Çarşamba, Temmuz 09, 2014

instagram kullanma kılavuzu

* aynı açıdan ve aynı mekanda üst üste 5-10 tane fotoğraf koymayınız! 
zira, oranın mantığı feysbukta ya da bilgisayarda albüm yapmak gibi değildir. mazaallah, takipçlerinizi bayarsınız.

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "takip eden edilir" yazmayınız! 
zira, daha saçma bir şey olamaz. olması gereken fotoğraflarını beğendiğin, merak ettiğin kimseleri takip etmek; seni beğenenin, merak edenin de seni takip etmesidir. kaç kişinin seni takip ettiği de evrende gerçekten de çok önemsiz bir bilgidir...

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "en güzel ıttırıvıttırılar için sayfama beklerim" yazmayınız! 
zira, bu her şeyden önce, o kişiye saygısızlıktır; ve de hiç şık durmayan agresif bir pazarlama stratejisidir.

* insanların fotoğraflarının altına "kendini güzel mi sanıyorsun" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, hiç gerek yok. beğenmediğinizi izlemeyin, görmezseniz rahatsız olmazsınız. kendi mutsuzluğunuzu, öfkenizi daha yapıcı (psikoterapi,  üretkenlik vb.) yollarla halletmeye çalışın.

* insanların fotoğraflarının altına "canımız çekiyor, herkes bu kadar zengin değil" ... gibi ajite ve o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, kıskanıyor gibi görünüyorsunuz. e, o da hoş değil. ayrıca eğri oturalım doğru konuşalım; instagramınız varsa o kadar da yokluk çekmiyor olmalısınız. ayrıca siz de bir şeyler paylaşıyor olmalısınız ve onlara ulaşamayanlar da olabilir (çocuk, aile mesela). o mantıkla, kimse bir şey paylaşmasın mı o zaman? "yok ben ille de çok özeniyorum, ulaşamayınca üzülüyorum" diyorsanız da o kişileri izlemeyin. davul bile dengi dengine:)

*şehr-i ramazan hasebiyle insanların fotoğraflarının altına "edep yahu" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, bu sizin ahlak hafiyesi gibi denize giren, yiyen, içen yani oruç tutmadığını düşündüğünüz kimseleri araştırdığınızı ve afişe ettiğinizi, kınadığınızı gösterir. bu, insani ve ahlaki açıdan doğru olmadığı gibi, müslümanlıkla da zerre örtüşmemektedir. insanları, oruç tutanları, tutmayanları, denize girenleri, girmeyenleri hepsini seviniz.

* instagramı herkesin güzel fotoğraflara bakmak, güzel anlarını paylaşmak, yeni şeyler öğrenmek ve keyif almak için kullandığını unutmayınız. 

@@@ şaka bir yana tabi, naçizane kendi rahatsızlıklarım bunlar. gediklisi de değilim instagram'ın, öğrenmeye çalışıyorum... 
herkesin kendi imajını parlatmaya çalıştığı yılımızda, neden bu kadar çok anlık paylaşım yapma ihtiyacı duyduğumuzu tartışmalıyız esasen en çok...

bana özel...

cem adrian'ı bu şarkıyla tanıdım ben. ben bu şarkıyı sana yazdım isimli  (2005 tarihli) ilk albümünde... 
2007'de duydum ilk defa; üniversite 3. sınıftaydım... aşık oldum adeta. sesine, müziğine, şarkı sözlerine, hissettiklerine, söylediklerine...
iki yıl sürekli dinledim. bir sonraki aşk bu gece şehri terk etti albümünde umay umay'la söylediği versiyonunu, ve çeşitli yerlerde söylediği pek çok versiyonunu... hepsi ayrı güzeldi. diğer şarkılarını da dinledim...
ama benim için hala en özel, en güzel, en anlamlı şarkısı o ilk albümdeki versiyonuyla bana özel şarkısıdır...


bunlar da sözleri:

"bu şehirde bir kadın var, adı bana özel
elleri var küçücük, yüzüyse çiçeklerinden güzel
kimse bilmez benden başka bir kalbi var kocaman, ama bana özel
bazen kızar dünyaya, ama sadece kendini üzer
göremezler göremezler, izin vermese asla üzemezler
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu neden sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
bazen bakar gökyüzüne o, bulutları izler
kuş olup uçmak kanat çırpmak, o bulutları geçmek ister
yemyeşil çimenlerde sırılsıklam koşmak ister
bu gri şehrin tüm yollarını rengarenk boyamak ister
göremezler göremezler, kalbindeki elmasa erişemezler 
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu nasıl sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
şimdi o kanatlarını rüzgara açmış, dur diyemezler
yıldızların arasında o kadar parlak ki, onu seçemezler
başka sularda o şimdi 
başka rüzgarlar arıyor
başka yollara yürüyor
başka... başka..."

Pazartesi, Temmuz 07, 2014

üst kattaki terörist

üst kattaki terörist, sezonun başından beri sürekli methedildiğine tanık olduğum ve izlemeyi çok istediğim bir oyundu.
24 haziran salı akşamı, istanbul'daki son gösterimlerden birine yetişerek izledim nihayet. karaköy'de ara sokaklardaki pek bir sevdiğim sahnede.


ve fakat, umduğum kadar memnun ayrılmadım oyundan maalesef...
banu çiçek barutçugil'in kusursuz performansı dışında, oyun pek çok açıdan tatmin etmedi beni. oysa ki, ikinci kat'la yalnızlar kulübü sayesinde tanışmış, tanışır tanışmaz aşık olmuş, limonata ile de aşkımı sürdürmüştüm.
bana kalırsa, bu oyunun en büyük sorunu, büyük oranda çocuk oyuncuya yaslanması. yetişkin oyunlarında çocuk görmeye hiç alışkın değilizdir. bu anlamda denenesi bir şey belki; ama, başrolde 11 yaşında bir çocuk olması çok iddialı. ezber iyi, oyunculuğu da iyi; ama sesi elbette ki yeterli gelmiyor. iyi duyamadığım için anlayamadığım pek çok replik oldu mesela...
ek olarak, meslek hastalığı diyin isterseniz, oyun boyunca zihnimin arka kısmında şu bant döndü:
"o yaşta birine bunca misyon yüklemek ne kadar onun taşıyabileceği bir yük? 
uzun, ağır çalışma koşullarında yetişkin oyuncular bile yıpranırken; bir çocuk bu koşullara maruz kalmalı mı?"
...
sonra hafta sonu iki günlük erikli tatiline (onu da anlatacağım;)) çıkarken, erken kaybedenler'i yanıma aldım. hayatımdakisevgiliinsan'ın yıllardır çok sevdiği kitaplarından olmasına rağmen, bana oyunu izledikten sonra okumak nasip oldu. içindeki her bir öykü çok keyifle okunuyor. biraz dramatik, biraz komik her biri; ve içten, bizden, hayatın içinden... ben en çok anneannemin son ölümü ve üst kattaki terörist'i sevdim.


ve sonuç olarak, öyküsünü de okuduktan sonra, oyunun gerçekten çok daha iyi olabilecekken vasat kaldığını üzülerek söyleyebilirim.

Pazar, Temmuz 06, 2014

aquaflorya

zihnim çok dağınık bu ara. bir şey anlatmak için oturuyorum; bir sürü şey geliyor aklıma...
ahh biraz da evlilikten tabi! 
gürültü tahammül eşiğim çok düşük benim; en çok bu yüzden 2,5 ay tatili bırakıp okuldan ram'a geçmişim ben:) ortamda gürültü olunca tüm konsantrasyonum alt üst oluyor, bilişsel fonksiyonlarım düşüyor.
gelgör ki, şimdi evde sürekli yüksek ses var; hayatımdakisevgiliinsan mütemadiyen televizyon ya da bilgisayardan bir şeyler izliyor zira.  


bir de evliliğimizin ilk ayı dünya kupasına denk geldi malum... 
bense yıllardır yalnız yaşayan insanım, alışmışım akşam yemeğinden sonra ışığımı kısıp, defterlerimi, kitaplarımı yayıp yazmaya, okumaya, düşünmeye... en fazla fonda kısık bir dinlendirici müzik, o kadar... şimdi ayrı odaya da geçesim gelmiyor; oysa ne güzel oda yaptık. 



neyse ki bu akşam kulaklık fikrini hayata geçirdik, bakalım nasıl olacak:)

bugün çok güzel bir gündü, sizlerle onu paylaşmak istiyorum. 
esasen üç haftadır izleyemediğimiz "kış uykusu"nu izlemek vardı aklımızda. beyoğlu'nda izleriz diye düşündük; öncesinde de karaköy- kabataş hattında dolaşmak, deniz görmek, belki vapura binmek istiyorduk. 
sonra birden hayatımdakisevgiliinsan beni hep götürmek istediği ama bir türlü götüremediği bir yer olduğunu ve oraya da gidebileceğimizi söyleyince, ben de "sürprizleri kim sevmez" dedim ve böylelikle aquaflorya'ya gitmiş olduk.
florya- yeşilköy hattı istanbul'da en sevdiğim yerlerden. istanbul değil sayfiye yeri gibi, sakin ve huzurlu.
(meraklısına diğerleri: 
1.sarıyer- emirgan-istinye-yeniköy sahil
2.eminönü- karaköy-fındıklı-kabataş-beşiktaş-ortaköy sahil
3.cihangir- çukurcuma-tünel
4.laleli-beyazıt-sultanahmet-gülhane
5.büyükçekmece sahili)

aquaflorya, alışveriş merkezi sevmeyenler için ideal bir alışveriş merkezi. bina yığını değil ve en önemlisi kalabalık değil. toplu taşımadan uzak olması bu anlamda bir avantaj. mağazalar genelde vakko, gap tarzı pahalı markalara ait; o nedenle bize pek uymuyordu. ama remzi kitabevi, d&r ve notebook bana yeterdi! (kitapçılarda v. woolf'un "kendine ait bir oda"sına koşmam da tesadüf değil sanırım:))



ayrıca yemek, kahve, pastane kısmı harika. deniz manzaralı, ama hep kızdığım yalılar gibi, deniz kenarını yok etmemiş, sahil olduğu gibi duruyor. 





kitapçı ve kırtasiyeleri gezip, makrocenter'dan migros'ta bulamadıklarımızı aldık ve kitchenette'de yemek yiyip (noodle çok çok kötüydü, bilginize), sahile indik.



ben kiiii, doğumdan liseye kadar aliağa'da, liseden, iş yaşamına kadar karşıyaka'da yaşamışım ben. denize hep 5 dakika mesafede olmuşum. ergenliğimde, gençliğimde kafe, bar, restaurant yerine sahilde buluşmuşum arkadaşlarımla. o iyot kokusu rahatlatmış beni yıllarca... kayalara, kumlara yatmak, güneşi duyumsamak, denizi içime çekmek unutturmuş dünyayı...
bu akşam da, öyle güzeldi ki denize çok yakın olmak! 





velhasıl, özellikle yaz akşamları için oldukça ideal bir mekan. ilgi ve bilginize efenim;)


Perşembe, Temmuz 03, 2014

bugünlerde aklım, ruhum...

küçük mutluluklarım var benim!

doğalgaz faturamın vahşi kış aylarından sonra 16 lira gelmesi mesela.

sonra hayatımda tek sevdiğim magnum çeşidi olan, geçen yaz çıkan magnum black'in (espressolu) -her yerde arayıp bulamayınca- bu yaz olmayacağını sanıp aniden bir markette karşılaşmak.

yeni güzel parfümler keşfetmek, hemen koşup almak, günde 10 defa sıkıp koklamak.

yeni bloglar, instagram hesapları keşfetmek; farklı dünyalarda dolaşmak, herkesten bir şeyler öğrenmek.

sonra çocukluğuma dair güzel anıları paylaşmak, ortaklıklar bulmak akranlarımla. neden niçin ansiklopedi serisi mesela. bilgisayarsız, internetsiz günlerimizde ne güzeldi o hiç sıkıcı olmayan, son derece öğretici ansiklopedileri kurcalamak.

(foto kaynak:  http://www.superalsat.com/altin-bilgi-dokuz-cilt-baskan-yayinlar_V0JJurunZ685902)

eskilerden söz açmışken, çocukluğumuzun en önemli keyfi kemal sunal filmlerinden bahsetmemek olmaz... düşünüyorum da ne büyük zenginlik sakar şakir'i, avanak abdi'yi, hababam sınıfı'nı, şabanoğlu şaban'ı bilmek.
(ruhu şad olsun büyük oyuncu kemal sunal'ın...)

radyo alaturka dinlemek.

şiirler sonra... cemal süreya, can yücel, özdemir asaf, oktay rifat, orhan veli....

velhasıl dediği gibi şairin:
"deli eder insanı bu dünya
bu gece bu yıldızlar bu koku
bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç"

pek güzel yaşamak!
ve fakat, ülkenin gündemini düşünmediğimizde yalnızca...

@@@ dün yazmadım, yazamadım... bu geçen yılki yazım...
ben bir türlü anlayamıyorum. 35 can nasıl cayır cayır yanar ve failleri nasıl serbest olur...

Salı, Temmuz 01, 2014

saygı&sevgi&ramazan

zaman geçiyor, yıllar geçiyor; bazı şeyler hiç değişmiyor. 
kurban bayramlarındaki haberler mesela... kaçan boğalar, acemi kasaplar, trafik kazaları ("bayramın bilançosu" şeklinde veriliyor hani her yıl)...
ramazanda da öyle. 
orucu bozan şeyler, sağlıklı sahur- iftar menüleri...
ama son yıllarda sosyal medyanın da etkisiyle değişen bir şey; herkesin oruç tutup tutmadığını herkese duyurma çabası ve tutanların tutmayanlara saldırması...
ben, inancın, inanan ile inandığı arasındaki özel bir bağ olduğu ve herkesin inancının yalnızca kendisini ilgilendirdiği bilgisi ile büyüdüm. ve bunu doğru buluyorum. o nedenle öyle garip ve tiksinti uyandırıcı geliyor ki, birinin kendi inancını bir başkasına dayatması... 
ramazan'ın başından beri, yiyecek, içecek ve tatil fotoğrafı paylaşanlara hakaret edenler var instagram'da. allah'ım bu nasıl bir kendini bilmezlik? kim oluyorsunuz siz acaba? nereden diğer insanların inanç ve yaşam biçimlerine karışma hakkı buluyorsunuz kendinizde? nasıl böyle saldırgan ve sevgisizsiniz?
zaten, sosyal medyanın en kötü yanı, hadsizlik kanımca. herkesin özgürce fikir-görüş beyan edebilmesi güzel ve önemli; evet; ama, kimileri son derece seviyesizce ve yalnızca yıkıcı biçimde kullanıyor hesaplarını...
gerçekten çok üzücü ve sinir bozucu.

not: bbg 05 melike de benzer konuya değinmiş bugünkü yazısında

Çarşamba, Haziran 25, 2014

psikiyatri çılgınlığı

geçenlerde televizyona sıklıkla çıkan ve soy adında saraç olan hekimlerden biri (sahi bu sürekli televizyona çıkan hekimlerin uzmanlığı ne? her daldan sorular geliyor ve onlar da yanıtlıyor) önemli bir tespitini paylaştı: 
"eskiden herkesin fikir yürüttüğü ama hiç de bilgi sahibi olmadığı 2s vardı; siyaset ve spor. şimdi onlara üçüncüsü eklendi; sağlık."
hakikaten sağlık, sağlıklı yaşam adeta bir trend ve bittabi bir pazar haline geldi.
ben ruh sağlığı alanında çalıştığım için, en çok da bu alana dönük ilgiyi gözlemleyebiliyorum. yakın zamana kadar utanılası, saklanılası olarak algılanan hastalıklar, semptomlar artık adeta "acaba hangisi bende/çocuğumda var?" şeklinde sürekli merak edilen mevzular haline gelmiş gibi duruyor. 
özellikle de anne ve babalarda çocuklarına karşı yoğun olarak karşılaştığım bir durum bu. 
"benim çocuğum .... yapıyor. acaba neden? benim çocuğum şöyle benim çocuğum böyle..." şeklinde sürekli gözü çocuğunun her yaptığında olan ve memnun kalmayan, memnun olmadıkça da günah keçisi arayan ve bir tanı/teşhis konursa tüm suç onunmuşçasına rahatlayacak bir ruh hali içerisindeler.
oysa ki sadece, o çocuk da sizin bizim gibi bir birey ve kişilik özellikleri var ve onu olduğu gibi kabul etmemiz icap ediyor. (bariz gelişim gerilikleri fark edildiğinde elbette ki derhal uzmana başvurulmalı, onu kast etmiyorum)
ama görüyorum ki, az biraz eğitimli, parası olan bir anne babaya sahipse 10-12 yaşındaki çocukların gitmediği psikiyatrist, psikolog, uzman; kullanmadıkları ilaç kalmamış. uzmana görünme nedenleri de;  aşırı hareketlilik, ders çalışmak istememe, ders dinlerken ödev yaparken sıkılma gibi alelade davranışlar.
bildiğiniz üzere 15-20 yıldır giderek artan bir dehb (dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu) tanısı var. psikiyatriste giden pek çok çocuk bu tanıyı (ve tanıya uygun ilaç reçetesini) alıp geliyor. bana göre bunların çok az bir kısmı gerçekten organik bir temele dayanan ve ilaçla tedavi edilebilecek bozukluğa sahip. geri kalanlarsa çeşitli çevresel ve kişisel nedenlerle gösterilen ve çocukla yakından ve gerçekten ilgilenilince değişebilecek davranışlar...
son olarak bir de değinmek istediğim "çocuğumun zekasını merak ediyorum" modası var. gerekli durumlar haricinde ve amaçsız bir biçimde bireylerin zekasını ölçmeyi kesinlikle etik bulmuyorum. hem diyelim ki üstün zekalı, ne olacak? 
"ona göre eğitim vereceğim" diyor bazı anne babalar. nasıl yani? üstün zekalı olarak tanılanmazsa yeteneklerinin üstüne gitmeyecek mi aile yani? 
"aa nasılsa üstün değil, bu becerilerini de boşverelim" mi diyecek? 
ya da üstün zekalıysa daha mı önemseyecek eğitimini?
velhasıl insanlar tanıya ihtiyaç duyuyorlar; her şeyin adı konsun ve rahatlasınlar istiyorlar. oysa ki tanılar, tanı kriterleri sürekli değişebiliyor. aslolan bireylerde var olan özellikler ve herkesin potansiyelini en iyi şekilde geliştirip kendini gerçekleştirebilmesi...
(komplo teoricisi değilim ama; insanın aklına ilk farmakoloji lobisi gelmiyor değil!
ve sonrasında da distopyalardaki gibi, topluma kolayca yön verebilmek için korku salmak geliyor aklıma. kapitalizm geliyor sonra, korkuyu sal, korkulan şeyin tedavisine dönük pazarı hazırla, tanıyı koy, paranı kapızla...)

Pazar, Haziran 22, 2014

biz erdik muradımıza...

evet sayın seyirciler. bugüne bugün 2 haftalık evliyim ben. ve artık daha fazla bekletmeden düğünümüz ile ilgili anılarımı paylaşmak istiyorum. "düğün postu" diyince kocam dalga geçiyor "postacı" diye:) allah'ım ne çabuk alıştım ben "kocam" demeye:) kayınvalideme ve kayınpederime "anne-baba" demeye de çat diye geçivermiştim zaten nişandan sonra. oysa çok merak ediyordum 13 yıl sonra tekrar nasıl "baba" diyeceğim diye...

(bir gece önce gelin ayakkabısına sıradakilerin adını yazarken:p)

neyse, konuyu dağıtmayayım. evlenecek arkadaşlara ucundan kıyısından da olsa yararlı olacağını düşündüğüm yazıya başlayayım. zira, ben bu süreçte ne zaman sıkışsam blog gezdim.

7 haziran cumartesi akşamı manisa- turgutlu'da düğünümüz olacaktı. ben pazartesi günü istanbul'dan izmir'e, annemin evine geldim ve istanbul'dayken hiç hissetmediğim stres ve heyecanı yaşamaya başladım. biz hayatımdakisevgiliinsan'la düğün&evlilik işleri ile uğraşmamayı tercih ettiğimizden pek çok şeyi aileler üstlendi ve "biz sadece düğünümüze katılıcaz" diye düşünüyorduk ama izmir'e gelince ailelerin coşkusu bana da yansıdı. düğünden önceki 5 gece hiç uyuyamadım. esasen, endişe edecek hiçbir şey yoktu; zaten her şey hazırdı, ki bir aksilik olsa da düğünümüzün hayatımızın en önemli organizasyonu/gecesi olmadığının ikimiz de farkındaydık, aksilik olursa olsundu, önemli olan bizim resmi olarak da mutlu bir aile kuruyor oluşumuzdu... her ne kadar bu düşüncelere sahip olsam da, içim kıpır kıpırdı.
nihayet büyük gün geldi çattı! düğün salonunun hem kapalı yeri hem de kır düğünü yeri bize aitti ve sabah hangisini tercih ettiğimizi haber vermemiz gerekiyordu. malumunuz üzere, yaz yağmuru yılı bu yıl ve düğünden önceki gün de yağmur yağdığından çimler ıslaktı ve biz de riske atmak istemedik, kapalı yeri hazırlamalarını söyledik.
sabah 9'da kuafördeydim. bilirsiniz, kuaförler ne kadar doğal bir şey isteseniz de her zaman abartmayı severler. saçım yine fena değildi, yarı dağınık bir topuz yapıldı; ama makyajım bana epey abartı geldi. ve maalesef, normalde de ara ara akan sağ gözüm akmaya ve makyajı bozmaya başladı. sağ tarafım tam 4 kez silindi, beklendi ve yeniden yapıldı. ne yazık ki, yine de akmaya devam etti:( aynaya baktığımda kendimi hiç beğenmedim, çok değişmiştim ve kendim gibi hissetmiyordum. "neyse ezgi" dedim; yoğun makyajın normalde kötü görünse de fotoğraflarda hoş durduğunu hatırladım. düğün gecesi geçiciydi ama fotoğraflara ömrümüzce bakacaktık! (melabaaa, ben polyanna :))



12'de ablam, annem ve ben hazırdık. hayatımdakisevgiliinsan, kız kardeşi ve sağdıçları olan kuzen ve eşi gelip bizi aldı. 



bizde yemek yiyip biraz oturduktan sonra, eşimin ailesi geldi meşhur "kız alma" hadisesi için. biz davul zurna istemedik, onun yerine dua ile çıktık evden. 5 yıldır aileden ayrı yaşamama rağmen, çok çok çok zordu o an. yersiz bir duygusallık oluyor herkeste... ben de azıcık ağladım ama; bilirsiniz, "hem ağlar hem giderim" :p



turgutlu'ya eşimin ailesinin evine geldik ve havanın dış çekime uygun olmasını bekledik! salihli'de havanın iyi olduğu haberini alır almaz fotoğrafçılarla birlikte sart harabeleri'ne gittik. fotoğraf ekibi çok eğlenceli ve profesyonel olduğundan çok keyifli bir saat geçirdik. 



sonra yeniden eve döndük, yemek yiyip düğün salonuna geçtik. gelin odasında ve salonun kır düğünü kısmında yakın arkadaşlarımla fotoğraflar çekip, stres attık, rahatladık. bir yandan yavaş yavaş misafirler geliyor, ekranda slaytlarımız dönüyordu:)





saat 9 olduğunda çağrıldık ve frank sinatra'dan fly me to the moon eşliğinde sahneye çıkmayı planlıyorduk. ama ben o kısımları gerçekten hiç hatırlamıyorum! kapıda aileler varmış, herkes bizi alkışlamış, hep anlatılanlardan biliyorum. o an gerçeklikten kopmuştum heyecandan:) sahnenin ortasına geldik ve ilk dans şarkımız başladı; biz de tangomuzu yapmaya çalıştık. dev gelinlikle ve o heyecanla ayakları uydurmak ne kadar mümkün olursa tabi:) gözlerimi hayatımdakisevgiliinsan'a kilitledim ben de, sadece o'nu düşündüm...
ilk dans sonrası nikahımız kıyıldı. nikah şahidim, çocukluk arkadaşım ve en yakınlarımdan sevgi'ydi. nikahtan sonra ayağa basan bendim:)
sonra birkaç dans daha yapıldı, bu sefer herkes sahnedeydi tabi. sonra gelsin oyun havaları. gelinlikle oynamak gerçekten oldukça zor; hatta bir ara dönmenin çok kolay ve zevkli olduğunu fark ettim ben ve boş boş döndüm pistte:) az biraz votka da içmiştim tabi o moda gelene kadar:) gece ilerledikçe pop- disko tarzı müzikler başladı. biz de iyice cozutup zıplamalara başladık. zaten salonda en yakınlar kalmıştı artık. düğün boyunca halaylar haricinde 9'dan 1'e kadar hiç oturmadığımı söyleyebilirim. yanıma düz ayakkabı almıştım ama değiştirmek aklıma bile gelmedi. 
gecenin sonunda ayaklarımda bacaklarımda ve aslında tüm vücudumda ciddi bir yorgunluk ve ağrı hissettim. o kadar heyecan, saatlerce ayakta olmak, topuklu ayakkabı; ama en çok da neredeyse benimle aynı ağırlıkta olan gelinliği taşımak! 


düğünden sonra bir klasik olarak kuzenlerle çorbacıya gidildi ve bizim kalacağımız yere gelmemiz 2,5'u buldu. oysa, sabah 8'de uçağımız vardı ve 6'da yola çıkmamız gerekiyordu! kalkmadan önce de biraz dinlenmiş olmamız gerekiyordu; ama ne mümkün! saçımdaki tüm tokaları çıkarmak 1 saatimizi aldı, duş, makyaj temizliği derken ancak 2 saat uyuyabildik. neyse ki, harika bir balayı bizi bekliyordu;)

darısı isteyen herkesin başına;)

Perşembe, Haziran 19, 2014

yaşlılar

bazıları çok sempatik olsa da, kabul edelim ki,  ülkemizde yaşlıların geneli sevgi dolu değil ve hoşnutsuz.
bu sabah koştur koştur işe giderken, bir yaşlı teyze ile yaşadığım da, bu kanımı perçinledi.
ben sağdan hızlı hızlı yürüyorum, karşımdan da o geliyor; yüzyüze gelmeye yakın o da iyice benim sağıma (kendi soluna) yaklaştı ve öylece kaldık bir an, geçemedik. sonra bana sesini yükseltti "ben sana yol veriyorum sen hala geçmiyorsun" diye. ben de şaşırdım ve "sağdan yürünür yalnız" dedim, ve zaten acelem olduğundan hızlı hızlı devam ettim. arkamdan bir bağırmak bir sinirlenmek ki görmeyin! en çok duyduğum da "senden öğrenicektim doğruyu/ sen mi öğreticeksin bana doğruyu" tarzı cümlelerdi.
dönüp demek istedim "velev ki benden öğreniyorsun, bunda bu kadar kötü olan ne?"...

velhasıl toplum olarak patlayacak bombalar gibiyiz... kolay değil bu ülkede yaşamak zaar...

benzersiz mevlana

balayına giderken, keyifle okuyacağım ve kendimi iyi hissettirecek bir kitap almak istedim yanıma. şüphesiz ki, mevlana'yı anlatan bir kitap bu tarife uyardı. 


fakat kitap maalesef beklentilerimi karşılamadı.
kitapta mevlana'nın felsefesinin hak ettiği biçimde anlatılmış olduğunu düşünmüyorum.bir de, sanıyorum ki mevlana'nın yaşamında beni en çok etkileyen kısım, şems ile karşılaşmaları, aralarındaki ilişki ve birbirlerini etkilemeleridir. bu kitapta ise, şems'e ayrılan sayfa o kadar az ki...onun dışında rahatsız eden bir nokta da mevlana için yazdığı diyaloglar, yani mevlana'yı konuşturması oldu; koca mevlana'nın dilinden düşmüşçesine yazılmış sıradan cümleler hiç hoşuma gitmedi. 
velhasıl vasat bir kitap...

ama, bilirsiniz, her kitaptan öğrenilecek bir şey vardır.

ben de bu kitapta ortodoks'un ne olduğunu öğrendim. "yuhh ezgi, bilmiyor muydun?!" demeyin.eksik/ yanlış biliyormuşum. siz de bir kontrol edin bakalım doğru mu biliyormuşsunuz:

https://eksisozluk.com/ortodoksluk--1680386


bir de çevirmen kriton dinçmen önsözünde hoşgörüye dair önemli bir noktaya değinmiş. ona da dikkat çekmek isterim:
"mevlana'yı kanaatimce hoşgörülü olarak kabul etmek doğru olmaz. zira hoşgörüde daima bir 'sen benden farklısın ama ben gene senin bu farklılığını hoş görüyorum, sendeki farklılığa katlanıyorum' temeli mevcuttur."