku tutmadığı bir akşam, bir şey izleyeyim ki uykum gelsin diye bilgisayar başına oturup Blu TV'yi açınca, 7 Yüz dizisinin sadece son bölümünün kaldığını fark ettim ve "eksik kalmış işler zihni yorar" bilgisi ile diziyi tamamlamaya karar verdim;) Biyolojik Saat isimli bu bölümde aniden baba olmaya karar veren bir eski çapkının hikayesini izliyoruz. Güzel bir bölümdü. Biyolojik saat baskısını yavaştan hissetmeye başlarken; aslolanın çocuk değil, aşk, sevgi ve mutluluk olduğunu bir kez daha anımsamış oldum...


Gelelim kitaplara... 2'si çocuk kitabı olmak üzere 4 kitap okumuşum:

Babam Süt Peşinde
Çalıştığım okulda Neil Gaiman çok seven 5. sınıf bir öğrencimin okumamı isteyip ödünç vermesi üzerine okudum:) Hep merak ettiğim bir yazardı, tanışmış oldum. Bir gece uyumadan önce okuyup bitireyim dedim; bir anda kendimi deniz kızları, vampirler, dinozorlar, uzaylılar, yanardağlar arasında bir hikayede buldum:)
Bu kitabı benim için elbette fazla çocuksuydu; ama yetişkinlere de hitap eden fantastik kitaplarından okumak isterim. Hatta varsa öneriniz alırım;)


Ben Bir Hayaletim
Bu kitap bana instagramda bir çekilişten hediye geldi. Kitap çekilişlerinde çok şanslıyım, bu 4. hediye  kitap kazanışım:)
Otizmli bir küçük kızın kendi ağzından hikayesini dinliyoruz bu kitapta. Severek okudum ben, çocukların da severek okuyacağını ve farkındalık kazanmalarında etkili olacağını düşünüyorum.



Beni Ödülle Cezalandırma

Bu ay okuduğum tek mesleki kitap.
Okulumuzda bir proje yaptık ve bu proje kapsamında öğretmenler odasında bir kütüphane oluşturduk. Kendi bağışlarımız ile kendi oluşturduğumuz listedeki kitapları aldık. Bu kütüphaneden okumak istediğim ilk kitap, çıktığından beri merak ettiğim Beni Ödülle Cezalandırma oldu. Araştırmalara dayalı verilerin paylaşıldığı kitabın ilk bölümünde ödülün neden işe yaramayan ve çocuklara zarar veren bir eğitim yaklaşımı olduğu anlatılıyor ve ikinci bölümde de çocuk eğitiminde kullanabileceğimiz, çocukların gelişimini ve öğrenmelerini destekleyen yaklaşımlardan bahsediliyor. Tüm anne baba ve öğretmenlerin okumasını istediğim bir kitap. Ben çok şey öğrendim, unuttuklarımı hatırladım...



Huzursuzluk
Yine öğretmenler odası kitaplığımızdan, bu sefer mesleki değil de kurgu bölümünden okuduğum bir kitap.
Zülfü Livaneli kitaplarını severim. Hem çok akıcıdır hem de hep yeni bir şeyler öğretir insana. Favorim Serenad'dır.
Bu kitabında da Mardin ve Ezidilik hakkında pek çok şey öğrenirken, çok acılı bir hikayeye tanıklık ediyoruz. Kitapta da geçtiği gibi, hüzün ve bu coğrafya bir bütün olmuş durumda... Nereyi kazsan acı fışkırıyor...


Çok kolay okunan, etkileyici bir kısa roman. Sevenlerine tavsiye olunur efendim.

Pazar, Aralık 03, 2017

2017 kasım ayı filmler (3) ve kitaplar (3) , 3 bölüm de dizi (fi-çi)

Kasım ayında üç film izledim. Her üçü de Türk filmi. 
İlki;
İşe Yarar Bir Şey
Başka Sinema kapsamında şehrin pek az salonunda gösterime giren film, keyifli akan hoş tat bırakan bir hikayeydi. Kadın filmiydi biraz, biraz yol filmiydi. Yaşama dair pek çok şey söyledi. Keyifle izlendi. Tren yolculuğu arzumu perçinledi;)


Yol Ayrımı
Çoğumuz gibi, çekildiğini duyduğumdan beri izlemek için sabırsızlandığım bir filmdi. Yavuz Turgul ile Şener Şen bir araya gelince ortaya neler çıktığını hepimiz biliyoruz zira!
İlk haftasında izledim filmi. Çok özgün bir senaryo olmasa da, etki bırakan güçlü bir film. 
İlk sahnelerde iş odaklı, insaniyetten yoksun bir karakter olarak resmedilen Mazhar Kozanlı'nın trafik kazası geçirdiği sahne ile birlikte -filmin isminin de verdiği ipucu ile- bir dönüşüm geçireceğini tahmin edebiliyorsunuz.
Bu dönüşümü sevdim. Gerçek olamayacak kadar keskin olsa da sevdim. 
Son yıllarda "para, sahip olma, gelecek kaygısı, biriktirme" nedeniyle hayatın geçip gittiği üzerine çok fazla düşünüyoruz hayatımdakisevgiliinsan ile birlikte. Hatta, tüm bu dayatmaların hayatımızda yer kaplamayacağı bir yaşam biçimi hayali kuruyoruz son 1 yıldır ve biraz da bu şekilde katlanıyoruz İstanbul'daki koşturmacalı, stresli yaşamımıza... 
Bu anlamda, çok fazla kendimizi bulduk karakterin dönüşümünden sonraki halinde...
Filmde en sevdiğim ayrıntılardan biri de "Pardayanlar"ın geçmesi oldu. Kitap çantamdaydı filmi izlerken ve film arasında bitirmiştim elimdeki cildi. Pek bilinmeyen bu kitap ile karşılaşmak hoşuma gitti elbette.


Ağır Roman
Şu yazımda bahsettiğim üzere, bir gün sinemada izlediğim ilk film geldi aklıma. Oturup izledim bir defa daha. Ağır Roman, zamanının ötesinde, son derece cesur ve hüzünlü bir hikaye. Türk sinemasının önemli yapıtlarından. İzlememiş olan varsa mutlaka seyretmeli bence.




Çi (Dizi)
9 kasım'da Fi'nin devamı olarak Çi başladı ve bu ay yayınlanan 3 bölümünü de izledim. Özlemişim... Her bir bölümü keyifle izledim.



Bu ay okuduğum kitap sayısı üç.

Pardayanlar 2-3
İkisi, varlığından geçen ay haberdar olduğum Pardayanlar serisinin 2. ve 3. ciltleri. Arkadaşımdan ödünç aldığım kadarını bitirmiş oldum böylece. 
İkinci cilt, tıpkı ilki gibi son derece sürükleyici olsa da, üçüncü ciltte ilk 100 sayfada biraz adaptasyon sorunu yaşadığımı söyleyebilirim. Çünkü, bir anda çok yıl geçerek devam etmiş üçüncü cilt, ve ilk iki ciltteki karakterlerin yerine yeni yeni pek çok karakter gelmiş. Onlara alışmak biraz zamanımı aldı, ama bir miktar okuyunca, yine sürükleyici biçimde devam etti.
Şimdi kaldı geriye 7 cilt:)
"İnsanlar ikiye ayrılır. Paradayanlar'ı okuyanlar ve okumayanlar" dediği gibi pek çok kimsenin; ilk gençliğimde rastlaşamamış olsam da, yetişkin yaşımda da olsa tanımış olmaktan çok memnunum bu şovalyeyi;)


Momo 
Bu ay okuduğum çocuk kitabı Momo. Aslında Momo bir çocuk kitabı mı emin değilim.
Uzun zamandır okumak istiyordum. Nihayet edindim ve 2 günde elimden bırakamayarak okudum.
3 bölümden oluşuyor kitap. İlki giriş bölümü, pek anlayamıyorsunuz başta. Ama ikinci bölümden itibaren olaylar öyle bir gelişiyor ki, sürekli bir merak duygusu ile okumak istiyorsunuz.
Yüzüme yüzüme çarptı taaa 1970'lerde yazılmış kitap modern hayat ve medenileşmenin insana kayebttirdiklerini...
Okumayan kalmasın istiyorum Momo'yu! Hem kendiniz okuyun hem çevrenizdeki çocuklara okutun olur mu:)


Pazar, Kasım 26, 2017

İlk Sinema Deneyimim

1996 ya da 97'de bir açık hava tiyatrosu yapılmıştı Aliağa'da. İlkokul son yıllarındaydım.
Belediye tiyatrosunun (ALBET) temsilleri ve film gösterimleri oluyordu yaz akşamlarında. Küçük, sakin ilçemiz için büyük yenilikti.
Oyunlardan "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz"ı izlemiş, pek beğenmiştim.
Sinema gösterimlerinde ise, vizyondaki filmler mi geliyordu bilmiyorum; zaten öyle her cuma da değişmiyordu. Yaz boyu 2-3 film gösteriliyordu sanki.
İlk sinema deneyimim de buradaydı. Ya Bebek Firarda ya da Sevimli Hayalet Casper. Hangisini daha önce izledim hatırlamıyorum maalesef. Jurassic Park da gelmişti ama beni ona götürmemişti ailem korku film sanıp. 
Ama Ağır Roman'ı izlemiştim mesela... Oysa o yaş çocuğu için hiç uygun değildi elbette. Neyse ki o zamanlar çocukların da yetişkinlerin de psikolojileri bu kadar çabuk "bozulmuyordu"...
(3-5 yıl sonra Metin Kaçan'ın kalemi ile tanışacaktım Fındık Sekiz ile, Ağır Roman'ı bir defa daha izleyecektim...)
Sonra ortaokullu oldum. İlçemize tren geldi o sene. Hafta sonları arkadaşlarımla ve/ya ablamla Karşıyaka'ya gitmeye başladım trenle. Bir sabah bir de akşam vardı tren. Bütün bir günü Karşıyaka'yı gezerek geçirirdik. O günlerde KSK iskelesinin üstündeki D&R'da gittim pek çok defa sinemaya. 
Sonra Aliağa'da Petkim'deki kültür merkezine cuma-cumartesi-pazar akşamları gösterilmek üzere her hafta farklı bir film gelmeye başladı. Her cuma akşamı sınıfça giderdik o filmlere. Ne hoştu be...

Aslına bakarsanız, tüm bu 20 yıllık anılarımın canlanma nedeni, 2 gündür dilime takılan "Bir Vurgun Bu Sevda" şarkısı. Demet Sağıroğlu'nu pek severdim. Ağır Roman'da geçen bu şarkıyı da 20 yıldır severim... Ve fakat, bir anda nereden düştüyse aklıma... 
Her ne ise, keyifli dinlemeler efem;)



Salı, Ağustos 09, 2016

2016 temmuz ayı filmler (7)

malumunuz öğretmenlerin 2 ay yaz tatili var. iyi değerlendirmek gerek, öyle değil mi? tüm günün kendine ait olduğu, istediğin gibi planlayabileceğin 60gün! ama, bu sene hedefler koymadım, şu kadar kitap bu kadar bilmem ne diye... kendimi artık daha rahat bırakıyorum açıkçası...
temmuz ayının ilk haftası bayramla geçti, sonra 3 hafta istanbul'da, evimdeydim ve epey film izleme fırsatım oldu. başka da pek bir şey yapmadım zaten. arada havuza inip biraz yüzdüm, arada arkadaşlarımla görüştüm, biraz evle ilgilendim, bazen de koştum (evet, koşmaya başlıyorum:)).

youth/ gençlik
bayramdan sonra, ayağımın tozuyla geldiğim istanbul'da hemen kendimi istiklal'e attım. yazın daha rahat dolaşılabiliyor, zira, boğucu kalabalığı olmuyor.
ama, istiklal'e gitmemin asıl sebebi bu değildi. beyoğlu ve pera sinemalarının da kapanacağı söylentileri üzerine onlara destek olmaktı. hem de bu vesileyle "başka sinema" kapsamında iyi film izleyebilmekti.
velhasıl, böylelikle izledim youth'u. salonda tektim önce, tam film başlayacakken bir kadın daha geldi, tekti, iki bilet vardı, görevli "biri daha geliyor mu?" diye sordu, "yok, destek için" dedi kadın...
böyle güzel başladı film. görsel ve işitsel bakımdan ruhu doyuran bir seyirdi.


me before you/ senden önce ben
romantik komediler pek tercihim olmasa da, bu film hakkında epey övgü okuyunca merak edip evde izledim. konu çok orijinal olmasa da işlenişi bakımından başarılı buldum. oyuncular da son derece doğal olunca keyifle izledim filmi.
evde film izlemenin en iyi yanlarından biri, kendini sıkmadan rahatça hüngür hüngür ağlayabilmek değil mi sizce de;)


meryem
daha önce dikkatimi çekmeyen bir türk filmiydi. televizyonda denk gelince izledim. izleyince, daha önce neden dikkatimi çekmediğini anladım...


me earl and the dying girl/ ben earl ve ölen kız
"coming of age" filmlerini pek seven eşimin bilgisayarındaki filmler arasında bulup izledim. sayesinde yıllar içinde ben de sevdim artık bu tarz filmleri. dozunda komedi ve dozunda dram içeren bu film bende hoş tatlar bıraktı.


beasts of the southern wild/ düşler diyarı
bazen öyle olur. bir filmi, bir kitabı ilk duyduğunuz andan itibaren görmek, okumak istersiniz. ama bir türlü olmaz. 
4 yıldır izlemek istediğim bir filmdi. nihayet izleyebildim. beklediğime değdi... ama yetmedi, tekrar tekrar izleyeceğim!
sinemanın sanat olduğunu hissettiren filmlerden alınan haz bambaşka...
anlatılmamış bir coğrafya, anlatılmamış bir hikaye. 
pek çok metafor, küçük bir çocuğun büyüyüşü...
çok çok iyiydi!


the big short/ büyük açık
pek çok yerde övüldüğüne rastlayınca merak ettim filmi. sağlam oyuncu kadrosu da etkili oldu tabi.
ancak -belki de hiç anlamadığım finans/emlak alanı ile ilgili olduğundan- çok anlamayarak izledim.



mustang
çok büyük beklentim vardı bu filmden. başka sinema kapsamında izleyemedim bir türlü. baktım olmayacak, evde izledim sonunda. büyük hayal kırıklığı oldu.
baya baya kötüydü. 
"ne varsa koyalım" mantığıyla yapılmış filmlerden hiç hazzetmiyorum zaten...
ayrıca "kadın meselesi" bu değil yahu! 
bir filmi beğenmek için öncelikle doğal olmalı bence, yani geçebilmeli seyirciye. ancak bu film, gerçekçilikten çok uzak. 

sahne sahne ayrıntılı yazamayacağım, ama, bu toprakları az biraz tanıyan biri filmdeki yapaylığı hissedecektir...


Pazartesi, Şubat 01, 2016

2016- ocak ayı filmler (6)

ocak ayı verimli geçen, dolu dolu yaşanmaya çalışılan aylardandır. motive olunur, yeni başlangıçlar arzulanır.
bizde de öyle oldu. malum istanbul da buz gibiydi, çok dışarı çıkıp gezme havaları yoktu. evde oturup film izlemeye çalıştık bolca.

the imitation game
yılın ilk filmi 2015'in oscar'a aday olan ve en iyi uyarlama senaryo ödülü alan the imitation game oldu. 1936 yılında geliştirdiği teorik bir makineyle bir bant üzerindeki sembolleri okuyup yazabilecek, programlanabilir bir bilgisayar fikrini ortaya atan ve 2. dünya savaşı’nda nazilerin enigma kodunu kırarak savaşın uzamasının ve milyonlarca insanın daha ölmesinin önüne geçen alan turing'in hayatını anlatıyor film. yazık ki, alan turing'i ilk defa bu filmle tanıdım ben. kimbilir, insanlığa faydası olan ve minnet borçlu olduğumuz; ama, tanıyamadığımız kimler kimler gelip geçmiştir dünyadan diye düşünmeden edemiyor insan. genç yaşında acı bir şekilde sonlanan yaşamının hikayesi de şöyle; 1952 yılında eşcinselliği öğrenildiğinde kendisine iki seçenek sunuldu: demir parmaklıklar arkasına hapsedilmek ya da kimyasal iğdiş. turing, ikincisini seçse de 1954 yılında siyanüre daldırılmış bir elma yiyerek hayatına son verdi. ne kadar acı, öyle değil mi...




a serious man
uzun zamandır aklımda olan coen kardeşlerin 2009 yapımı bu filmleri için "ciddi olmaya çalışan ama olmayan bir adamı hikayesi" deniliyor. 
talihsiz bir adamın hikayesi gibi geldi bana daha çok. yaşamının kontrolünü elinde tutmaya çalışan ama beceremeyen bir adamın hikayesi. toparlamaya çalıştıkça daha da dağılan bir yaşam.
belki de biraz akışına bırakmak gerektiğini düşündürttü bana...
keyifle izledim.


short term 12
duyduğum bir film değildi. annem bizdeydi, eşim annemin de sevebileceği sakin bir film diye bu filmi koydu. meğer imdb puanı 8 olan bol ödüllü ve önemli bir filmmiş.
“iyi şeyler yapmaya yolun ortasındaki taşı kenara atmayla başlayabilirsin. zor şey değildir insan olmak.” diye başlayan filmdir.
trajik bir hikaye, öyle kendini yırtmadan, canhıraş paralanmalar, bağırtılı kanlı sahneler olmadan da gösterilmiş. temposu hayat gibi olan, gerçek olan bir film... ne var ki o filmlere hep sanat filmi derler, bağımsız film derler, nedense bu da insanları korkutup kaçırır." diye yorum yazmışlar ekşisözlükte. en kısa özeti bu sanırım.
insana dair, insana insanı düşündüren samimi ve çok güzel bir filmdi.



sarmaşık

önceki yazımda yazdığım üzere, filmi vizyona giriş tarihinden itibaren çok istememize rağmen ancak 1,5 ay sonra izleme fırsatı bulduk.
ama ne izlemek! film başladı, bitti, ara verilmedi. 104 dakika boyunca göz kırpmadan ekrana kilitlendim.
gerçek bir sanatla karşılaşınca öyle olurum.
bana göre sanat; insanı, insanın hallerini anlatan ve izleyiciye/dinleyiciye/okuyucuya değen şeydir.
ve sarmaşık filmi, sanattı.
sinemanın eğlence ya da "modern insanın hafta sonu aktivitesi"nden çok daha fazla bir şey olduğunu hatırlattı dibine kadar hissettirerek.
en son kış uykusu'nda böyle hissetmiştim. anlatamamıştım, anlayamamıştım bile belki nedenini; ama, çok etkilenmiştim.
sanırım, dediğim gibi, insana dair evrensel olgular var; yaşantılar, hisler, düşünceler... ve bu durumlar sanatla anlatılınca etkiliyor insanı...
sarmaşık filmini izlediğimden beri her gün düşünüyorum filmi. güç, iktidar, isyan, grup, grup içindeki roller, küçücük bir grupta toplumu görmek... nasıl güzel anlatılmış. öyle doğal, sanki gidip bir geminin içi habersiz çekilmiş kadar. ve bir o kadar güzel görüntüler, gereksiz tek bir anın olmaması filmde... ve değinmeden olmaz. tüm oyuncular  mükemmeldi, ama nadir sarıbacak neydi öyle yaaa!
velhasıl, izleyin, izletin.


the soul keeper
çok beğendiğim bir kitap ya da bir filmden sonra uzun süre bir şey okuyasım/ izleyesim gelmez. ağızda kalan son tadı bozmak istememek gibi...
bu nedenle sarmaşık'tan sonra çok film izleyesim gelmedi. ama malum evden dışarı pek çıkılamadı ocak boyunca istanbul'da. yine evde olduğum günlerden birinde a dangerous methodu izlediğimde haberdar olduğum ve izlemek istediğim, lakin 2,5 yıldır her nedense izleyememiş olduğum the soul keeper'ı izledim. alanımla ilgili filmleri severek izlerim hep. yine öyle oldu.
1900'lerin başlarında rusya'dan zürih'e tedavi edilmek üzere -bir umut- jung'un çalıştığı hastaneye getirilen sabina spielrein'in yaşamını anlatıyor film. 
jung ile sabina spielrein arasındaki hasta- teapist ilişkisi, aşk ilişkisi, sabina'nın "iyileştikten" sonra tıp okuyarak psikiyatrist olması, jung'un sınırları önce esnetip sonra bencilce daraltması, sabina'nın rusya'ya dönerek beyaz kreş adında bir anaokulu açarak çocuk psikanalizi konusunda denemeleri ve nihayetinde naziler tarafından öldürülüşünü izliyoruz filmde. güzel bir akışı var filmin. konuyu bilmeyenlere genel bir bilgi sağlayabilir diye düşünüyorum. 
bu hikayede içim sızlıyor hep. neden jung'u tanıyoruz ama sabina'yı tanımıyoruz? tıpkı rodin'i tanıyıp camille claudel'i tanımıyor oluşumuz, ya da mozart'ı tanıyıp kız kardeşini tanımıyor oluşumuz gibi... kadınları düşünüyorum. günümüzde bu derece olmasa bile, hep geri plana atılan, cinsiyetinden ötürü kendini ve üretimini yeterince ifade edemeyen ya da hak ettiği kadar önem verilmeyen kadınları...


barfi!
ayın son filmi, uzun zamandır izlemek istediğim hint filmi barfi oldu.
hintliler ne çok eğitim, özel eğitim ve farklı gelişenlerle ilgili film üretiyorlar! hepsi de oldukça çarpıcı (taare zameen par, black, 3 idiots...)
barfi de yine çok renkli, hareketli, müzikli, eğlenceli ve bir o kadar insanın yüreğine değen hint filmlerindendi.
2,5 saat gibi uzun bir sürede sıkılmadan, keyifle izledim.