Cumartesi, Ocak 17, 2015

bir şeyler eksik

mutluyum; hem de çok.
sevdiğim insanla aynı evdeyim. dostlarım ve ailem var. sağlıklıyız. sevdiğim bir işim var. elimizden geldiğince sevdiğimiz şeyleri yaparak yaşıyoruz. ve "esas istediğimiz"  hayatın hayalini kurup onun için çalışıyoruz, geleceği günü sabır ve umutla beliyoruz.
sıkıntı yok yani...
ve fakat ara ara beni yoklayan "yetersizlik" hissim var. kendimi hayal kırıklığına uğratmış olduğumu düşünüyorum zaman zaman... 

çok yönlü bir insan olmayı önemsedim hep. ve sandım ki; ben, çok okuyan, çok film ve oyun izleyen, çok sergi gezen, sık seyahat eden, farklı şehir ve ülkeleri gezen, sonra efendime söyleyim, bir spor ve sanat dalında başarılı biri olacağım. tango bileceğim, ata bineceğim, dalacağım, fransızca ve almanca konuşabileceğim, resim ve heykel yapabileceğim, akordeon çalabileceğim...
gel gör ki; ben, benim işte. bugünkü ben olabildim sadece... 
bilmem; beklentilerim mi aşırıydı, ben mi az'dım...

Cuma, Ocak 16, 2015

ocak ayı filmleri

yılın ve ayın ilk filmi bi küçük eylül meselesi olmuştu. sonrakilerse şöyle:

*hackiko: aslı japon yapımı olan filmin 2009 amerika yapımını izledik biz. güzel, sıcak ve ilginç bir gerçek hikaye. merak edenler  buraya bakabilir.


*the fantastic flying books of mr. morris lessmore: kim bilir

 ne zaman nereden duyup da merak ettiysem not etmişim 

kendime. 15 dakikalık kısa bir animasyon. çok keyifli, çok 

sempatik.



*the little miss sunshine: allahım neresinden başlasam, nasıl

 anlatsam! bazı şeylerin zamanı vardır... yıllardır bu filmi

 bir şekilde izleyememiş olmam ve izler izlemez en sevdiğim

 10 film arasına girivermesi! hüzün/ komedi dengesi, o

 sıcaklık, başroldeki küçük kızın doğallığı, şahaneliği... ne

 desem az kalacak film hakkında. izleyin; izletin!!!





*mucize: türk sinemasını destekleme arzum, güneşi

 gördüm'ü pek çok açıdan beğenmiş olmamın verdiği umut

 ile izledim filmi. ne yazık ki; kırsalın doğasındaki güzel 

görüntüler dışında hiç keyif almadığım ve çok zayıf

bulduğum bir film oldu. kabak tadı veren klişe diyaloglar, 

karikatürize tipler şive komedisi çabaları... ve fakat, her 

şey bir yana, aziz karakterini oynayan mert turak

gerçekten çok iyi iş çıkarmış.




*the royal tenenbaums: darjeling limited ile tanışmış çok

 zeki bulmuştum wes anderson'ı. sonra moonrise kingdom

 ile hayranlığım perçinlendi. the grand budapest hotel ile

 daha da sevdim derken; 2001 yapımı bu eski filmini çok çok

 sevmedim. yine değişik, yaratıcı, absürd ve eğlenceli; ama 

çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim.



Cumartesi, Ocak 10, 2015

kimse bilmez- hayyam

aliağa'da yaşarken, ablamla en büyük keyiflerimizden biri, tatil günlerinde trenle karşıyaka'ya gitmekti. şimdiki izban, trendi o zaman. bir sabah bir akşam seferi vardı. sabahın köründe gider, akşama kadar gezer, aliağa'ya dönerdik akşam. 
karşıyaka'da en sevdiğim yer, şüphesiz, d&r'dı. karşıyaka iskelenin üzerinde deniz manzaralı dev bir kitapçı düşünün! sadece kitap da değil; cd, kaset, oyuncak, kırtasiye, ıvır zıvır, kafeterya... ve hatta bir de sinema salonu vardı! saatlerce gezerdik orada. kocaman bir dünyaydı bizim için. kasetlere, cd'lere bakar, dikkatimizi çeken yeni bir albümü alırdık.
2001'de karşıyaka'ya taşındık sonra. bir süre sonra d&r kapandı, yerine banka oldu bir dönem, bir dönem mobilyacı oldu... oysa çok büyük bir değerdi karşıyaka için...
velhasıl, oradan aldığım kasetlerden biri "kent ozanları1". 1998'de çıkan derleme bir albüm. o dönem hangi şarkıcıları tanıyordum bilmiyorum; belki sadece teoman, umay umay... gerisini o albümde tanımış olabilirim.


çok kıymetli, çok çok güzel bir albümdü. her bir şarkı ayrı bir tattı. ama, en çok "kimse bilmez"i sevmiştim. mehmet güreli'nin o soft, hüzünlü sesinden, başa sara sara defalarca dinlediğimi hatırlıyorum. hayyam'ı bilir miydim o zamanlar, sanmam...


sonra bir diğer çok değerli albüm çıktı 2001'de; zuhal olcay'ın "başucu şarkıları" derlemesi. yine her biri birbirinden güzel 11 şarkı vardı, biri de "kimse bilmez" idi. zuhal olcay da çok güzel seslendirmişti.


2006'da başarılı soundtrackiyle "hatırla sevgili" dizisi başladı. dizinin müzikleri arasında mehmet güreli- kimse bilmez de vardı. o dönem epey meşhur oldu bu şarkı.
ve gelelim günümüze... bir süredir çok severek dinlediğim rehber grubu da biraz farklı bir yorum katarak söylemiş bu güzel şarkıyı. başta sevemedim; ne de olsa çok sevdiklerim konusunda tutucuyumdur biraz; değişimden hoşlanmam. ama sonra, dinledikçe, bu versiyon da hoşuma gitti. bakalım siz beğenecek misiniz?





Çarşamba, Ocak 07, 2015

başarısız boktan bir kış geçirdik

ilk haftasını devirmiş bulunduğumuz yeni yılın pek de hoş geldiğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki...
ilk iki gün yattım zaten yılbaşından mütevellit baş ağrımı atmak için.
hafta sonu geldi geçti sonra.
pazartesi günü çok severek takip ettiğim, yaşam enerjisine hayran olduğum blogger benokız'a lenfoma teşhisi konduğunu öğrendim... ki kendisi babamı alan hastalık olduğundan alt üst eder beni her duyuşumda... ağladım ağladım, dualar ettim, ediyorum... inanıyorum ki o gencecik biri ve henüz çok başında hastalık; bu nedenle atlatacak!

ertesi gün instagramda çok severek takip ettiğim, otizmli çocuğu olan bir annenin, aslında iş dolayısıyla tanıdığım biri olduğunu fark ettim... sızım sızım oldu içim... bazen duyarlılığımı kaybediyorum, farklı gelişenle çalışmak "iş" olunca böyle oluyor bazen... insani yanım olması gerektiği kadar olamıyor bazı zamanlar... oysa bu kadar açık, yalın ve yoğun yaşıyor her biri her gün. ama bazen ben hak ettikleri kadar ilgili, özenli olamıyorum galiba... suçlu hissettim kendimi...
akşamına bomba patladı sultanahmet'te. bir polis hayatını kaybetti...
bugünse, önce fransa'da bir mizah dergisinin bombalandığı haberini aldım... dini terör... ilcemizdeki bir öğrencinin babasının kendini astığı ve durumun çocuktan saklandığı haberini aldım sonra... (evet çok zor cocuklara ölümü anlatmak, ama saklamak nedir hiç anlayamıyorum ben...)
sonra babaannemin vefat ettiği haberini aldım... babamı kaybettikten sonraki 15 yıl içinde yavaş yavaş zayıfladı ilişkilerimiz babaannemle... uzakta olmak çok garip... gidememek, orada olamamak... cenaze kalkarken, gömülürken... 89 yaşında çok acılar görmüş, çok uzun zamandır da epey hasta olan biriydi ve "beklenen" bir ölümdü... "allah rahmet eylesin" diyebiliyorum sadece... 
her ölümde, en çok da kendi ölümüyle yüzleşiyor aslında insan... kendi ölümlülüğüyle... "bana ne olacak"la... yaşamı, sonunu, anlamı düşünmekle baş başa kalıyor biraz... o nedenle dengelerimiz alt üst oluyor, sarsılıyoruz...

şahbaz'ın harikulade yılı'nı hatırladım yazarken... kitabı okumayanınız var mı sahi?
yazıya ve gündeme yaraşan şiir de turgut uyar'dan gelsin:

"yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin

karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman

geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı

sevgilim senin ellerin bir keçi sever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlanmaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyleyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur

bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi
sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bi süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda her zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi

bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak süner gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan karsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler."


Pazar, Ocak 04, 2015

efsane eski şarkılardan...


"deliler gibi seviyorum bak
sana söz ömür boyu sürecek
ne hayal ne düş ne de yalan yok
bizim bizim gelecek!

ne olur bir an unutup kalsak
ne olur biraz rüyaya dalsak
ne olur gerçek olsa masallar
ya da biz masal olsak..."


bu versiyonunu da çok başarılı buluyorum.

Cumartesi, Ocak 03, 2015

yılın ilk filmi, ilk kitabı

yılın ilk gününün akşamında, evde uzanıp yılbaşının yorgunluğunu atmaya çalışırken televizyonda denk geldi "bi küçük eylül meselesi". artık daha da bir hızlı eskiyor filmler. çok film çekiliyor, çoğu da tutmuyor ve tez biçimde televizyonda gösteriliyor. daha 8 ay önce vizyona girmişti... 


türk filmlerini hep severim. baktım farah zeynep abdullah oynuyor; kendisi çok başarılı bulduğum ve fiziksel olarak da çok beğendiğim bir oyuncu. "hadi izleyelim" dedim. filmin ortalarında iyice sıkılsam da sonuna kadar izledim, ama, ne yazık ki hiç beğenmedim. bir kere, o son ana kadar gizem yaratma çabası içimi daralttı. "eeeehh, ne olduysa anlatın artık" diye geçirdim içimden sık sık. küçük bir hikaye sündürüle sündürüle biraz içeriksizce film yapılmış nihayetinde. başroldeki  farah zeynep abdullah da sözde çirkin(!) adam engin akyürek de bozcaada'nın o sıcacık görüntüleri de yetmedi filmi sevmeme...

dün ise evdeydim tek başıma. bayılıyorum böyle hesapsızca plansızca çıkan tatillere! öyle çok da ihtiyacım varmış ki! neler yaptım neler... mutfağımla ilgilendim, yemekler yaptım, puding yaptım, evi toparladım, çamaşır, ütü, yeni düzenlemeler yaptım, ne zamandır zaman ayıramadığım bir sürü blogu okudum ve yılın ilk kitabına başlayıp bitirdim.
hep çok merak etmeme rağmen ilk defa simone de beauvoir okudum. 


moskova'da yanlış anlama, güzel bir kısa roman/ anlatı. 1966-67 arasında kaleme alıp 1968'de basılmasını planlamış s.d.beauvoir ama; 1992'de basılmış kitap. bildiğim kadarıyla ülkemizde 2013'te yayınlandı ilk kez.
yaşlılık psikolojisi dikkatimi çekiyor son zamanlarda... belki kendim yavaştan orta yaşa yaklaştığımdan, belki annemin yaşlandığını ayan beyan görmekten, belki dedemin durumuna üzülmekten...
biraz da o nedenle epey severek okudum kitabı. 
yaşlı bir çiftin moskova'da kızlarını ziyaret için 1 ay kalışlarını ve oradaki içsel süreçlerini anlatıyor. hem insana, ilişkilere hem de dönemin sscb'ne dair tespitlerle dolu kitap.
bu ara rusya'ya gitme isteğim yoğun, o nedenle de iyi denk geldi kitap. rusya aslında taa ne zamandır, vize kalktığından beri aklımda. hatta bu orta avrupa gezisi zamanı plana rusya ile başlamıştık da, nasıl olduysa evrilmişti plan. neyse ki 3 ay sonra finlandiya'ya gideceğim ve umuyorum ki rusya'ya geçme fırsatım da olacak!


Pazartesi, Aralık 29, 2014

*yeni yıl dilekleri*

ehh bir gelenek malum, her yıl devrilirken muhasebesi yapılır, gelen yıl için umutlu olunur, dilekler dilenir, kararlar alınır...
2012'ye girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2011/12/planlar-planlar-bitmek-bilmeyen.html
2013'e girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2012/12/muhasebe-zaman-ve-bittabi-yeni-hedefler.html
2014'e girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2013/12/3-kala-yeni-bir-yla.html

ve şimdi 2015'e girerken de önce bir muhasebe; ardından dilekler gelsin bakalım:)

2014 güzel bir yıldı kişisel yaşam çizgimde.
evlendim öncelikle! hayatımdakisevgiliinsan'la 5,5 yıl süren beraberliğimizi aynı çatı altına girerek sürdürmeye başladık. belek'te harika bir balayı tatili yaptık.ev aldık sonra!
sonraaa bu yıl bolca gezdim. doğu karadeniz ve  batı karadeniz 'in bir bölümünü görme fırsatım oldu. istanbul yakınlarında nerede denize girebiliriz arayışlarımız neticesinde erikli'ye gittik, harika saros körfezi'nde yüzdük, yıllar sonra çadırda kaldım orada. sonra foça'da kız kıza tatil yaptım, ege kıyılarını gezdim arkadaş grubumla.
mesleğimle ilgili, alandaki gelişmeleri takip etmeye çabaladığım, seminer&eğitim gibi organizasyonları kaçırmamaya gayret ettiğim, yeni denemelere giriştiğim, çift ve aile terapisi eğitimine başladığım, psikanalitik okumalar ve konuşmalarla haşır neşir olmaya başladığım, çeviri grubuna katıldığım bir yıl oldu. iş yerinde bir proje yazma deneyimim oldu.
onun dışında 22 film, 14 kitap, 3 oyun çok çok yetersiz elbette. ama artık eskisi gibi  takılmıyorum açıkçası bu sayılara... 


veee şimdi gelelim yeni yıl için umut ettiklerime:
* pms hariç mutlu, yaşam dolu biriyim:) böyle devam edeyim, yaşam enerjim, hayat sevincim hiç sönmesin!
* hayatımdakisevgiliinsan'la çok mutluyum. çok mutlu, huzurlu, hem güven hem aşk dolu bir ilişkimiz var. böyle devam etsin!
* evlendikten sonra benim bekar evimde devam ettiğimizden ve evimiz yapılmakta olduğundan dekorasyon olayına hiç girmemiştik. yeni yıla evimizin bitmesini, taşınmayı ve gönlüme göre döşemeyi, çok zevkli bir dekorasyona sahip olmayı istiyorum!
* evimize geçince gerek kapalı gerek açık alan sporları yapmak çok kolaylaşacak. sporu hayatımda sürekli kılmak!
* hem istanbul'u hem de görmediğim şehirleri gezmek; olursa mısır, phuket gibi egzotik bir tatil yapabilmek!
* arabamızın olması (bu aslında hayatımdakisevgiliinsan'ın isteği; ben de o istiyor diye olsun istiyorum:))
* sanatsal açıdan aktif bir yıl geçirmek. film, edebiyat, sergi, tiyatro kültürü açısından zenginleşmek!
* işaret dili öğrenmek (bu geçen sene de vardı; ama olmadı.)!
* bir sanatla uğraşmak/ hobimin olması, akordeon, seramik gibi (bu da geçen sene de vardı; ama olmadı.)!
* bir de bir hayalim var benim! bu yıl gerçekleşmesini beklemiyorum, ama, bu yıldan onun için birikime başlamak olabilir şimdilik hedef. 
bir ofis istiyorum ben. kendimce tamamen gönlüme göre işleyecek bir yer. elbette para kazanma amacı olan bir yer olacak; ama, mesleğimin, ne yazık ki, sadece alım gücü belli düzeyde olan bireylere hitap etmesi hep rahatsız eder beni. bu nedenle halka açık atölye çalışmaları, oyun grupları, eğitimler, seminerler olmasını isterim ofisimde. onun dışında, orada okumak, yazmak, mesleki yayın yapmak, meslektaş konsültasyon toplantıları yapmak, eğitimler düzenlemek ve elbette danışan görmek gibi gönlümce ve serbestçe çalışmak istiyorum.
bu dileğim kaç yıl sonra gerçekleşir bilmiyorum; sadece hem donanım hem mali açıdan birikim yapmam gerektiğini biliyorum bunun gerçekleşmesi için:)

herkese dileklerinin kabul olduğu bir yeni yıl diliyorum!!!

Çarşamba, Aralık 24, 2014

violin çalar, içim coşar :)

bir şarkının içinde viyolin sesi varsa, o şarkıyı o an seviverdiğimi söylemiş miydim?
radyoda denk geldi sabah.
ilk gençliğimde çok sevdiğim cher'in güzel sesinden ilk defa dinledim bu güzel şarkıyı.
beğenilerinize efem:)


Salı, Aralık 23, 2014

luz casal

müzik bağımlısı oldum bu ara yeniden.
farklı dil ve tarzlarda şarkılar dinliyorum mütemadiyen.
bu ara severek dinlediklerimden biri de bu:




Pazar, Aralık 21, 2014

hafta sonu- sergiler

bu hafta sonu, hem gezmek istediğim sergilerden birini gezebildim hem de piyangodan çıkmışçasına bir başka sergiyi gezdim. 
plansızca çıktık dışarı dün sabah. henüz kalabalıklaşmamış o güzel haliyle gezdik istiklal’i. 
istiklal dediysem, galatasaray lisesi'nden tünel'e kadar olan kısmı seviyoruz sadece ve o kısmı geziyoruz genellikle.
ara sokakları gezdik önce. sonra, eski markiz pastanesi'nin bozulmamış mimarisinde şimdilerde yemek kulübü olarak hizmet veren sevdiğimiz mekanda kahvaltımızı yaptık. 
yol üstünde salt beyoğlu vardı. o an öğrendim ki, hayatımdakisevgiliinsan galerinin terasına çıkmamış hiç!


ona orayı göstermek isteyince, lübnan'lı sanatçı akram zaatari'nin sergisini de gezmiş olduk." anlamadığımız şeylere postmodern sanat diyoruz" diyen hayatımdakisevgiliinsan'a katılmamak güç doğrusu:) bienal tadındaki sergiyi anlamak zor olsa da vizyonumuzu geliştiriyor ve yine de gezmekte yarar var diye düşünüyorum.


oradan çıkıp yky kültür merkezi’nde başladığı günden beri çok istediğim "işte benim zeki müren" sergisine gittik. türkiye'nin yetiştirdiği şüphesiz en kıymetli sanatçılardan olan zeki müren'in doğumundan ölümüne gerek özel gerek sanat hayatından fotoğraflarının, yazılarının, resimlerinin, kıyafetlerinin sergilendiği sergi mutlaka görülmeye değer. sergi 31 aralığa kadar uzatıldı, şu on gün içinde zaman ayırmaya gayret edin, derim.
bu arada, sergide öğrendiğime göre; bizlerin rakı sofralarının vazgeçilmez eşlikçisi zeki müren'in en sevmediği içki rakı imiş!