Pazar, Şubat 08, 2015

ocak ayı film ve kitapları-3

ocak ayının son filmi bana masal anlatma oldu.
leyla ile mecnun'dan tanıdığımız burak saral'ın yönetmen koltuğunda oturduğu; başrollerini ise behzat ç'den tanıdığımız fatih artman ile güneşi beklerken'den tanıdığımız hande doğandemir'in paylaştığı filmde bkm ekibinden, leyla ile mecnun ekibinden pek çok sevdiğim yüz ve gökçe bahadır ile sadi celil cengiz de var.
eksiklerinin yanısıra, eğlenceli ve bittiğinde insanda hoş duygular bırakan güzel bir film olduğunu söyleyebilirim.


kitaplara gelince moskova'da yanlış anlama'dan sonra yalnızca bir kitap okudum. talat parman- ergenlik ya da merhaba hüzün


talat parman, uzun zamandır methini duyduğum, ancak, henüz yakın zamanda tanıma fırsatı bulabildiğim bir psikanalist. bir süredir istanbul psikanaliz derneği'nin psikanalizle tanışma seminerleri'ne katılıyorum. orada konuşmacı olduğu haftalarda kendisini dinlemek gerçek bir keyif. 
bir süredir takip ettiğim ergenlik dönemindeki danışanımda zorlandığım noktalarla ilgili bir kitap ararken bir arkadaşımın önerisiyle aldım ergenlik ya da merhaba hüzün'ü. 
konuşmaları gibi keyifle giden bir kitap. her ne kadar psikanalitik literatür bana hala ağır gelse de, zaman zaman geri dönmem gerekse de severek okudum. 
başta meslektaşlarım olmak üzere, insana ve psikanalitik düşünceye ilgi duyan herkese tavsiye edebilirim. kitabın neredeyse tamamının altını çizsem de; en etkilendiğim paragraflardan bir kuple paylaşabileceğim sizlerle;)



Çarşamba, Şubat 04, 2015

oriflamebidunya.blogspot.com.tr

sevgili ablam peacelilyozge'nin yeni blogu ile tanıştırmak isterim sizleri.
bir süredir içinde yer almakta olduğu oriflame dünyası ile ilgili bir blog bu sefer.
onun sayesinde, kısa süre önce, ben de oriflame'e dahil oldum elbette :) 
hem ürünlerini hem de çalışma sistemini gayet iyi buluyorum.
ve bu doğal isveç kozmetiği dünyasına sizleri de davet ediyorum:
http://oriflamebidunya.blogspot.com.tr/2015/02/yeni-yeni-yeni.html
henüz ilk yazı; bakalım, heyecanla bekleyip göreceğiz devamını ;)


Salı, Şubat 03, 2015

finlandiya neden başarılı?

"Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, Finlandiyalı ünlü eğitimci Pasi Sahlberg’e göre, başarı büyük ölçüde okul dışındaki ortamdan kaynaklanıyor. Finlandiya, mutlu insanların, mutlu annelerin, mutlu ve sağlıklı çocukların ülkesi. Devlet, bekâr annelere, ailelere, küçük çocuklara ne kadar çok destek verirse eğitimin kalitesi de o oranda artıyor.
...
Sahlberg, başarılarının sırrını şöyle anlattı: ‘Bir yerlere gidip mükemmel öğretmenler satın alamazsınız. Okul dışı faktörlerin başarıya katkısı çok büyük. Kültür, politika, ekonomik durum okul başarısında etkili. Finlandiya’nın ekonomisi güçlü, teknolojide büyük başarılara sahip. Sosyal göstergeler de çok iyi. Kadınlar güçlü, hükümetin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Anne olmak için mükemmel bir ülke. Sağlık ve bakım hizmetleri çok iyi. Çocuk daha doğmadan sağlanan olanaklar var. BM mutluluk endeksine göre Finlandiyalılar dünyanın en mutlu insanları. Bizde iyi okullar değil, iyi sistem var. Kamu okulları çok güçlü. Herkes devlet okuluna gidiyor. Herkese eşit firsat veriliyor.'
Pasi Sahlberg’in verdiği bilgilere göre, Finlandiyalılar eğitim sistemine inanıyor ve güveniyor. Sistem, her öğrenciye geniş esneklik sağlıyor, öğrencinin önü asla kesilmiyor. Üniversitelerin öğretmenlik bölümlerine çok yüksek puanla giriliyor. Bu yıl ilkokul öğretmenliği için 8 bin 500 başvuru olmuş, 800’ü işe alınmış. Avukat olmak, ilkokul öğretmeni olmaktan daha kolay. Eşitlik arttıkça kalite yükseliyor. Türkiye’de, eşitlikten de kaliteli eğitimden de söz etmek mümkün değil."
Finlandiya neden başarılı?
* Başarılı toplum.
* İyi eğitim sistemi.
* Çok iyi öğretmenler.
* Eşitliğe odaklanmak.


Türkiye’ye 4 öneri:
* Rekabete değil işbirliğine önem verin.
* Liderliği güçlendirin, okul yöneticileri daha özerk olmalı.
* Öğrenmeyi bireyselleştirin.
* Yabancı diller öğretin.
(haberin tamamı burada)

evet! yine bir finlandiya haberi! 
bunlar, öncekiler:
http://pinkket.blogspot.com.tr/2014/09/egitim-sart-ama-nasl-bir-egitim.html
http://pinkket.blogspot.com.tr/2014/08/tum-yurtdsna-ckslarm-beyin-gucu-ile.html

"yeter ezgi! alman hayranlığından sonra şimdi de fin hayranı mı oldun?" dediğinizi duyar gibiyim:)
her şey bir anda olmadı aslında... 
üniversiteyi bitirdiğim yıl, milli eğitim bakanlığı'na bağlı kurumlarda çalışmaya başladım. ve sistemin tüm açmazlarını ayan beyan görmeye... 
aynı yıl ak zambaklar ülkesi finlandiya'yı okudum. 
sonra geçen 7 yıl içinde, katıldığım çeşitli seminerlerde, eğitimlerde; rast geldiğim araştırmalarda finlandiya eğitim sistemini duydum. 
ve nihayet, bir proje vasıtasıyla oraya gidebilme imkanı doğdu. 
iki ay sonra oradayım! 
9 gün, eğitim sektöründe aşkın bir gücü olan bu soğuk ülkeyi tanımaya çalışacağım bakalım. umarım, en azından kendi adıma, öğretici bir seyahat olur;)

Pazartesi, Şubat 02, 2015

manuş baba'nın keşfi!

blog seviyorum ben!
yazmayı, yazdıkça rahatlamayı; okumayı, yazılanlardan öğrenmeyi...
tasarımda sağda "en çok okunan yazılarım" kısmı var bildiğiniz üzere. onun benim için kıymeti şu:
insan çok dönemden geçiyor; dönemeçlerden, farklı süreçlerden... farklı hisler yaşıyor; farklı fikirler düşüyor aklına. temel karakteristik yapılarımız dışında; sürekli değişen ve dönüşen varlıklarız sonuç olarak. 
sonra, bir nedenle bir yazı, bir gün çok okunabiliyor ve blogun sağından bana göz kırpıyor. bazen, bu, unuttuğum bir yazım oluveriyor; açıp tekrar okudukça hatırladığım, o güne döndüğüm...

velhasıl, dün de gece gece gördüm ki bir yazım en çok okunanlarda. "aa bu neydi" diye bakarken, altındaki yorumda sevgili meriç ile karşılaştım. bloguna baktım bunca zaman sonra. ve bu güzel tesadüf sayesinde manuş baba ile tanıştım. dinledim dinledim dinledim... 
nazan öncel dinleyerek geçmiş hafiften bohem, azıcık entel özentisi ve elbette hüzünlü bir ergenliğim var benim. nazan öncel, kutsallarımdan bu anlamda. onun bir şarkısını başkasından sevebileceğime ihtimal vermezdim; ama, allahım etkisinden çıkamıyorum  geceden beri...
dinleyin, bana hak verecekseniz...





Pazar, Şubat 01, 2015

erkek güzeli


"gözlerim gözlerine kitlenir
doyamam seyretmelere seni
özlerim, birkaç saat fazla gelir
yağızım, yiğidim, erkek güzelim

gel de eğ, eğ şu asi başını
kaçırma gel şu olgun yaşını
anladım korkunu, telaşını
görünce çakmak çakmak yeşillerini

seni pamuklara sarmalar sararım
ne bedel isterim ne hesap sorarım
ne sitemle güzel kalbini yorarım
sakınma tatlı dillerini

ben yazdım ben bozdum
kaç sevdayı gezdim
aşkın aslını sezdim
hadi gel al, sonuna kadar!"

Perşembe, Ocak 29, 2015

miro, sarıyer, rakı ve dostluk

şehr-i istanbul'a gelen önemli sergileri kaçırmamaya özen gösteriyorum. dün de şubata kadar devam edeceğini bildiğim miro sergisine gittim koştur koştur. meğer 8 marta kadar uzatılmış.
neyse güzel bir istanbul akşamında istanbul'un en sevdiğim semtlerinde yürüme fırsatım oldu böylelikle. hem de çok yakınlarımdan sevgi'yle...

sakıp sabancı müzesi'nin bahçesinden adımımı atar atmaz; her gelişimde hissettiğim o tanıdık huzuru hissettim yine. ve şaşırdım kendime "böyle güzel bir yere niye daha sık gelmiyorum ki ben?!" sergi gezmek için olmasına da gerek yok aslında; o bahçede oturmak, kitap okumak için bile olsa daha sık gelmeye söz verdim kendime.




serginin tam adı; Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar. 
miro'ya sıradan vatandaş olarak benim yorumum, çizgi film tadında, canlı renkli ve biraz soyut resimlerinin, sıradışı heykellerinin görülmeye, üzerinde düşünmeye, anlamaya çalışmaya değer olduğu... 
sergi çıkışında demet akbağ ile karşılaşmak da günün sürprizi oldu;) sonra, rumelihisarı yönüne yürüdük. yağmur sonrası şehir öyle güzeldi ki! deniz, fatih sultan mehmet köprüsü, ışıklar, görüntüler, hisar... 


birlikte geçirilmiş bir ergenlik, ilk gençlik ve yetişkinliğe geçişten sonra 30'a merdiven dayamış iki dosttuk... 
"olmak" üzerine düşündüğümüz zamanlardayız şimdilerde... olduk mu biz, olabildik mi kaygıları... bu kaygılardan sıkılmak sonra, düzgün ve kontrollü olmaktan yorulmak, aysel gürel'e bağlamak için 50 yaşı beklememe arzusu...
mesela bir kere bile hesabı ve eve dönüşü düşünmeden, canımızın çektiği saatte canımızın istediği bir mekana oturup demlenememek... hep bir sonraki adımı da hesaplamak...
bunları konuştukça konuştukça, karşımıza ilk çıkan salaş balıkçıya atıverdik kendimizi sonunda; çapa restaurant. hafta içi  hafta içi olmaz ama, iki tek attık yine de. bilirsiniz "bira işetir/ rakı söyletir" :) konuştukça konuştuk, coştuk da coştuk biz de.
kendiliğindenlik ve akışa bırakmak gibisi yok, anladık yine.

Çarşamba, Ocak 28, 2015

istanbul bugün yorgun üzgün ve yaşlanmış...

mevsim sonbahar değilse de, sonbaharı anımsatan bu yağmurlu güne çok sevdiğim teoman şarkısı yaraşır;)




"istanbul bugün yorgun
üzgün ve yaşlanmış..."

Cumartesi, Ocak 17, 2015

bir şeyler eksik

mutluyum; hem de çok.
sevdiğim insanla aynı evdeyim. dostlarım ve ailem var. sağlıklıyız. sevdiğim bir işim var. elimizden geldiğince sevdiğimiz şeyleri yaparak yaşıyoruz. ve "esas istediğimiz"  hayatın hayalini kurup onun için çalışıyoruz, geleceği günü sabır ve umutla beliyoruz.
sıkıntı yok yani...
ve fakat ara ara beni yoklayan "yetersizlik" hissim var. kendimi hayal kırıklığına uğratmış olduğumu düşünüyorum zaman zaman... 

çok yönlü bir insan olmayı önemsedim hep. ve sandım ki; ben, çok okuyan, çok film ve oyun izleyen, çok sergi gezen, sık seyahat eden, farklı şehir ve ülkeleri gezen, sonra efendime söyleyim, bir spor ve sanat dalında başarılı biri olacağım. tango bileceğim, ata bineceğim, dalacağım, fransızca ve almanca konuşabileceğim, resim ve heykel yapabileceğim, akordeon çalabileceğim...
gel gör ki; ben, benim işte. bugünkü ben olabildim sadece... 
bilmem; beklentilerim mi aşırıydı, ben mi az'dım...

Cuma, Ocak 16, 2015

ocak ayı filmleri

yılın ve ayın ilk filmi bi küçük eylül meselesi olmuştu. sonrakilerse şöyle:

*hackiko: aslı japon yapımı olan filmin 2009 amerika yapımını izledik biz. güzel, sıcak ve ilginç bir gerçek hikaye. merak edenler  buraya bakabilir.


*the fantastic flying books of mr. morris lessmore: kim bilir

 ne zaman nereden duyup da merak ettiysem not etmişim 

kendime. 15 dakikalık kısa bir animasyon. çok keyifli, çok 

sempatik.



*the little miss sunshine: allahım neresinden başlasam, nasıl

 anlatsam! bazı şeylerin zamanı vardır... yıllardır bu filmi

 bir şekilde izleyememiş olmam ve izler izlemez en sevdiğim

 10 film arasına girivermesi! hüzün/ komedi dengesi, o

 sıcaklık, başroldeki küçük kızın doğallığı, şahaneliği... ne

 desem az kalacak film hakkında. izleyin; izletin!!!





*mucize: türk sinemasını destekleme arzum, güneşi

 gördüm'ü pek çok açıdan beğenmiş olmamın verdiği umut

 ile izledim filmi. ne yazık ki; kırsalın doğasındaki güzel 

görüntüler dışında hiç keyif almadığım ve çok zayıf

bulduğum bir film oldu. kabak tadı veren klişe diyaloglar, 

karikatürize tipler şive komedisi çabaları... ve fakat, her 

şey bir yana, aziz karakterini oynayan mert turak

gerçekten çok iyi iş çıkarmış.




*the royal tenenbaums: darjeling limited ile tanışmış çok

 zeki bulmuştum wes anderson'ı. sonra moonrise kingdom

 ile hayranlığım perçinlendi. the grand budapest hotel ile

 daha da sevdim derken; 2001 yapımı bu eski filmini çok çok

 sevmedim. yine değişik, yaratıcı, absürd ve eğlenceli; ama 

çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.



Cumartesi, Ocak 10, 2015

kimse bilmez- hayyam

aliağa'da yaşarken, ablamla en büyük keyiflerimizden biri, tatil günlerinde trenle karşıyaka'ya gitmekti. şimdiki izban, trendi o zaman. bir sabah bir akşam seferi vardı. sabahın köründe gider, akşama kadar gezer, aliağa'ya dönerdik akşam. 
karşıyaka'da en sevdiğim yer, şüphesiz, d&r'dı. karşıyaka iskelenin üzerinde deniz manzaralı dev bir kitapçı düşünün! sadece kitap da değil; cd, kaset, oyuncak, kırtasiye, ıvır zıvır, kafeterya... ve hatta bir de sinema salonu vardı! saatlerce gezerdik orada. kocaman bir dünyaydı bizim için. kasetlere, cd'lere bakar, dikkatimizi çeken yeni bir albümü alırdık.
2001'de karşıyaka'ya taşındık sonra. bir süre sonra d&r kapandı, yerine banka oldu bir dönem, bir dönem mobilyacı oldu... oysa çok büyük bir değerdi karşıyaka için...
velhasıl, oradan aldığım kasetlerden biri "kent ozanları1". 1998'de çıkan derleme bir albüm. o dönem hangi şarkıcıları tanıyordum bilmiyorum; belki sadece teoman, umay umay... gerisini o albümde tanımış olabilirim.


çok kıymetli, çok çok güzel bir albümdü. her bir şarkı ayrı bir tattı. ama, en çok "kimse bilmez"i sevmiştim. mehmet güreli'nin o soft, hüzünlü sesinden, başa sara sara defalarca dinlediğimi hatırlıyorum. hayyam'ı bilir miydim o zamanlar, sanmam...


sonra bir diğer çok değerli albüm çıktı 2001'de; zuhal olcay'ın "başucu şarkıları" derlemesi. yine her biri birbirinden güzel 11 şarkı vardı, biri de "kimse bilmez" idi. zuhal olcay da çok güzel seslendirmişti.


2006'da başarılı soundtrackiyle "hatırla sevgili" dizisi başladı. dizinin müzikleri arasında mehmet güreli- kimse bilmez de vardı. o dönem epey meşhur oldu bu şarkı.
ve gelelim günümüze... bir süredir çok severek dinlediğim rehber grubu da biraz farklı bir yorum katarak söylemiş bu güzel şarkıyı. başta sevemedim; ne de olsa çok sevdiklerim konusunda tutucuyumdur biraz; değişimden hoşlanmam. ama sonra, dinledikçe, bu versiyon da hoşuma gitti. bakalım siz beğenecek misiniz?