'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını'
diyor birileri, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sayılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız.
(...)
'her şeyden biraz kalır'
diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
kavanozda biraz kahve
kutuda biraz ekmek
insanda biraz acı
insanda biraz mutluluk.
ama en geçerli söz
'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını'
türkiye'de ve dünyada.
Böyle yaşıyor o/ Ne kimseye gösteriş olsun diye ne birisini etkilesin diye/ Nasıl da içtenlikle seviyor yaşamı ve güzellikleri...
Perşembe, Ekim 17, 2013
Çarşamba, Ekim 16, 2013
charlotte gainsbourg- in the end
teeee the science of sleep'te karizması ile dikkatimi celbeden işbu hatunu sonrasında pekçok kere izlemiş ve takdir etmiş idim.
bugün de öğrendim ki -türkiye'de vizyona girip girmeyeceği meçhul olan- yeni bir filmi var imiş (bknz:nymphomaniac).
yine kafası değişik yönetmen lars von trier'in çalışması hem de.
film epey uzun ve oldukça erotik olsa da, burada da vizyona girmesini isteriz elbette...
şimdilik, babası misali çirkin ama çok çekici olan charlotte'nun güzel şarkılarından birini paylaşmakla yetinelim:
bu arada pür yakışıklı adamları değil de, serge gainsbourg misali arıza adamları beğenen kaç kişiyiz?
bayram tatili- izmir
zaman geçtikçe istanbul'a bağlanıyorum, 2 günü aşan uzaklaşmalarda zorlanıyorum esasen.
buna rağmen, çok güzel elbette izmir'de ve tatilde olmak.
blogumu eskiden beri okuyanlar izmir- istanbul sevdası noktasında geçirdiğim dönüşüme tanıktırlar.
ne ara kendimi bunca ait hissettim istanbul'a, ayrılmakta bunca zorlandım bilmiyorum.
bir de şu var aslında, istanbul'u izmir'i yaşadığımdan daha fazla yaşıyorum ben.
izmir'de iken belki de aile yanında olduğumdan çok fazla gezme, keşfetme faaliyetlerim olmuyordu.
hala bilmediğim pek çok yeri var izmir'in.
oysa, istanbul öyle mi ya?
5. yılım istanbul'da; ilk zamanlarki kadar abartılı gezmesem de, hala sürekli turist merakında yaşıyorum istanbul'da...
velhasıl, istanbul hayatsa, coşkuysa, yaşam telaşıysa; izmir, koşturmadan uzaklaşıp dinlenmek, huzur bulmak ve demlenmek demek artık...
serde egelilik var; deniz, balık, rakı olmadan da olmaz elbet:)
(balıklıova- garip'in yeri)
kurban bayramına gelince, asıl düşüncem şu olsa da
yine de kurban verilir allah'a (elbette çağa uygun biçimde!!!) .
zira, bana kalırsa, dini yaşayış biçimi, inançtan ziyade gelenekseldir; nasıl gördüysen öyledir yani...
Pazartesi, Ekim 14, 2013
ahh kalbim...
"...
uzanıp sereserpe
salkım söğüt perde
sevişmek dört nala
bu yasak seferde...
ahh kalbim ahh kalbim
sen benim yegane efendimsin
ahh kalbim ahh kalbim
kağıdım kalemim defterimsin..."
Pazar, Ekim 13, 2013
Cumartesi, Ekim 12, 2013
leyla navaro- bir cadı masalı- kızgınlık, güç ve cinsel roller üzerine
geçtiğimiz hafta sonu, çok ayrıntılı olamasa da sahaf festivalini gezme fırsatım oldu.
aradığım, bulması güç olan pek çok kitap vardı aslında; ama, maalesef standlarda bulamadım onları. sanırım satma ihtimali yüksek kitaplardan ziyade, elden çıkarması güç olan kitapları getirmişlerdi ağırlıklı olarak...
ben de yaşar kemal- ince memed 1 ile leyla navaro- bir cadı masalı'nı alabildim sadece.
ince memed serisinin 4 kitabını da okumak hayalim vardı 2013 bitmeden ama; yıl dönmeden sadece ilkini okuyabilmiş olacağım gibi görünüyor...
leyla navaro'yla haset ve rekabet ile tanışmış ve dilini, anlatımını çok sevmiştim. yakın zamanda da gerçekten beni duyuyor musun'u almıştım, ara ara karıştırıyorum onu, ama henüz okuyamadım.
sahaf festivalinde, daha önceden listeme almış olduğum bir cadı masalı'nı görünce hemen aldım.
akıcı anlatım sayesinde hızlıca okudum kitabı. psikoloji alanında okuyan/ çalışanlar kadar, alan dışından olanların da keyifle okuyabileceğini düşündüğüm bir kitap.
akıcı anlatım sayesinde hızlıca okudum kitabı. psikoloji alanında okuyan/ çalışanlar kadar, alan dışından olanların da keyifle okuyabileceğini düşündüğüm bir kitap.
naçizane tavsiye ederim;)
günün şarkısı:
loving strangers- russian red
günün şarkısı:
loving strangers- russian red
Etiketler:
kadın,
kitap,
psikolojik danışman,
ruhun gıdası
Perşembe, Ekim 10, 2013
daha medeni bir yerde yaşamayı hak etmiyor muyuz?
çok sevdiğimiz, dinleye dinleye sıkılmadığımız, dönem dönem geri dönüp dinlediğimiz şarkılar, şarkıcılar, albümler vardır... ben de bu ara yine zuhal olcay'ın başucu şarkıları dönemimdeyim. iki albümü de pek başarılı bulmakla birlikte, ikincideki şarkıları çok daha fazla seviyorum. adım kadın, sana doğru, unutulur, pervane, sus duymasın, ben varım...
iki gündür de dilimde adım kadın yine.
"adem'in yediği elma/ hep benden mi sorulur
çünkü adım kadın/ kadınım hükmüm yoktur"
canımı fena halde yakıyor bu dizeler...
erkek egemen kültürün bunca baskın olduğu bir toplumda yaşıyor olmaktan nefret ediyorum!
çok çok ağır konular olan tecavüz, çocuk istismarı, töre cinayetleri, çocuk gelinlere girmeyeceğim. kentli, görece eğitimli ve ekonomik olarak fena durumda olmayan kendim ve kendim gibi kadınların dertlerinden dem vurmakla yetineceğim.
aslında hepimiz her gün tacize uğruyoruz!
metrobüste, sokakta, mahallede...
o kadar kanıksamış durumdayız ki, bu taciz elle ya da çok ağır bir sözle olmadıkça, görmezden, duymazdan gelip geçiyoruz resmen.
ve bu durum artık beni gerçekten çileden çıkarıyor.
geçenlerde bir akşam hayatımdakisevgiliinsan'la buluşmak üzere evden biraz erken çıkıp dolaşa dolaşa giderken rahatsız olup şöyle yazmıştım mesela:
bir kadın olarak alelade bir semtte alelade bir saatte, bir meydanda ya da parkta bir banka oturabilme özgürlüğümü istiyorum... çok şey mi!?
gerçekten, niye bu bu kadar zor?
en fenası da onunla buluştuğum an hiçbir adamın bana rahatsız edici bir biçimde davranamıyor oluşuydu. gerçekten kendimi öyle değersiz hissettim ki... sadece yanında bir adam varsa taciz edilmeyen ama yalnızken tacizi hak eden bir bireydim ben onların gözünde...
toplum olarak temel sıkıntımız "ahlak gelişimindeki güdüklüğümüz" bence.
ahlak, öyle "büyük adam"ların sandığı gibi herkesin bir an önce evlenip aile kurması ve muhafazakar bir hayat sürmesiyle olmuyor zira. herkes için iyi olanı istemekle oluyor mesela, adil olmakla, haksız kazanç sağlamamakla oluyor, insan ilişkileri ve toplumsal yaşam içerisinde saygıyı düstur edinmekle oluyor!
merak eden lütfen baksın kohlberg'e; ben çok kısa bir biçimde bahsedeceğim.
6 düzeye ayırır kohlberg bireylerdeki ahlak gelişimini:
1.itaat ceza eğilimi
2.saf çıkarcı eğilim
3. iyi çocuk eğilimi
4. kanun ve düzen eğilimi
5. sosyal anlaşmalara ve yasalara uyma eğilimi
6. evrensel ahlak ilkelerine uyma eğilimi
bence biz toplum olarak büyük oranda 1. düzeydeyiz maalesef. yani sadece ceza varsa kurala uyma, doğru olanı yapma eğilimindeyiz; aksi durumda işimize geldiği gibi davranmayı tercih ediyoruz. yani kuralları ve doğruları "içselleştirememiş" durumdayız.
hal böyle olunca, aslında sadece kadın olarak değil, herkes için yaşamak zor bu topraklarda...
peki biz neden medenileşemiyoruz?pek çok defa yazdım, korna sesinin olmadığı şehirler var mesela!
peki biz neden medenileşemiyoruz?pek çok defa yazdım, korna sesinin olmadığı şehirler var mesela!
ya da trafik kurallarının tıkır tıkır işlediği, ya da tramvayda sokakta bira içilmesinin aşırı karşılanmadığı ve asla da olay çıkmayan şehirler var!
parklarda kızlı erkekli (!) sere serpe kitap okunabilen şehirler var...
insanların ne desen patlamadığı, birbirine saygılı davrandığı, bir adam düştüğünde mesela bir kadının gidip kaldırabildiği "iyi misiniz?" diyebildiği...
parklarda kızlı erkekli (!) sere serpe kitap okunabilen şehirler var...
insanların ne desen patlamadığı, birbirine saygılı davrandığı, bir adam düştüğünde mesela bir kadının gidip kaldırabildiği "iyi misiniz?" diyebildiği...
hepimizin daha medeni, daha güvenli ve daha müreffeh yaşamlara ihtiyacı yok mu sizce de?
Pazar, Eylül 29, 2013
dünya çok güzel ve zalim!
yakın zamanda yazmıştım aslında; biraz tekrar olacak belki...
ama bir de özen yula aracılığıyla anlatayım derdimi:
"bu dünyanın içkileri iç iç bitmiyor, sevgilileri sev sev bitmiyor, kitapları oku oku bitmiyor
o sebepten bu dünya çok güzel ve zalim."
zaman hiç yetmiyor...
saatler günler geçip gidiyor...
bu cümleleri, düşünceleri dilime dolamayı da hiç istemiyorum aslında; ama öyle...
siz nasıl yaşıyorsunuz, nelere nasıl yetişiyorsunuz?
bugünün şarkısı ile, modern çağın mozart'ıyla tanıştırayım bilmeyenleri. ilk defa dinledim ben; epey geç kalmışım:
keyifle dinleyiniz;)
Salı, Eylül 24, 2013
kitapçı ziyaretim
bir "mephisto" değil elbette ama "inkılap kitabevi" de sevdiğim kitabevlerindendir. evime yakın oluşu nedeniyle metroport'takine sıklıkla uğrarım.
bugün de epey zaman geçirdim orada. pek çok şeye baktım, baktıklarımın hepsini satın almak istedim ama maalesef hiçbir şey alamadan çıktım. sebebi ise oldukça yoğun bir dönemde olmam ve keyfi okumalarım dışında, tez zamanda bitirmem gereken en az 4 mesleki kitabın bulunuyor olması...
gözüme takılanları paylaşmak isterim sizinle:
depresyon tedavisinde etkililiği bilimsel olarak kanıtlanmış "iyi hissetmek" indirimde ve 15 lira.
psikoloji alanında çalışanlarda zaten vardır diye tahmin ediyorum;) ama psikoloji alanında çalışan çalışmayan ve evinde bu kitap olmayan herkese öneririm naçizane.
sonra "psikeart"ta gözüm kaldı! bu sayının konusu "uzlaşma".
maalesef elimde hala bitirmediğim sayılar olduğundan alamadım.
maalesef elimde hala bitirmediğim sayılar olduğundan alamadım.
aynı şekilde "milliyet sanat"ta da gözüm kaldı. bilirsiniz, dopdoludur eylül ayı; bir sürü önemli konu vardır. ama bu ara okumaya fırsat bulamayacağımı ve elimde sürüneceğini bildiğimden almadım...
freud'un "totem ve tabu"su elimde yok ve okumayı istediğim kitaplarından.
araf yayınları çok güzel bir baskı yapmış. en yakın zamanda edinmeli!
araf yayınları çok güzel bir baskı yapmış. en yakın zamanda edinmeli!
vedat türkali romanlarını hep çok beğenerek okudum...
10 liralık cep boyda özel bir baskı yapmış. bir tarafta romanı "tek kişilik ölüm" arkasında anılarını yazdığı "komünist". bundan da en yakın zamanda edinmeli!
10 liralık cep boyda özel bir baskı yapmış. bir tarafta romanı "tek kişilik ölüm" arkasında anılarını yazdığı "komünist". bundan da en yakın zamanda edinmeli!
sonraa patti smith'in "çoluk çocuk" ile "hayalperestler"ine bakıp bakıp iç geçirdim.
son olarak raflarda boy boy yerini almıştı "çalıkuşu"; malum, dizisi çekiliyor;)
güzel bir şey tabi aslında, diziler ve televizyon vasıtasıyla değerli yapıtların kitlelere ulaşabilmesi.
gel gör ki, ben yakın zamanda, "aaa daha dizi başlamadan kitabı çıkmış" şeklinde yorumları duyma ihtimalimizin yüksek olduğunu düşündüğümden biraz acıklı buluyorum bu hali...
Pazartesi, Eylül 23, 2013
insanı fransızca bilmediği için kendinden nefret ettiren o şarkı! (yine:))
belli aralıklarla bu şarkıya takılı kalmaktan vazgeçemiyorum!
ve sizlerle de paylaşıyorum;)
siz de çok seviyorsunuz di mi?
bu arada, gerçekten çok mu geç?
yoksa hala fransızca öğrenme şansımız var mı?
Etiketler:
film,
franchoise hardy,
moonrise kingdom,
ruhun gıdası,
sevdiğim şarkılar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











